Twitter Facebook Linkedin Youtube

ANZAVUR İSYANI

Zafer TEKİN

Birkaç aydır Ankara’da samimi bir ortamda, ANILDER’in (Anadolu İletişim Derneği) ev sahipliğinde, mütevazi ama muhteviyatı itibariyle oldukça dolu bir grupla özellikle yakın tarihimize ilişkin kitap okumaları yapmak için her hafta rutin olarak beraber oluyoruz. Gayet objektif bir şekilde milletimizin ve Devletimizin başından geçen süreçleri okuyup, tartışıyor ve irdeliyoruz. Bu bağlamda şahsıma da yine yakın tarihimizin pek bilinmeyen ama oldukça önemli bir olayı Anzavur İsyanı’nı incelemek ve sunum yapma görevi tevdi edildi.

Bu konuya küçüklüğümden beri ilgi duymuş ve kendi çapımda araştırmalar yapmış birisiyim. Zira Anadolu’da hemen her aileye zamanla toplum tarafından uygun görülen lakaplardan, bizim ailemizin hissesine de “Anzavur” düşmüştü. Özellikle çocukluğumda bu hitaptan büyük keyif aldığımı hatırlıyorum. Zira Balkan Harbi, Birinci Dünya Harbi ve son olarak Kurtuluş Savaşı gazisi büyük Dedem Mehmet Çavuş, Osmanlı Padişahı tarafından isyancılara(!) karşı oluşturulan sözde kuvvetlerin başına geçirilen Ahmet Anzavur adındaki şahısla birlikte (Çerkez Ethem komutasındaki) Kuvay-ı Milliye kuvvetlerine karşı mücadele etmişti. Bu mücadele sırasında pek çok arkadaşı gibi yakalanmış ve İstiklal Mahkemesi tarafından “idam cezası” ile cezalandırılmış. Büyük dedem Mehmet Çavuş’un, vefatının üzerinden elli yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen köyümüzde hala “Anzavur Dede” olarak anılmaktadır.

Osmanlı’nın son neslinin tamamı yaklaşık 10 yıl boyunca harp ederken, Büyük Dedem Mehmet Çavuş da, bu on yıllık süreçte İmparatorluğun başına gelen en büyük felaketlerin içinde yer almıştı. Yukarıda da zikrettiğim gibi, Balkan Harbini, Sarıkamış Harekâtını, Ermeni Tehcirini bizzat yaşamış ve içinde bulunmuş, sonrasında binlerce silah ve kader arkadaşı gibi esir düşerek yaklaşık 3,5 yıl Sibirya’da esaret yaşamış, Rusya’da meydana gelen Bolşevik İhtilali’nin verdiği rehavetten faydalanarak esaretten kaçarak aylarca yol yürümüş ve imkansızı başararak Türkiye’ye gelebilmiş. Günümüze ulaşabilen anılarından en etkileyici olanı da Anzavur İsyanına katılmasından dolayı almış olduğu “idam cezası” olsa gerek ki, bu olayı her gün gözyaşları içinde anlatır, verilen cezanın önemli bir komutanın lehine tanıklık yapması üzerine beraate döndüğünü anlatırdı. Oysa o dönem İstiklal Mahkemelerinin bir görevi de Milli Mücadeleye asker kazandırmak için, insanları idam cezası ile korkutarak “Kurtuluş Savaşına” katılmaya ve Yunanlılara karşı savaşmak üzere cepheye göndermekti. İdam cezası ile tehdit edilen binlerce insan, bu korkunun da etkisiyle cephelerde aktif olarak görev almışlardır.

Malum olduğu üzere ülkemiz sınırları içinde 1919 ve takip eden birkaç yıl, her yönden karmaşanın, başıbozukluğun ve işgalin tavan yaptığı yıllar olup, ülkeyi yönetenler için olduğu kadar, yönetilenler yani halk için de aynı durum geçerlidir. Uzun savaş yılları, toplumun her kesimini, dağdaki çobandan padişahına yormuş ve bıktırmıştır.

Sınırların tamamı asker kaçakları, şehitler, gaziler, dullar, yetimlerle dolup taşmış, bu şartlar altında birde daha önce hiçbir cephede savaşmadığımız Yunanlılar, İzmir’den çıkarak Anadolu’nun içlerine doğru ilerlemektedir. Yine aynı dönemde Padişah Sultan Vahdeddin’in izni ve onayıyla M. Kemal Paşa, Samsun’dan Anadolu’ya çıkarak kutlu bir başkaldırı başlatmıştır.

İstanbul işgal altındadır ve düşman donanmasının namluları Dolmabahçe Sarayına doğru bakmaktadır. Her dönemde olduğu gibi o zaman da kraldan çok kralcılar peyda olmuş, gerek İngilizlerle, gerek Padişah Vahdeddin ile, gerekse de Anadolu’da filizlenen milli mücadele ile girift ilişkiler içinde olan sayısız insan türemiştir.

İttihatçıların canları pahasına kurduğu gizli örgütler, bir taraftan Anadolu’ya silah ve insan sevkiyatı yaparken, yine başta Enver Paşa’nın öngörüsü ve yönlendirmesiyle 1. Dünya savaşı sonunda Anadolu’nun savunulması amacıyla ülkenin çeşitli noktalarına gömdükleri silahlar, yerinden çıkarılıp yeni kurulmakta olan ordu emrine verilmektedir.

Bu hengameli günlerde, Kurtuluş Savaşının ikinci cephesi diyebileceğimiz ayaklanmalar da baş göstermeye başlamıştır. İşte bu ayaklanmaların en önemlilerinden olanı, Anzavur İsyanıdır ki, bölgesi itibariyle son derece mühimdir.

1 Ekim 1919’da başlayan isyan, aralıklarla 22 Mayıs 1920’ye kadar sürmüştür. İlk olarak Çerkez Ethem’in başında bulunduğu milli kuvvetlere yenilerek, 25 Kasım 1919 tarihinde canını zor kurtaran ve geri çekilen Anzavur Ahmet, bilahare Şubat 1920’de tekrar toparlanarak harekete geçmiştir. İsyanın asıl önemli dönemi de Şubat-Nisan 1920 dönemindeki iki aylık süreçtir. Marmara Bölgesinde vuku bulan isyanın ağırlık merkezi, Biga’dır. Ayrıca, Yenice, Gönen, Susurluk, Kirmasti (Mustafa Kemal Paşa), Manyas, Karacabey ve Bandırma civarlarında da etkili olmuş ve Milli Mücadele açısından son derece tehlikeli bir hal almışken, yine Çerkez Ethem tarafından bastırılabilmiştir.

İsyan bölgesinin demografik yapısı da; “bütün bölgede olduğu gibi Biga’da Çerkezler, Romanya ve Balkanlardan gelmiş muhacirler (Pomaklar) Bosna’dan gelmiş Boşnaklar, Arnavutlar, Karadeniz göçmenleri ve yerli halktan müteşekkil karışık bir etnik yapı vardır. Biga ve çevresinde Çerkezler ve Pomaklar daha yoğun durumdadır”[1]

Mili Mücadele Dönemi İç Ayaklanmalar Haritası[2]

İsyanın lideri, İngilizler tarafından Padişah adına kandırılarak ön plana çıkartılan Ahmet Anzavur isimli şahıstır. Peki, kimdir bu Ahmet Anzavur?

Bir dönem Türk Tarih Kurumu Başsekreterliği de yapan ve Anzavur İsyanı sırasında bölgede öğretmenlik yapan Uluğ İğdemir, Ahmet Anzavur’un fiziki halini şöyle anlatıyor; “…. Galiba abdest almıştı. Yün çoraplarını pantolonunun üstüne çekmiş, kaputunu sırtına almıştı. Perdeler inikti. İçerisini loş bir karanlık kaplamıştı. Siyah ve seyrek sakalı, dik bıyıkları, esmer çehresine büsbütün bir karartı vermişti. Hadit (demir gibi sert) simsiyah bir suratı vardı. Yüzünde hiddet alameti, yeis halleri vardı. Korkunç gözlerini yere dikmişti.”[3]

Aslen Çerkez olan Anzavur hakkında şu bilgileri yine Uluğ İğdemir veriyor; “…Anzavur’un nereli olduğunu bilmiyorum. Kendisi 1. Dünya Savaşı sırasında Biga’da Rum mahallesinin sonundaki Namazgah’ta üç katlı ahşap bir evde oturur ve sahip olduğu koşu atlarıyla koşulara katılarak geçinirdi. Hakkında o zaman işittiklerime göre kız kardeşi, 2. Abdülhamid’in sarayında cariye imiş. Bu yüzden Abdülhamit kendisini jandarma subaylığına atamış ve Bakırköy Jandarma Karakolu’na komutan yapmış. Bir müddet sonra bazı yolsuz hareketlerinden dolayı Konya’ya sürülmüş. İkinci Meşrutiyetin ilanı üzerine kendisini Abdülhamid’den zulüm görmüş gibi göstererek bir nevi hürriyet kahramanı olmuş. Daha sonra İzmir havalisindeki Çakırcalı eşkıya çetesinin takibine gönderilmiş ve Çakırcalı’nın ortadan kaldırılmasını başarmış. Bu yüzden de kendisine Sultan Reşat, bir kılıç hediye etmiş”[4]

Ahmet Anzavur hakkında, yine isyan sırasında bölgede önyüzbaşı olarak görev yapan Zühtü Güven, benzer bilgileri verirken bir diğer önemli noktaya temas etmiştir. Güven, “Yaradılışta çok kibirli ve azametli olan bu adam, kendisini adeta ve manen evliya gibi tanıtmak isterdi. Mesela: Sık sık rüyasında Hazreti Peygamberi gördüğünü ve onun arkasında Mekke-i Mükerreme’de namaz kıldığını, toplu meclislerde iftihar ve gururla anlatır, bazı saf kalpli insanlarda buna inanırdı”[5]

İşte böylesine hassas bir dönemde, hassas bir bölgede her türlü kumpasa ortaklık edebilecek bir karaktere sahip olan Anzavur, gerek işgal kuvvetlerin, gerekse onların işbirlikçilerinin dikkatinden kaçmamış ve ilk fırsatta ona isyan ateşini yaktırmışlardır.

Zira M. Kemal Paşa’nın Anadolu’da yeni bir direniş için örgütlenme çağrılarına paralel olarak o dönem Balıkesir’de bulunan Miralay Kazım Bey (Kazım Özalp), Biga Müftüsü Hamdi Bey’e “Kuvayi Milliye”nin Biga şubesini kurmak için gerekli çalışmaların yapılması talimatını vermiştir. Ancak Devlet otoritesinin olmadığı, hemen yanı başlarındaki Çanakkale’nin İngiliz işgali altında olduğu bir ortamda, Müftü Hamdi Bey bu emri yerine getirmek istemez. Ayrıca yöre halkına gerek açıktan, gerek gizliden “bugün padişah mevcutken ve Şeyhülislam Sabri Efendi gibi ulema da padişahın yanında iken, M. Kemal Paşa’nın emriyle bu memlekette böyle bir teşekkül olamaz. Bu Padişaha isyan demektir, memleketi felakete sürükler” tarzında propaganda yapılmaktadır.

Yaklaşık altı yüz yıldır aynı rejimle yönetilen millet, doğal olarak bu propagandadan etkilenmektedir. Diğer taraftan, gerek Yunanlıların Batı Anadolu’yu işgali, gerekse memleketin pek çok yerinin işgal kuvvetlerince işgal edilmesi de Türk halkı için kabul edilebilir bir durum değildir.

Tam bu belirsizlik ve kararsızlık içindeki günlerde bölgede herkes tarafından tanınan, bilinen, korkulan aynı zamanda sevilen ve saygı duyulan Kara Hasan Çetesi reisi Kara Hasan, Müftü Hamdi Bey’e; “Korkma, bu memleketi gavurlardan kurtarmak için icap ederse her çeşit kuvvetle çarpışa çarpışa M. Kemal Paşa’ya kadar gideceğiz demişti.”[6]  Kara Hasan tarafından verilen bu teminat ile Müftü Hamdi Bey ileriye atılmış ve Kuvayı Milliye için örgütlenmeye başlamıştır. Zira Kara Hasan, emrinde bulunan yaklaşık 20-30 adamıyla bölgede önemli bir caydırıcı güç teşkil etmektedir.

Kara Hasan, kasabanın en büyük hanına avenesiyle yerleşmiş ve kısa zamanda bütün kasabaya hâkim olmuştu. Sözde eşkıyalığı bırakmış olan Kara Hasan, kendisini ve adamlarını geçindirebilmek bahanesiyle handa önce bir mahkeme kurdu. Kara Hasanın mahkemesi, davaları nizami mahkemeler gibi sürüncemede bırakmıyordu. Davalar bir oturumda süratle karara bağlanıyor ve kararlar, Kara Hasan’ın silahlı adamları ile hemen uygulanıyordu. Kara Hasan’ın adaleti, halkta büyük bir ilgi uyandırmıştı. Artık kimse normal mahkemelere gitmiyor ve bütün alacak davaları, arazi anlaşmazlıkları, kız kaçırmalar, ırza geçmeler Kara Hasan mahkemesine intikal ediyordu. Davanın özelliğine göre bu mahkeme, hapis cezası veriyor, suçlu bulduklarını idam ediyor,  hafif suçlulara dayak atılıyor ve alacak davalarında borçludan zorla tahsil edilen paranın yarısı mahkeme masrafı olarak Kara Hasan’a kalıyordu.”[7]

Dünya Harbi sonunda ilan edilen genel afla birlikte dağdan Biga’ya inen Kara Hasan Çetesi, kısa zaman sonra Anzavur isyanında önemli bir figür olacaktır.

Yine aynı günlerde eski Edremit Kaymakamı İttihatçı Köprülü Hamdi Bey, savaş sonunda İttihat ve Terakki Partisi iktidardan düşünce köşesine çekilmiş, sade bir hayat yaşarken, Yunanlıların Ayvalık’ı işgal etmeleri üzerine tekrar sahneye çıkmış ve Ayvalık’ı Yunanlılara karşı savunan 170. Alay Kumandanı Ali Bey’e (Ali Çetinkaya) iltihak etmiştir. Son derece vatansever olan Köprülü Hamdi Bey, aynı zamanda çok cesur ve sinirlidir.

Onun da teşkilata katılmasıyla, bölgede milli unsurlar hızlı bir şekilde güçlenmeye başlamış, Milli kuvvetler önemli kazanımlar etmiştir. Ancak Hamdi Bey’in en büyük icraatı, Akbaş Cephaneliğini basarak, cephanelikte bulunan tüm malzemeyi milli kuvvetlere aktarmak üzere el koymasıdır.

Akbaş, Çanakkale Boğazının diğer yakasında bulunmakta olup, korumasını da Fransız askerleri yapmaktadır. Müthiş bir planla bir gece yarısı cephaneliği basarak Fransız askerlerin hepsini etkisiz hale getirip, tüm cephaneliği boşaltarak denizin diğer yakasına geçirerek Yenice’de bir depoya saklamışlardır.

Bu, o günlerde cüret edilmesi dahi imkânsız bir hadisedir. Ancak komitacı bir ruha sahip olan Hamdi Bey ve birkaç arkadaşı, bu inanılmaz hadiseye imza atmışlardır. Anzavur’un Kasım 1919’da vuku bulan birinci kalkışmasından sonra, 26-27 Ocak 1920’de gerçekleştirilen bu baskın, işbirlikçilerin tekrar ve daha ciddi şekilde harekete geçmesine sebep olacaktır.

Olayın duyulması üzerine, Çanakkale’de bulunan İngilizler çılgına dönmüş, bölgede gün geçtikçe mesafe kat eden milli direnişi engellemek üzere daha hızlı hareket etmeleri gerektiği düşüncesini pekiştirmiştir.

Milli Mücadelenin ana unsuru, insan olmakla birlikte insanların eline verilecek silah ve cephane de o kadar önemlidir. Akbaş Cephaneliğinden sonra Hamdi Bey, Biga Kaymakamı ile görüşür ve halkın elinde bulunan tüm silah ve cephanenin Milli Kuvvetler adına toplatılmasını ister. Bunun üzerine Biga ve yöresindeki silahların toplanılmasına başlanır. Halk, bu çağrıya uymuş, akın akın silahlarını teslim etmiştir. Ancak daha önce Kuvayı Milliye’nin kurulmasına ön ayak olan Kara Hasan ve çetesi, bu çağrıya olumlu yanıt vermemiştir. Zira geçimlerini silahları ile idame ettirmekte ve bu sayede sözde itibarlı olarak yaşamaktadırlar. Diğer taraftan Biga ve çevresinde milli mücadele için asker toplamaya da başlanır. Çanakkale Savaşlarının her yönden en ağır bedelini ödeyen halk, bu çağrıya da olumlu cevap verir ve bölge bir seferberlik havasına bürünür.

Diğer taraftan Hamdi Bey, silahlarını teslim etmeyen Kara Hasan Çetesinin ikamet ettiği görkemli konağa baskın yaparak tüm çete üyelerini tutuklayarak hapse atar. Yine o günlerde silahlarını seve seve veren halka, bu defa maddi yardımda bulunmaları çağrısı yapılır.

Bu çağrı, Anzavur Ahmet ve arkasındaki emperyalist güçler için bulunmadık bir fırsat olarak değerlendirilir ve gizliden gizliye; “M. Kema, vatan hainidir, askerlikten kovuldu, cezadan kurtulmak, canını kurtarmak için de İstanbul’dan kaçtı. Padişaha isyan etti. İstanbul dahil bütün Anadolu işgal altındadır. Memleket bu durumda, yani itilaf devletlerinin elindeyken M. Kemal’in yaptığı hareket, memleketi büsbütün mahvedecek bir isyandan başka bir şey değildir. Topraklarımız elimizden gidecek, yurtsuz kalacağız, bunun için onlara karşı silaha sarılmalıyız. Eğer Kuvayı Milliye denen teşkilata silahla karşı koyarsanız, onların haracından kurtulduğunuz gibi, tekrar askere gitmekten de kurtulursunuz. Siz burada bir müddet dayanın ondan sonra Padişah İstanbul’dan ordu gönderecek, onların hepsini imha edecek”[8]şeklinde propaganda yapmaya başlamıştır.

Bu durum karşısında bölge halkı tekrar ikilemde kalmış, ne tarafa gideceğine karar veremeyecek duruma gelmiştir.

Bu belirsizlik içinde günler geçer ve tarihler 16 Şubat 1920’yi gösterirken, Ahmet Anzavur’un başında bulunduğu isyancılar, Biga’yı kuşatırlar. Asilerin bu derece kuvvetli olabileceğini tahmin edemeyen Hamdi Bey ve arkadaşları, çatışmanın bir fayda getirmeyeceğini düşünürler ve Biga’yı terk etmeye karar verirler. Ancak Anzavur’un ilk hedefi, daha önce tutuklanan Kara Hasan ve arkadaşlarını kurtarmaktır. Bunu bilen Hamdi Bey, söz konusu şahısların imha edilmesi talimatını verir ve Kara Hasan ve arkadaşları hapishanede toplu olarak öldürülür.

Kara Hasan, Pomaktır ve Pomaklar üzerinde büyük bir etkisi vardır. Olaydan birkaç gün sonra Hamdi Bey, bir Pomak köyünden geçerken yakalanır ve hunharca katledilir. Katledilmeden önce son sözleri; “Kuvayı Milliye ölmeyecektir. Kuvayı Milliye ben değilim, bütün millettir. Ne zaman olsa benim intikamımı sizden alacaktır”[9]olmuştur. Daha sonra cenazesi Biga’ya getirilen Hamdi Bey’in cesedi, ayaklarından ipler bağlanarak sokaklarda gezdirilerek teşhir edilir.

Biga’da sözde asayişin isyancılar tarafından sağlanması üzerine, işgalin ertesi günü Anzavur, muzaffer bir kumandan edasıyla şehre girmiş, taraftarları tarafından kurbanlar kesilerek karşılanmıştır.

Akbaş baskını planlayıcısı ve uygulayıcısı Hamdi Bey ortadan kaldırılmış olup, şimdi sırada oradan alınan ve Yenice’de saklanan silah ve cephaneler vardır. Söz konusu silah ve cephanenin korumasını, Dramalı Rıza Bey yapmaktadır. İsyancılar bu amaçla Yenice üzerine yürümüşlerdir. Biga’daki hadiselerden tam olarak haberdar olmayan Dramalı Rıza Bey, isyancılara karşı koyamayacağını anlayınca tüm cephaneyi dinamitleyerek imha edecek ve bu yüzden ileride idamla yargılanacaktır.

İsyancılar tarafından gerek Biga’ın işgal edilmesi, gerek Hamdi Bey gibi bir önderin katledilmesi ve ayrıca daha önce işgal kuvvetlerinden ele geçirilerek binbir zahmetle Yenice’ye getirilen silah ve cephanelerin milli kuvvetlerin eline geçmeden imha edilmesi, isyancı Anzavur ve çetesini cesaretlendirirken, yeni yeni derlenip toparlanmaya başlayan Kuvayı Milliyecilerin de şevkini kırmıştır.

Biga ve çevresinde amacına ulaşan Anzavur’un sonraki hedefi, Gönen ve Bursa olacaktır. Zira buralarda da hakimiyeti eline alması halinde, bölgedeki Kuvayı Milliye yapılanması ve ruhu ortadan kaldırılacak, Adapazarı’na kadar olan hat kontrol altına alınacaktır. Bu hat üzerinden daha sonra İngiliz destekli Yunan birlikleri hiçbir engel ile karşılaşmadan milli mücadelenin merkezi Ankara’ya kadar ilerleyebilecektir. Diğer taraftan böyle bir başarı, Anadolu’nun tamamında hakim olmaya başlayan umutları köreltecek, halkın Milli Mücadeleye olan desteğini çekmesine sebep olabilecektir.

1920 yılının Mart ayı ortalarından Nisan ayı başlarına kadar isyan bölgesinde kontrolü bir şekilde elinde tutan Anzavur, gerek kendisine inanan cahil insanları, gerekse korkudan sesini çıkartamayanlara karşı sık sık konuşmalar yapmış, onları içinde bulundukları mücadele etrafında tutmaya çalışmıştır.

Bu konuşmalarında Anzavur genellikle Milli Mücadeleyi ve M. Kemal’i hedef alarak; “…Koca bir düveli muazzamanın karşısında yenilen bir hükümet, İstanbul ve Anadolu’nun birçok yerleri işgal edilmiş iken ne yapabilir. Bunlara tekrar meydan okumak, budalalıktan başka bir şey değildir. Sırf keselerini doldurmak için, yer yer yapılan eşkıyaca bir harekettir. M. Kemal Paşa, İstanbul ve Ordudan kovulmuş, başını, canını kurtarmak için Anadolu’ya kaçmış, kendisine bir istikbal temin için zavallı milleti Padişaha isyana teşvik etmektedir.

Din kardeşlerim! Padişah’a isyan etmek Allah’a ve Peygambere karşı gelmek demektir. (Cebinden Kuran-ı Kerimi çıkartarak) İşte şu Kur’an da böyle emretmektedir. Zerre kadar imanı olan, bunlarla işbirliği etmez. Padişahımız velinimetimiz efendimiz, beni saraya davet ettiler ve işte şu fermanı verdiler (cebinden bir kâğıt çıkartarak gösterdi). Bunları öldürmek ve memleketten kovmak şer’an farz ve vaciptir…”[10]

şeklinde konuşmalar yapmaktadır. Bahsi geçen konuşmaları zorla topladığı halkın önünde yapmakta, bu vesile ile hemen herkese ulaşabilmektedir. Bölge halkı, Anzavur Ahmet’ten ve arkasındaki İngilizlerden hem korkmakta, hem de söylediği şeylere kısmen de olsa hak vermektedir.

Anzavur Ahmet, bölgede bir taraftan isyanı genişletmeye çalışırken, diğer taraftan da gerek İngilizlerin, gerekse İstanbul’un desteğini alarak harekât sahasını biraz önce bahsettiğimiz üzere Bursa’ya doğru genişletmeye çalışmaktadır. Bu sırada Kuvayı Milliye kuvvetleri, isyana karşı tam olarak başarı sağlayamasa da daha hızlı yayılmasına ve genişlemesine bir nebze olsun engel olabilmiştir.

Bu kritik günlerde, Çerkez Ethem kuvvetleri Yunan ilerleyişi karşısında muazzam hizmetler ifa etmekte, Yunanlıların daha doğuya ilerlemesine karşı bir duvar vazifesi görmektedir. Biga ve çevresinde devam eden isyanın bölgedeki mevcut kuvvetlerle önlenemeyeceğini gören ve Balıkesir’de bulunan Albay Kazım (Özalp) Bey, Çerkez Ethem’den yardım talebinde bulunur. Çerkez Ethem, önce yaklaşık 400 kişilik bir kuvvetle Edip Beyi (Sarı Efe olarak bilinen Edip Bey, daha sonra İzmir Suikastı davası sonucunda idam edilecektir) bölgeye gönderir ancak bu kuvvet de Anzavur’a karşı yeterli başarıyı sağlayamaz.

Çerkez Ethem, isyan bölgesine kendisinin ilk etapta gidemeyişini; “Benim cepheden ayrılıp Anzavur üzerine yürümem isteğini yerine getiremiyordum. Bunu geciktiren neden şuydu: Salihli cephesini kuruluşundan beri fiilen dayanacak yerleri bulunan Uşak, Kula, Demirci, Borlu, Alaşehir vs Müdafaa-i Milliye Cemiyetleri benim cepheden ayrılmamamı istiyorlardı. Sekiz ay önce Anzavur’un birinci isyan hadisesi sırasında cepheden bir buçuk ay ayrı kalışım üzerine, Yunanlılar Salihli cephesi üzerine mevzii bir taarruzda bulunmuşlar, hem cepheyi ve hem de gerisini tehdit etmişlerdi. Bu arada bir iki başarı da elde etmişlerdi.”[11] diye anlatacaktır.

Ancak Albay Kazım Bey, Çerkez Ethem’e durumun vahametini tekrar ve detayları ile anlatan bir telgraf daha çekerek bizzat kendisinin gelmesinin elzem olduğunu ifade eder. Bunun üzerine 15 Nisan 1920 günü komutayı bizzat alan Çerkez Ethem, yaklaşık 3.000 kişilik kuvvetle Anzavur’un üzerine yürümüştür. O sırada Bandırma’ya doğru hareket etmekte olan isyancılar ile Çerkez Ethem komutasındaki milli kuvvetler, Susurluk’un kuzeyindeki Yahyaköy civarında şiddetli bir çarpışmaya girerler. 16 Nisan 1920 de gerçekleşen bu çatışmada galip gelen, Çerkez Ethem’in komuta ettiği Milli Kuvvetler olmuştur. Anzavur, Karabiga’dan İstanbul Vapuruna binerek kaçmış ve canını kurtarmıştır. Birkaç gün içinde milli kuvvetler, Anzavur’a bağlı isyancıları imha ederek bölgede tekrar asayişi sağlamışlardır.

Çerkez Ethem, Anzavur’dan elde ettikleri silah ve cephanenin miktarını; “Anzavur’dan aldığımız silah ve mühimmatın miktarı, bir kolorduyu silahlandırabilecek miktardaydı”[12] diye ifade edecektir. Bu, Anzavur’un arkasındaki gücün de büyüklüğünün görülmesi açısından son derece önemlidir.

Anzavur’un 1920 yılı Şubat ayı içinde ikinci defa isyana kalkışması, yine aynı yılın Nisan ayı başında Damat Ferit’in tekrar iktidara gelmesi ile paralel olarak büyümüş ve çok tehlikeli bir hal almıştır. Bu durum da söz konusu isyanın Damat Ferit Paşa ile olan bağlantısına somut bir delildir. Ayrıca isyan bölgesinden son anda kaçarak canını zor kurtaran Anzavur Ahmet, kısa bir süre sonra bu defa Düzce İsyanı ile karşımıza çıkmaktadır.

18 Nisan 1920 tarihli kararname ile kurulan Kuvayı İnzibatiye (Hilafet Ordusu ya da Halife Ordusu) tamamen gönüllülük esasına göre ve para karşılığı kurulan bir askeri teşkilattır. Söz konusu paralı ordu, erlere 30, teğmenlere 60 liradan başlamak üzere, alay kumandanına da 150 lira verilmek suretiyle cazip hale getirilmiştir. O dönem ülkenin şartları dikkate alındığında oldukça cazip olan söz konusu teşkilat, İstanbul’da başıboş gezen, esaretten dönen, dağdan inen veya askerlikten firar eden çok sayıda insan için bulunmaz bir fırsattır. Gemilerle İzmit limanına çıkartılan bu birlikler, Kandıra ve Adapazarı’nı işgal edip, Eskişehir yolu için önemli bir nokta olan Geyve’ye hakim olmak isteyecektir. Ancak önce Ali Fuat Paşa’nın, sonra da Bursa’dan gelerek isyancılar üzerine yürüyen Çerkez Ethem’in müdahalesi ile bozulan isyancılar, yenilerek dağılmışlardır.

Anzavur Ahmet, ilerleyen günlerde İstanbul üzerinden tekrar memleketi Biga’ya dönmüş, 1921 yılı Nisan ya da Mayıs ayı içerisinde bölgede faaliyet gösteren Kuvayı Milliyeciler tarafından öldürülmüştür.

Anzavur Ahmet’in başında olduğu isyanla birlikte yine aynı dönemlerde Anadolu’nun pek çok noktasında işgal kuvvetleri destekli benzer isyanlar çıkarılmış, Ankara Hükümeti bir taraftan bu isyanlarla uğraşmak zorunda kalırken, bir taraftan da düzenli ordu kurup donatarak Ankara’ya doğru yürüyen Yunanlıları önce Sakarya Meydan Muharebesi ile Polatlı’da durdurmuş, yaklaşık bir yıl sonra da karşı taarruzu ile geldikleri yer olan İzmir’den denize dökerek işgale son vermiştir.

Bahsi geçen isyanların pek çoğunda Çerkez Ethem çok önemli bir rol oynamış, bilahare M. Kemal Paşa ile ters düşerek başında bulunduğu kuvvetleri bırakarak Yunanlılara sığınmıştır.

O zorlu zamanlar da göstermiştir ki, vatan ve bayrak aşkı, bu aşkın verdiği kuvvet, her türlü güce ve imkâna sahip olanlara karşı galip gelmek için yeterlidir. Türk milletinin genlerinde var olan bu aşk, geçmişten geleceğe en büyük gücümüz olmaya devam edecek olup, vatanımıza, bayrağımıza, istiklalimize ve istikbalimize karşı, gerek içimizden(!), gerekse dışımızdan kast edenlere gerekli dersini vermesi için ilelebet var olacaktır.

 

Zafer TEKİN – zafertekin@sahipkiran.org
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.
____________________________________
Dipnotlar

[1] Sebahattin Selek Milli Mücadele (Ulusal Kurtuluş Savaşı) 2. Cilt,  Örgün Yayınevi, İstanbul 2002 s.735

[2] http://turkcetarih.com/2016/04/10/anzavur-ayaklanmasi/ (Erişim Tarihi: 11.07.2019)

[3] Uluğ İğdemir, Biga Ayaklanması ve Anzavur Olayları, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara-1989, s.25

[4] Uluğ İğdemir, Biga Ayaklanması ve Anzavur Olayları, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara-1989, s.91

[5] Zühtü Güven, Anzavur İsyanı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1965, s.42

[6] Zühtü Güven, age s.29

[7] Sebahattin Selek,  age s.735-736

[8] Zühtü Güven, age s.43

[9] Zühtü Güven, age s.48

[10] Zühtü Güven, age s.66

[11] Cemil Hakan Korkmaz, Kurtuluş Savaşı’nın İkinci Cephesi, Altın Kitaplar, İstanbul 2008 s 103,104

[12] C.Hakan Korkmaz, age s.107

Zafer Tekin Hakkında

Zafer TEKİN: (Ankara) 1976 Eskişehir doğumludur. Selçuk Üniversitesi Adalet Yüksek Okulu (Önlisans) ve Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü (Lisans) bölümlerinden mezun olmuştur. Türkiye hukuk sistemi, halkla ilişkiler ve Türkiye’nin siyasi tarihi alanında çalışmalar yapan TEKİN, orta düzeyde İngilizce bilmektedir.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz