Günümüz Afrika koşullarında bayraklar göndere çekilmiş ve millî marşlar bestelenmiş durumdadır. Görünürde egemenlik için, en azından kâğıt üzerinde, her şey yerli yerinde gibi durmaktadır. Fakat tarihe derinlemesine bakıldığında Afrika ülkeleri, egemenliklerinin anahtarını Paris’te bırakmıştır. Siyasal bağımsızlık, finansal egemenlikle birlikte var olmak zorundadır. Afrika’nın birçok şehrinde ve sokağında el değiştiren paranın kaderi, tamamen Avrupa Merkez Bankasının enflasyon hedeflerine ve kur politikalarına bağlıdır.
İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından, 1945 yılında oluşturulan CFA frangı para birimi (Franc des Colonies Françaises d’Afrique), sömürgeleri sert devalüasyonlardan koruma bahanesiyle sunulmuş bir sistem olsa da temelinde iktisadi tahakkümü oluşturan bir araçtır. Bu mekanizma on yıllar boyunca Paris’e ucuz ham madde akışını garanti altına almıştır ve bölge dış ticaretini Avrupa’ya endekslemiştir. Fransız Senatosunun 2020-2021 dönemi, 289 numaralı raporunda ulaşabileceğimiz üzere, 1945 itibarıyla var olmuş bu para birimine taraf olan ülkelerin, döviz rezervlerinin “en az %50’sini” Fransız hazinesinde tutma zorunluluğu getirilmiştir. Günümüzde ise Batı Afrika ülkeleri (WAEMU) için bu ismin “Eco” olarak değiştirilmesiyle tarihi bir dönüm noktasına gelindiği iddia edilse de, bu tam anlamıyla bir illüzyondur. “Eco para birimi, yapısal bir devrim değil, sadece basit bir yanılgıdır.” şeklindeki eleştiriler haklıdır.
CFA frangı, temelde Afrika’daki iki merkez bankası nezdinde kullanılır: Batı Afrika Devletleri Merkez Bankası (BCEAO – Banque Centrale des États de l’Afrique de l’Ouest) ve Orta Afrika Devletleri Bankası (BEAC – Banque des États de l’Afrique Centrale). İki merkez bankasında da CFA frangı hâlâ avroya sabit parite (1 € = 655,957 CFA frangı) ile eşit tutulmaktadır. Fransız hazinesinin sınırsız konvertibilite garantisi, tavizsiz sürmektedir. Sadece Batı Afrika’da, döviz rezervlerinin yarısını Fransız hazinesine yatırma şartı 2019 itibarıyla kaldırılmıştır. Bölgedeki yapısal krizler düşünüldüğünde, bu sembolik tavizin yanındaki gerçekler hegemonyanın ömrünü uzatmaktadır. Bu dönüşüm birçok araştırmacı tarafından “Kıtada yükselen anti-kolonyal tepkileri indirmek ve Fransız otoritesini zamanın ruhuna uygun şekilde yenilemek” olarak yorumlanır. Fransa’nın bölgede kurduğu bu finansal hegemonya, sadece Afrikalıları değil, kıtaya adil ticaret mottosuyla giren yeni aktörleri de zorlamaktadır.
Tam bu aşamada Türkiye’nin Afrika açılımı sert bir ticari realiteyle yüzleşmektedir. Türkiye 2008 yılında 10. Afrika Birliği Zirvesi’nde kıtanın stratejik ortaklarından birisi olarak ilan edilmiştir ve Türk şirketleri tanınmıştır. Türk şirketleri, bölgede yıllardır faaliyet gösteren, gümrük ve limanları elinde tutan ve CFA frangının sağladığı kur risksizliğini kullanan Fransız şirketleriyle (Vinci, Bouygues ve yakın zamana kadar Bolloré) kıyasıya yarışmaktadır. Türkiye’nin kazan-kazan politikasıyla siyasi ön şart koşmadan, hızlı ve uygun maliyetlerle sahada istihdam yaratması sayesinde Afrika ile toplam ticaret hacmi, 40 milyar dolar civarına ulaşmıştır. Ancak bunca çabaya rağmen, çok daha büyük bir potansiyel barındıran CFA frangı kullanan ülkelerle ticaret, bu devasa hacmin sadece %10’unu oluşturmaktadır. Bunun en temel sebeplerinden biri olarak, diğer makroekonomik koşullarla birlikte, CFA frangı karşımıza çıkmaktadır.
CFA frangının bölgedeki varlığını sürdürmesini sağlayan etkenler, aynı zamanda Türkiye’nin Afrika açılımının önündeki temel engellerdir. Bu etkenlerin başında ülkelerde rezerv kıtlığı yaşanması durumunda Fransa’nın garantör ülke olması, Afrikalı liderlerin kendi bekalarını ülkenin iktisadi bağımsızlığının önünde tutması, sabit kur sistemi ve dış borçların bir gecede artış göstermeyecek olması, Afrikalı seçkinlerin sınırsız avro konvertibilitesi üzerinden servet koruması ile CFA frangı kullanan ülkelerdeki kurumsal atalet ve teknik güven eksikliği gelir. Bu sebepler, Türkiye’nin Afrika açılımının önünde birer engel oluşturduğu kadar, bölgenin kendi refahına da ters düşmektedir.
Pek tabii CFA frangı sistemini savunan ekonomistler de mevcuttur. Bu kesimler genel olarak argümanlarını, para biriminin avroya sabitlenmesinin getirdiği ‘Güven ve İstikrar’ üzerine kurarlar. Bu sistemde dış yatırım çekmenin ve enflasyonu kontrol etmenin görece daha kolay olduğu tespiti belirli bir ölçüde doğruluk payı taşımaktadır. Fakat unutulmamalıdır ki bölgenin iktisadi egemenliğinin anahtarı olan para politikası, avroya sabit parite korunduğu sürece hiçbir zaman Afrika’ya ait olmayacaktır. Enflasyon açısından bakıldığında da sabit kur avantajı tek başına düşük enflasyonu garanti etmez; yerel üretim desteklenmediği için ihtimali yüksek olan üretici bazlı arz şokları, enflasyona sebebiyet verebilecek en temel faktörlerden biridir. Dış ticaret boyutunda incelendiğinde ise yerel para biriminin olması gerekenden çok daha değerli konumda bulunması, bölgenin, ihracat potansiyelinin çok altında kalmasına yol açmaktadır. Tüm bu iktisadi gerçeklik dolayısıyla Togo lideri Sylvanus Olympio, ülkesini CFA frangı programından çıkarmak istemiş fakat suikasta uğramıştır. Togo liderine yönelik suikastın arkasında Fransa’nın olma ihtimali vardır, buna dair güçlü tarihsel kabuller ve literatür mevcuttur. “Opération Persil” kapsamında Gine’ye sahte banknot sokulmuş ve ülke ekonomisi bilfiil çöküşe sürüklenmiştir. Burkina Faso lideri Thomas Sankara 1987 yılında öldürülmüştür. Bu olayların arkasında Fransa’nın olabileceği akademik literatürle desteklenen ve unutulmaması gereken gerçeklerdir. Türkiye’nin sahada daha da yayılırken, bu tarihsel gerçekliklerin Afrikalıların hafızasına kazındığını her an bilmesi gerekir. Rıza üretimi soft power kullanılarak, kazan-kazan ilkesiyle inşa edilmelidir.
Türkiye, Fransız bürokrasisinin hakim olduğu Afrika ülkelerinde zaten soft power olarak Dışişleri Bakanlığı, TİKA, Yunus Emre Enstitüsü, Türk Hava Yolları, Maarif Vakfı, Türkiye Bursları, Türkiye Diyanet Vakfı ve USHAŞ gibi organlarla büyümektedir. “Françafrique” olarak tanımlanan bu pek yıkıcı bürokrasiye karşı, Türkiye içinde, ileri düzey Fransızca bilen insan kaynağı oluşturulması ve bir nevi Somali’de olduğu gibi Türkiye için kültürel merkezler kurulması gerekmektedir. Millî Savunma Üniversitesi, Polis Akademisi ve Sağlık Bilimleri Üniversitesi gibi kurumların Afrika nezdinde meslek yüksekokulları açması, sömürgecilikten yeni kurtulmaya çalışan ve anti-kolonyal öfkenin yüksek olduğu bir yerde riskli olabileceğinden, yakın dönemde yalnızca akademik anlaşmalar yapması, akademik personel değişim programları yürütmesi ve bunları yerel ya da çevrimiçi Türkçe dersleriyle desteklemesi elzemdir. Peggy R. Sabatier ve Tony Chafer gibi isimlerin makalelerinden net bir şekilde görebileceğimiz gibi, Afrika elitleri, genel olarak Fransız akademilerinde yetişmiştir, dolayısıyla Fransız doktrinasyonunu kıramayan Türkiye, sahada sadece yan aktör ya da tedarikçi olarak kalacaktır.
Sahada kurulan bu kültürel ve akademik altyapının sürdürülebilirliği, kaçınılmaz olarak finansal bir bağımsızlığı da gerektirmektedir. Tam da bu noktada Türk kamu bankalarının, uluslararası yatırım fonları oluşturup riskleri dağıtarak Afrika’da daha fazla şube açması ve böylece ticaret finansmanında JP Morgan, Deutsche Bank, BNP Paribas gibi küresel bankalara ciddi rakip olmaya başlaması ilk adımlardan biri olmalıdır. Başka bir model üzerinden yaklaşacak olursak, Türkiye’nin, Çin’in yaptığı “Debt Trap” uygulamasına girecek kadar finansman gücü yoktur ve zaten bu durum Türkiye’nin güncel kazan-kazan modeline terstir. Dolayısıyla, Türkiye’nin uyguladığı temel açısından, Afrika’da Eximbank kurması hayati önem taşır.
Türkiye’nin daha da ileriye gidip oyun kurucu olması için sektör oluşturan bir konuma ulaşması gerekmektedir. CFA frangı kullanan ülkeler nezdinde, Türk şirketlerinin Türkiye’de hâlihazırda kullanılan Gümrük Müşavirliği ve Mali Müşavirlik sistemlerini entegre etmesi gerekir. Yine bahsi geçen ülkelerde Uluslararası Raporlama Standartları (IFRS), gümrük beyannameleri süreci ve iç hukuk tüzüğü bilen ya da oluşturabilecek insan kaynağı çok azdır ve dolayısıyla güven probleminden dolayı yatırım gelmez. TİKA gibi kurumların, üniversite açılımlarından önce, mesleki eğitimlerinde bu işler için özellikle eğitimler vermesi gerekmektedir. Son olarak, bölgedeki genç nüfusun (özellikle Batı Afrika’daki) yükselen Yeni Sömürgecilik karşıtı öfkesi doğru okunmalıdır. Türkiye, bu uyanış hareketlerini destekleyen akademik programlar, gençlik değişim projeleri (Erasmus+ benzeri sivil toplum projeleri) ve medya ortaklıkları kurarak, sokaktaki rüzgârı kendi kazan-kazan modeliyle estirmelidir.
.
Kaan Demir ALDANMAZ
_______________
Kaynakça:
Accord de coopération entre les gouvernements des États membres de l’Union monétaire ouest-africaine et le gouvernement de la République française. (2019).
Bascher, J. (2021). Rapport n° 289 (2020-2021) fait au nom de la commission des affaires étrangères.
Badet, J. (2021). Sömürge para sisteminin ekonomik etkileri: CFA frangı ve Afrika ülkeleri üzerine bir inceleme.
Chafer, T. (2007). Education and political socialisation of a national-colonial political elite in French West Africa, 1936–47.
Filippov, V. R. (2015). Sylvanus Olympio: The first victim of Françafrique.
International Monetary Fund. (1997). The CFA Franc Zone and the EMU (IMF Working Paper).
Miramonti, A. (2024). Thomas Sankara: The unburied memory of an anticolonial leader. Studies in Social Justice, 18(1), 180-189.
Sabatier, P. R. (1978). ‘Elite’ education in French West Africa: The era of limits, 1903-1945.
Tepeciklioğlu, E. E., & Süleymanoğlu Kürüm, R. (2021). Turkey in Africa: A New emerging power?