Twitter Facebook Linkedin Youtube

KIBRIS DENKLEMİNİN DİĞER YÜZÜ: FİDAN’IN UYARILARI VE GÜNEY KIBRIS’IN İSRAİL TERCİHİ

Kıbrıs’ta İsrail kaynaklı sermaye, nüfus ve kurumsal varlığın büyümesini yalnızca ekonomik veya demografik bir gelişme olarak okumak, adanın içinde bulunduğu jeopolitik ortamı eksik bırakır. Çünkü aynı dönemde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile İsrail arasındaki siyasi, askerî ve güvenlik ilişkileri de belirgin biçimde derinleşmektedir. 

Bu nedenle Kıbrıs’taki İsrail varlığının tartışılması, Türkiye’nin ada ve Doğu Akdeniz politikasından bağımsız ele alınamaz. 

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 8 Ağustos 2026 tarihli açıklamaları bu açıdan önemli bir dönüm noktasıdır. Fidan, Türkiye’nin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni devlet olarak tanımadığını vurgularken, Kıbrıs meselesinde Türkiye açısından esas çözümün iki devletli çözüm olduğunu ifade etti. Ayrıca Rum tarafının Kıbrıs Türkleriyle eşit bir devlet paylaşımına yanaşmadığını ve adadaki mevcut istikrarın önemli ölçüde Türk askerî varlığıyla bağlantılı olduğunu savundu. 

Bu açıklamalar yalnızca geleneksel Türk dış politikasının tekrarı olarak görülmemelidir. Çünkü Fidan’ın sözleri, Kıbrıs meselesini Doğu Akdeniz’deki daha geniş güç mücadelesinin içerisine yerleştirmektedir. 

Nitekim Fidan daha önce de İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasındaki güvenlik ilişkilerine dikkat çekmiş ve bu üçlü yapı içerisinde somut askerî yapılanmalar bulunduğunu söylemişti. Nisan 2026’da Antalya Diplomasi Forumu’nda yaptığı açıklamada, İsrail’in Yunanistan ve Güney Kıbrıs’la ittifak halinde olduğunu ve bu yapılanmayı Türkiye’nin görmezden gelemeyeceğini ifade etmişti. 

Burada Ankara’nın temel kaygısı, tek tek askerî anlaşmalardan daha geniştir. Türkiye açısından Güney Kıbrıs’ın İsrail ve Yunanistan’la yakınlaşması, Doğu Akdeniz’de birbirini tamamlayan üç ayrı alanın aynı stratejik çerçevede birleşmesi anlamına gelmektedir: 

Enerji, güvenlik ve jeopolitik konum 

Kıbrıs’ın coğrafi konumu, bu denklemin merkezindedir. Ada; Levant’a, Süveyş’e, Doğu Akdeniz enerji sahalarına ve Orta Doğu’ya yakınlığı nedeniyle yalnızca bir turizm merkezi olmayıp aynı zamanda Doğu Akdeniz’in en önemli stratejik platformlarından biridir. 

Güney Kıbrıs’ın İsrail ve Yunanistan’la ilişkilerini geliştirmesi, bu nedenle Ankara tarafından sıradan bir diplomatik yakınlaşma olarak görülmemektedir. 

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY)’nin Tercihi: Avrupa, Yunanistan ve İsrail Ekseni 

Güney Kıbrıs açısından ise tablo farklı okunmaktadır. GKRY yönetimi, İsrail ve Yunanistan’la ilişkilerini esas olarak güvenlik, enerji, ekonomik bağlantılar ve bölgesel istikrar perspektifinden tanımlamaktadır. GKRY’nin resmî açıklamalarında Yunanistan-İsrail-Kıbrıs ortaklığı “stratejik önemde” bir ortaklık olarak nitelendirilmiş; savunma ve güvenlik işbirliğinin geliştirilmesi açık biçimde gündeme getirilmiştir. 

Bu yaklaşımın arkasında yalnızca İsrail’e duyulan yakınlık bulunmuyor. Güney Kıbrıs açısından İsrail, Doğu Akdeniz’deki enerji ve güvenlik denkleminde önemli bir ortak; Yunanistan ise GKRY’nin AB ve bölgesel politikalarındaki en yakın stratejik partnerlerinden biridir. 

Dolayısıyla GKRY açısından İsrail’le yakınlaşma, aynı zamanda kendi güvenlik mimarisini güçlendirme ve Doğu Akdeniz’de daha geniş bir ittifak ağı içerisinde hareket etme stratejisidir. 

2025 sonunda GKRY, Yunanistan ve İsrail’in savunma işbirliklerini 2026’da yoğunlaştırma yönünde adım atmaları, bu eğilimin yalnızca siyasi açıklamalardan ibaret olmadığını gösteriyor. Üç ülke, ortak hava ve deniz tatbikatlarını artırma konusunda anlaşırken, savunma alanındaki işbirliğinin de derinleştirilmesi planlandı. Bu durum Fidan’ın “somut askerî yapılanmalar” vurgusunun arka planını anlamak açısından önemlidir. 

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Neden İsrail’e Yaklaşıyor? 

Güney Kıbrıs’ın İsrail’le yakınlaşmasının bir diğer nedeni de, adanın kendisini bölgesel güvenlik mimarisinin dışında bırakmak istememesidir. 

GKRY, Türkiye’nin askerî varlığını kendi güvenlik perspektifinden temel tehditlerden biri olarak değerlendirirken, İsrail ve Yunanistan’la güvenlik işbirliğini bir tür dengeleme aracı olarak görüyor. Bu noktada iki tarafın tehdit algıları tamamen zıt bir biçimde ortaya çıkıyor. 

Ankara açısından: İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs güvenlik ilişkilerinin güçlenmesi, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki stratejik hareket alanını daraltabilecek bir yapılanmadır. 

Lefkoşa* açısından: İsrail-Yunanistan ilişkilerinin güçlendirilmesi, Türkiye karşısında güvenlik kapasitesini artırabilecek ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bölgesel konumunu güçlendirebilecek bir ortaklık olarak görülmektedir. 

Aynı gelişme, iki başkent tarafından tamamen farklı anlamlandırılmaktadır. 

Lefkoşa, hem GKRY’nin hem de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) idari merkezi konumundadır. Şehir, adayı ortadan ikiye ayıran Yeşil Hat sebebiyle iki kesime bölünmüştür. 

İsrailli Yerleşimcilerin Varlığı Bu Denklemin Neresinde? 

Tam da bu noktada Kıbrıs’a yönelik İsrailli göçünün yalnızca gayrimenkul meselesi olmadığı iddiası önem kazanıyor. 

Bir tarafta devletlerarası güvenlik ilişkileri derinleşiyor, diğer tarafta İsrailli bireylerin ve şirketlerin adadaki gayrimenkul varlığı artıyor. Üçüncü olarak ise İsrailli topluluğun kendi sosyal ve dinî altyapısını oluşturduğu görülüyor. 

Bu üç sürecin aynı coğrafyada ve aynı zaman diliminde ilerlemesi, Kıbrıs’taki İsrail varlığını salt “yabancı yatırım” kategorisinin ötesinde incelemeyi gerekli kılıyor. 

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, bu süreçlerin birbirleriyle doğrudan emir-komuta ilişkisi içerisinde olduğunu iddia etmek değildir. Mevcut veriler, her gayrimenkul yatırımının İsrail devletinin stratejik planının parçası olduğunu göstermemektedir. 

Ancak devletlerarası stratejik yakınlaşma ile özel sermaye ve nüfus hareketlerinin aynı coğrafyada birbirini tamamlayabilecek sonuçlar üretmesi ihtimalini de göz ardı etmek mümkün değildir. 

Örneğin bir ülke, başka bir ülkeyle askerî işbirliğini geliştirirken aynı ülkenin vatandaşlarının ve şirketlerinin stratejik bölgelerde ekonomik varlıklarını artırması, uzun vadede yeni bir karşılıklı bağımlılık yaratabilir. 

Bu nedenle mesele “İsrailliler Kıbrıs’ı satın alıyor” gibi basit bir sloganla açıklanamayacak kadar karmaşıktır. Asıl mesele, sermaye, nüfus ve güvenlik politikalarının aynı coğrafyada üst üste binmesidir. 

Kıbrıs’ta İki Ayrı Jeopolitik Proje Karşı Karşıya 

Bu çerçevede Kıbrıs’taki mevcut durum, yalnızca Türk ve Rum tarafları arasındaki klasik bölünmüşlük üzerinden okunamaz.  

Adanın güneyinde Avrupa Birliği, Yunanistan ve İsrail’le giderek daha güçlü bağlar kuran bir güvenlik ve ekonomik ağ oluşurken, kuzeyinde Türkiye’nin askerî ve siyasi desteğine dayanan farklı bir jeopolitik yapı bulunuyor. Bu nedenle Kıbrıs, giderek Doğu Akdeniz’deki iki farklı güvenlik anlayışının kesiştiği bir alana dönüşüyor. 

Güney Kıbrıs kendisini Avrupa ve Batı güvenlik mimarisinin bir parçası olarak konumlandırırken, İsrail ile geliştirdiği ilişkiler bu mimariye Orta Doğu bağlantısı kazandırıyor. 

Türkiye ise bu yapılanmayı kendi güvenliği açısından yakından izliyor ve özellikle İsrail’in bölgedeki askerî kapasitesi ile Yunanistan-Güney Kıbrıs bağlantısının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor. 

Fidan’ın son açıklamalarının önemi de burada ortaya çıkıyor. Ankara artık Kıbrıs sorununu yalnızca “1974 sonrası bölünmüş ada” meselesi olarak ele almıyor. Kıbrıs, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki güvenlik mimarisinin doğrudan bir parçası olarak değerlendiriliyor. 

Bu nedenle Güney Kıbrıs’ın İsrail’le askerî ve stratejik yakınlaşması, Ankara’nın Kıbrıs politikasında yeni bir güvenlik parametresi yaratıyor. 

Yeni Denklem: Kıbrıs + İsrail + Yunanistan 

Önümüzdeki dönemde Kıbrıs meselesinin üç ayrı düzlemde ilerlemesi muhtemel görünüyor.  

Birinci düzlem, Kıbrıs sorununun kendisi olacaktır: iki devletli çözüm ile federasyon seçeneği arasındaki mücadele. 

İkinci düzlem, Doğu Akdeniz güvenlik mimarisi olacaktır: Türkiye’nin karşısında veya yanında hangi ülkelerin hangi askerî ve siyasi düzenlemeler içerisinde yer alacağı. 

Üçüncü düzlem ise ekonomik ve demografik dönüşüm olacaktır: yabancı sermayenin, özellikle İsrail sermayesinin adanın belirli bölgelerinde ne ölçüde kalıcı hâle geleceği. 

Bu üç alan birbirinden bağımsız değildir. Tam tersine, gelecekte birbirini etkileyebilir. Bir ülkeden gelen sermaye, belirli bölgelerde yoğunlaşırsa ekonomik yapı değişir. Ekonomik yapı değiştikçe nüfus hareketleri hızlanabilir. Nüfus hareketleri de kalıcı kurumların oluşmasına yol açabilir. Devletlerarası güvenlik ilişkileri ise bu toplumsal ve ekonomik bağlara stratejik bir çerçeve sağlayabilir. 

Dolayısıyla Kıbrıs’taki İsrail varlığını anlamanın en doğru yolu, yalnızca “kaç İsrailli adaya yerleşti?” sorusunu sormak değildir. Daha önemli soru şudur: İsrail’in Kıbrıs’taki ekonomik, toplumsal ve güvenlik ayakları aynı anda güçleniyor mu? 

Eğer cevap önümüzdeki yıllarda giderek daha fazla “evet” hâline gelirse, Kıbrıs’taki dönüşüm artık basit bir göç veya yatırım hareketi olmaktan çıkarak Doğu Akdeniz’in jeopolitik yeniden yapılanmasının bir parçası hâline gelebilir. 

Bu açıdan Fidan’ın son açıklamaları, Kıbrıs’taki İsrail varlığı tartışmasına yeni bir anlam kazandırıyor. Ankara’nın bakışında mesele artık yalnızca Rum yönetiminin İsrail’le yakınlaşması değildir. 

Mesele; Güney Kıbrıs’ın İsrail ve Yunanistan’la geliştirdiği güvenlik ilişkileri, adadaki İsrail sermayesi ve nüfus hareketliliği ve bunların Doğu Akdeniz’deki daha geniş güç dengeleriyle kesişmesidir. 

Bu nedenle Kıbrıs, önümüzdeki dönemde yalnızca çözülmemiş bir bölünmüş ada sorunu olarak değil, Türkiye-İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs eksenlerinin birbirleriyle rekabet ettiği stratejik bir alan olarak daha fazla önem kazanacaktır. 

.

Av. Ümmühan BEDİHAĞAOĞLU  

sahipkiran Hakkında

Sahipkıran; 1 Aralık 2012 tarihinde kurulmuş, Ankara merkezli bir Stratejik Araştırmalar Merkezidir. Merkezimiz; a) Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü savunan; ülkemizin her alanda daha ileri gitmesi ve milletimizin daha müreffeh bir hayata kavuşması için elinden geldiği ölçüde katkı sağlamak isteyen her görüş ve inanıştan insanı bir araya getirmek, b) Ülke sorunları, yerel sorunlar ve yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarına yönelik araştırma ve incelemeler yaparak, bu sorunlara çözüm önerileri üretmek, bu önerileri yayınlamak, c) Tespit edilen sorunların çözümüne yönelik ulusal veya uluslararası projeler yürütmek veya yürütülen projelere katılmak, ç) Tespit edilen sorunlar ve çözüm önerilerimize ilişkin seminer ve konferanslar düzenleyerek, vatandaşlarımızı bilinçlendirmek, amacıyla kurulmuştur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir