Twitter Facebook Linkedin Youtube

SURİYE TÜRKMENLERİNİN TARİHSEL SERÜVENİ VE GELECEK VİZYONU

Suriye Türkmenleri, bölgedeki varlıkları 7. yüzyıla kadar uzanan ve Orta Doğu’nun kadim unsurlarından biri olan köklü bir topluluktur. Türkmenlerin Suriye topraklarına kitlesel yerleşimi esasen Selçukluların bölgeye gelişiyle başlamış, özellikle Halep, Lazkiye, Humus ve Şam gibi stratejik noktalarda birer uç beyi ve güvenlik unsuru olarak konumlandırılmışlardır. Memlükler döneminde Haçlı Seferleri’ne karşı bölgenin savunulmasında “askerî aristokrasi” olarak başat rol oynayan Türkmenler, Osmanlı Devleti’nin bölgeyi fethiyle birlikte “Hac yolunun muhafızları” misyonunu üstlenmişlerdir. Osmanlı idaresi boyunca Türkmen boyları, Anadolu ile Arap coğrafyası arasındaki köprü vazifesini görmüş; hem askerî hem de tarımsal üretimde imparatorluğun Suriye’deki en sadık ve kurucu unsurları arasında yer almışlardır.

Birinci Dünya Savaşı sonrası imzalanan ve Osmanlı topraklarını paylaştıran Sykes-Picot Anlaşması, Suriye Türkmenleri için trajik bir dönüm noktası olmuş; bu gizli anlaşma ve sonrasındaki sınır düzenlemeleriyle Türkmenler, ana vatanları Türkiye ile siyasi bağları koparılmış bir azınlık statüsüne itilmişlerdir. Ancak bu kopuşa rağmen Türkmenlerin bir kısmı, Türk İstiklal Harbi sürecinde Kuvayı Milliye ruhuyla hareket ederek Fransız işgaline karşı direnişin en ön saflarında yer almışlar; bölgedeki çete savaşlarıyla Türkiye’nin güney sınırlarının güvenliğine ve Suriye’nin bağımsızlık mücadelesine büyük katkı sağlamışlardır. Fransa işgali sona erip Suriye bağımsızlığını kazandıktan sonraki ilk yıllarda Türkmenler, siyasi hayata aktif katılım göstermiş; parlamentoda temsil edilmiş ve Suriye’nin inşasında entelektüel birikimlerini sunmuşlardır.

1963’te Baas Partisi’nin iktidara gelmesiyle birlikte Suriye Türkmenleri için baskıcı ve asimilasyoncu bir dönem başlamıştır. “Arap milliyetçiliği” doktrini üzerine kurulu Baas rejimi, Türkmen varlığını bir tehdit olarak görmüş; Türkçe isimleri yasaklamış, tapu kayıtlarında usulsüzlükler yaparak Türkmen topraklarına el koymuş ve toplumu kimliksizleştirmeye çalışmıştır. Hafız Esad ve sonrasında Beşşar Esad döneminde de bu bakış açısı değişmemiş; Türkmenler “tehlikeli azınlık” kategorisinde değerlendirilerek devlet bürokrasisinden dışlanmışlardır. 2011 yılında başlayan Suriye İç Savaşı’nda Türkmenler, rejimin bu kronik dışlayıcı politikalarına karşı muhalefetin en aktif bileşenlerinden biri olmuş; hem sahada silahlı direniş göstermiş hem de büyük insani kayıplar vermişlerdir. Mahalle, kasaba ve köyleri bombalanan ve milyonlarcası yerinden edilen Türkmenler, Şam, Humus ve Bayır-Bucak gibi bölgelerde varlık-yokluk mücadelesi verirken, siyasi düzlemde seslerini duyurmak adına Suriye Türkmen Meclisi’ni (STM) kurmuşlardır.

Her ne kadar Suriye Türkmen Meclisi (STM), Türkmenlerin haklarını uluslararası platformda savunmak ve yeni Suriye’de anayasal güvence altına alınmış bir statü elde etmek amacıyla kurulmuş olsa da kurumun mevcut işleyişi hedefleriyle tezat oluşturmaktadır. Türkmenlerin meclisten beklentisi, parçalanmış aşiret yapısını tek bir millî kimlik altında toplamak ve merkezi hükümet nezdinde eşit vatandaşlık hakkını elde etmektir. Ancak STM’nin meşruiyet ve etkinlik sorunu, sadece dışsal reddedişlerden değil, kurumun kendi içsel yetersizliklerinden kaynaklanmaktadır. Meclis, kuruluşundan bu yana sahada etkin faaliyet göstermekten kaçınmış, geniş kitleleri kapsayan bir millî bilinç oluşturmaktan uzak durmuş ve toplumun geleceğine ışık tutacak bir vizyon ortaya koyamamıştır. Mevcut yapı, toplumsal bir direnç merkezi olmaktan ziyade belirli bir zümrenin siyasi konfor alanı olarak kullanılmakta; bu statüko, Türkmen davasının enerjisini de facto bir atalete hapsetmektedir.

Siyasi temsil noktasındaki bu tıkanıklık, Meclis’in kurumsal tercihleriyle daha da derinleşmektedir. STM’nin mevcut Suriye Geçici Hükümeti ile koordineli bir temas kurmaktan imtina etmesi, ileriye dönük inşa edilecek yeni Suriye yönetiminde Türkmenlerin hak ettiği yeri almasını imkânsız hâle getirmekte ve etkili temsil kabiliyetini tamamen kaybetmeye mahkûm etmektedir. Bu temsil krizi, STM’nin delege ve temsilci belirleme süreçlerinde de kendini göstermektedir. İlk kuruluştan bu yana yapılan seçimler ve görevlendirmeler, vizyoner bir perspektiften ve ciddiyet gerektiren bir liyakat anlayışından uzak kalmış; liyakat yerine dar grup çıkarları ön plana çıkmıştır. Uluslararası meşruiyet kriterlerinden ve modern siyasi katılım yöntemlerinden faydalanmaktan kaçınılması, meclisi “tribalizm” (aşiretçilik) ve yerellik sarmalına hapsetmiştir.

Suriye Türkmenlerinin “yeni Suriye” tahayyülü olan; ana dilde eğitim, yerel yönetimlerde söz hakkı ve anayasal tanınma gibi hayati talepler, mevcut STM yapısının bu hantal ve vizyonsuz duruşu nedeniyle tehdit altındadır. Millî kimliği inşa etme ve uluslararası standartlarda bir siyasi aktör olma başarısını gösteremeyen bir meclisin, yeni kurulacak devlet mekanizmalarında masada yer bulması oldukça güç görünmektedir. Türkmen siyasetinin bu konfor alanından çıkarak liyakat esaslı, modern ve devlet bilinciyle hareket eden bir yapıya evrilmesi, Suriye’deki Türk varlığının bekası için bir zorunluluk hâline gelmiştir.

Buna karşın, genel görüşe göre Suriye Türkmen Meclisi’nin (STM) mevcut vizyonu ve temsil kabiliyeti bazı yapısal eleştirilere maruz kalmaktadır. Meclis yönetimi henüz “tribalizm” (aşiretçilik/bölgecilik) anlayışının dar kalıplarından tam anlamıyla kurtulamamış; Halep, Şam, Rakka, Lazkiye ve Humus Türkmenlerini kapsayıcı, bütüncül bir “millî kimlik” inşasında yetersiz kalmıştır. Siyasi hareketin vizyonu, günlük reaksiyonel politikaların ötesine geçerek uzun vadeli bir yapılanma ve kurumsallaşma bilinci oluşturmakta zorlanmaktadır. Temsil kabiliyetindeki bu parçalı yapı, Türkmenlerin Suriye’nin geleceğindeki siyasi pazarlık gücünü zayıflatmakta ve geniş kitleleri ortak bir millî ülkü etrafında kenetleme noktasında stratejik bir boşluk yaratmaktadır.

Siyasi temsil noktasındaki bu tıkanıklık, Meclis’in kurumsal tercihleriyle daha da derinleşmektedir.

STM’nin mevcut Geçici Hükümet ve yeni dönem dinamikleriyle rasyonel bir koordinasyon kurmaktan imtina etmesi, etkili temsil kabiliyetini kaybetmesine neden olmaktadır. Bu kriz, STM’nin delege belirleme süreçlerinde de kendini göstermekte; kuruluşundan bu yana seçimler, vizyoner bir perspektiften ve kurumsal yapı anlayışından uzak, liyakat yerine dar grup çıkarlarıyla şekillenmektedir. Uluslararası kriterlerden ve modern siyasi katılım yöntemlerinden faydalanmaktan kaçınılması, meclisi “tribalizm” (aşiretçilik) sarmalına hapsetmiştir.

Bu hantal yönetim şeklinin zedelediği yapının yarattığı asıl tehlike, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara tarafından 16 Ocak 2026’da yayımlanan 13 sayılı kararname ile somutlaşmıştır. Kürt vatandaşların kültürel haklarını tanıyan, Kürtçeyi ulusal dil kabul eden ve vatansız Kürtlere vatandaşlık veren bu tarihî adım, yeni Suriye’nin “hak alanlar ve alamayanlar” şeklinde yeniden şekillendiğini kanıtlamaktadır. Türkmenlerin yoğunlukta olduğu bölgelerde de benzeri hakların (Türkçenin eğitimi, kültürel güvence, siyasi statü) talep edilmesi ve alınması gerekirken, STM yönetiminin vizyonsuzluğu bu fırsat penceresini kapatmaktadır. Oysa her türlü senaryoya hazırlıklı olunması gerekirken bu fırsatın değerlendirilmemesi ciddi bir eksikliktir. Şayet eğitimli, liyakatli ve devlet bilincine sahip kadrolar ivedilikle devreye girmezse; Kürtlerin anayasal statü kazandığı bu yeni düzlemde Türkmenler, Baas rejiminden devralınan asimilasyon kıskacında kalmaya devam edeceklerdir.

Sonuç olarak, Suriye Türkmenleri için gelecek yüzyılın bir varlık-yokluk meselesine dönüştüğü aşikârdır. 2026/13 sayılı kararnamenin yarattığı yeni siyasi iklimde, Suriye’nin tüm coğrafyasında bulunan Türkmen bölgelerinde millî kimlikle etkin bir temsiliyet ve lobicilik faaliyetinin yürütülememesi, anayasal hakların sonsuza dek kaybedilmesiyle sonuçlanacaktır. STM’nin kuruluş amacına dönerek profesyonelleşmesi ve temsil kabiliyetini uluslararası düzeye taşıması sadece siyasi bir zorunluluk değil, Türkmen varlığının bu coğrafyadaki bekası için son çıkıştır. Aksi takdirde, ötekileştirmeye dayalı üst kimlik dayatması üzerine kurulu parçalı aşiret yapısı ve siyasi konfor arayışı, gelecek nesiller için tarihsel bir felaketin kapısını aralayacaktır.

.

Av. Alaaddin BEYDİLLİ
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

sahipkiran Hakkında

Sahipkıran; 1 Aralık 2012 tarihinde kurulmuş, Ankara merkezli bir Stratejik Araştırmalar Merkezidir. Merkezimiz; a) Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü savunan; ülkemizin her alanda daha ileri gitmesi ve milletimizin daha müreffeh bir hayata kavuşması için elinden geldiği ölçüde katkı sağlamak isteyen her görüş ve inanıştan insanı bir araya getirmek, b) Ülke sorunları, yerel sorunlar ve yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarına yönelik araştırma ve incelemeler yaparak, bu sorunlara çözüm önerileri üretmek, bu önerileri yayınlamak, c) Tespit edilen sorunların çözümüne yönelik ulusal veya uluslararası projeler yürütmek veya yürütülen projelere katılmak, ç) Tespit edilen sorunlar ve çözüm önerilerimize ilişkin seminer ve konferanslar düzenleyerek, vatandaşlarımızı bilinçlendirmek, amacıyla kurulmuştur.

Yorum Ekleyebilirsiniz


%d blogcu bunu beğendi: