Twitter Facebook Linkedin Youtube

SUUDİ ARABİSTAN İLE İSRAİL İLİŞKİLERİNİN NORMALLEŞMESİ VE ABD’NİN ROLÜ

ABD’nin Suudi Arabistan ile İsrail arasındaki normalleşme politikası; Orta Doğu’da enerji güvenliğini sağlamak, İsrail’in bölgesel entegrasyonunu tamamlamak ve Çin ile Rusya gibi küresel rakiplerin bölgedeki artan etkisini kırmak amacıyla yürütülen çok katmanlı bir hegemonya stratejisidir. Trump dönemindeki İbrahim Anlaşmaları (Abraham Accords) ile ivme kazanan bu süreç, Biden yönetiminde Suudi Arabistan’ın İslami ve bölgesel ağırlığı nedeniyle stratejik bir “altın vuruş” olarak görülse de; Aksa Tufanı, Gazze’deki insani dram ve Lübnan ile İran hattında tırmanan savaş hali, normalleşme zeminini diplomatik olarak zorlaştırmıştır. Ancak İran ile yaşanan doğrudan askeri gerilimler ve Körfez ülkelerinin güvenlik kaygıları, bu devletleri paradoksal bir şekilde ABD ve İsrail eksenine daha fazla yakınlaştırmakta; bu durum Filistin davası ve bölgesel güç dengeleri açısından tarihsel bir kırılma noktasına işaret etmektedir.

ABD’nin Orta Doğu dış politikası, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana değişmeyen; petrol kaynakları üzerinde hakimiyet kurma, rakip güçleri (Çin, Rusya, İran vb.) sınırlandırma, İsrail’in güvenliğini sağlama ve kendi ideolojik değerlerini yayma ilkeleri üzerine inşa edilmiştir. Orta Doğu’yu küresel sistemin ve büyük güç rekabetinin merkezi olarak gören bu strateji, bölgedeki normalleşme süreçlerini İsrail’in güvenliği için bir araç olarak kullanırken, jeopolitik önemi nedeniyle bölgeyi küresel krizlerin odağında tutmaya devam etmektedir.

ABD’nin Arap-İsrail normalleşmesi vizyonunda Suudi Arabistan; hem devasa enerji kaynakları (“petrol sahaları galaksisinin güneşi”) hem de İslam dünyasındaki manevi liderliği nedeniyle stratejik merkez üssü olarak konumlandırılmaktadır. Tarihsel olarak “Güvenlik Karşılığı Petrol” formülüyle Amerikan güvenlik şemsiyesi altına giren Krallık, Nixon Doktrini’nden bu yana bölge dengelerini tutan temel sütunlardan biri olarak görülmüştür. ABD; Çin, Rusya ve İran’ın artan etkisine karşı sarsılan hegemonyasını yeniden tesis etmek ve bölgenin jeopolitik haritasını İsrail ile entegre bir şekilde yeniden çizmek için Suudi Arabistan’ı kilit bir araç olarak kullanmaktadır. Ancak bölgedeki öngörülemeyen hızlı değişimler, Biden döneminde bu normalleşme projesinin nihayete ermesini engellemiştir.

ABD’nin Orta Doğu politikasının merkezinde, “Arap dünyasındaki Amerikan çıkarlarının temsilcisi” olarak görülen İsrail’in korunması ve bölgesel meşruiyet kazanması yer almaktadır. 1948’den bu yana İsrail’in en güçlü hamisi olan ABD, bu devleti bölgede bel bağlanabilecek tek güvenilir güç olarak konumlandırırken, uluslararası alanda tanınması için de yoğun diplomatik baskı uygulamaktadır. Bu stratejinin en kritik aşaması, Filistin meselesini bir “Arap ulusal davası” olmaktan çıkarıp yerel bir “Filistin halkı davası” seviyesine indirgemektir; böylece Arap devletleriyle tekil siyasi anlaşmalar yaparak İsrail’in önündeki en büyük engel olan kolektif Arap direncini kırmayı hedeflemektedir.

Arap Devletleriyle Normalleşme Yolları

İsrail, 1948’den bu yana onlarca yıl boyunca Arap devletleri için “doğal düşman” olarak kabul edilmiş ve onunla her türlü normalleşme reddedilmiştir. Bu durum, ABD’nin İsrail’in güvenliğini koruma taahhüdü nedeniyle Orta Doğu’daki Amerikan çıkarlarını doğrudan etkilemiştir. Buna binaen ABD, ortak çıkarları olan Arap devletlerine İsrail ile normalleşme sürecini başlatmaları için baskı yapmıştır.

Bu sürecin ilk adımı, 1979 yılında tek taraflı olarak İsrail ile barış antlaşması imzalamayı kabul eden Mısır Arap Cumhuriyeti olmuştur. Bu durum Arap devletlerinin tepkisini çekmiş; Mısır ile ilişkilerin kesilmesine ve Arap Birliği üyeliğinin askıya alınmasına yol açmıştır. Ancak bu durum çok uzun sürmemiş; özellikle Filistin Kurtuluş Örgütü’nün sürece dahil olması ve 1993 yılında İsrail ile —merhum Yaser Arafat’ın deyimiyle büyük bir aldatmaca olarak kabul edilen— Oslo Anlaşması’nı imzalamasının ardından, 1994 yılında Ürdün Haşimi Krallığı süreci takip etmiştir. Fakat bu üç anlaşma Filistin davasına etkili bir çözüm getirmemiş; normalleşmenin sınırlı kalması, İsrail’in ihlallerinin artmasına ve Filistin topraklarında daha fazla yerleşim yeri inşa etmesine neden olmuştur.

2002 yılındaki Beyrut Zirvesi’nde, Suudi Kralı Abdullah bin Abdülaziz tarafından başlatılan Arap Barış Girişimi benimsenmiştir. Bu girişim; İsrail’in Golan Tepeleri dahil 1967 sınırlarına çekilmesi, mülteciler sorununun 194 sayılı BM kararı uyarınca çözülmesi ve başkenti Kudüs olan bağımsız bir Filistin devletinin kurulması şartıyla tam bir barış teklif etmiştir. Ancak bu girişim İsrail tarafından reddedilmiştir.

Son yıllarda normalleşme adımlarının alenen hızlandığı; ekonomik, ticari, güvenlik, askeri ve hatta kültürel düzeyde yeni bir boyut kazandığı görülmektedir. Arap devletleri, İsrail ile ortaklık anlaşmaları imzalamaya başlamıştır. Bunlar arasında; Ürdün’ün 2016 yılında, Mısır’ın ise 2018 yılında İsrail’den doğal gaz ithal etmek için imzaladığı anlaşmalar yer almaktadır.

Güvenlik ve istihbarat düzeyinde ise; Abu Dabi Kritik Tesisler ve Koruma Makamı, insansız hava araçları ve altyapı izleme ekipmanları satın almak için İsrailli iş adamı Mati Kochavi’ye ait İsviçre merkezli bir şirketle sözleşme imzalamıştır. Ayrıca Abu Dabi polisine güvenlik izleme amaçlı “Falcon Eye” (Şahin Gözü) sistemi tedarik edilmiş ve bu sistem Temmuz 2016’da faaliyete geçmiştir. Askeri alanda Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), ABD Hava Kuvvetleri gözetiminde gerçekleştirilen “Red Flag” (Kızıl Bayrak) gibi önemli tatbikatlarda İsrail kuvvetleriyle birlikte yer almıştır.

Ayrıca, İran tehlikesini sınırlamak bahanesiyle İsrail ile ilişkiler güçlendirilmiştir. 2013 yılında İsrail; ABD tarafından kurulan ve Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn, İngiltere, Avustralya ile Arnavutluk’un da dahil olduğu “Deniz Seyrüsefer Güvenliği Uluslararası İttifakı”na dahil olmuştur. Bu iş birlikleri başlangıçta gizli tutulmuş olsa da, özellikle BAE ve Bahreyn’in politikaları hızla değişmiş; Ağustos 2020’de ABD’nin desteğiyle İsrail ile tam bir barış anlaşmasına vardıkları duyurulmuştur. İbrahim Anlaşmaları olarak bilinen bu süreç, bölgenin jeopolitik manzarasında köklü bir dönüm noktası olarak kabul edilmiştir. Ardından Sudan, Fas ve Umman’ın da benzer adımlar atması, ABD’nin Arap karar vericiler üzerindeki etkisini ortaya koymuştur.

ABD’nin Güvenlik ve Ekonomik Motivasyonları

ABD’nin siyasi ve güvenlik motivasyonları, Orta Doğu’da sarsılan hegemonyasını yeniden tesis etmek ve İsrail’in stratejik güvenliğini “normalleşme” üzerinden garanti altına almak üzerine kuruludur. ABD; özellikle Çin’in İran-Suudi Arabistan yakınlaşmasındaki arabuluculuğunu ve Rusya’nın Ukrayna krizi sonrası artan bölgesel etkisini bir tehdit olarak görmektedir.

Güvenlik motivasyonları şu şekilde özetlenebilir:

  • Orta Doğu’da Amerikan hegemonyasını yeniden tesis etmek.
  • Bölgedeki Amerikan çıkarlarını ve İsrail’in güvenliğini garanti altına almak.
  • Çin ve Rusya’nın Orta Doğu’daki yükselişini ve etkisini kırmak.
  • İran’ı kuşatmak ve nükleer programından vazgeçmeye zorlamak.
  • Basra Körfezi bölgesini devasa bir Amerikan-İsrail güvenlik üssüne dönüştürmek.

Ekonomik motivasyonlar ise şunlardır:

  • Bölge üzerindeki Amerikan ekonomik hegemonyasını güçlendirmek.
  • Çin’in “Kuşak ve Yol” gibi projelerini engellemek veya sekteye uğratmak.
  • İsrail’e yönelik ticari hareketliliği kolaylaştırmak ve İsrail ekonomisine refah katmak.
  • Amerikan ürünlerinin ihracatını artırarak ABD ekonomisine yeni kanallar açmak.

Mevcut Durum ve Gelecek Projeksiyonu

2023 Ekim ayında başlayan olaylardan sonra, Suudi Arabistan-İsrail normalleşme projesi oldukça zor bir hal almıştır. Filistin halkına karşı yürütülen savaşın yol açtığı büyük yıkım ve ABD’nin bu süreçteki desteği, Amerika’nın imajını derinden sarsmıştır. Suudi Arabistan’ın modernleşme çabalarına rağmen, Gazze’deki insani felaket, İsrail ile normalleşmeyi Al-Suud yönetimi için varoluşsal bir risk haline getirmiştir.

Ancak İsrail, bu süreci stratejik bir fırsata dönüştürmeye çalışmaktadır. Bölgede “karşı konulamaz” bir güç odağı olmayı hedefleyen İsrail; Lübnan’da Hizbullah liderliğine yönelik operasyonlar ve İran hattındaki suikastlarla “Büyük İsrail” idealine zemin hazırlamaktadır. Suudi Arabistan resmiyette müzakereleri durdursa da, İran korkusu Körfez ülkelerini fiilen ABD-İsrail eksenine itmeye devam etmektedir.

Normalleşmenin Türkiye Açısından Yorumu

Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesi, Türkiye için hem bir risk hem de bir fırsat barındırmaktadır:

-Ticari ve Jeopolitik Riskler: Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Koridoru (IMEC), Hayfa ve Dubai limanlarını birleştirerek Türkiye’yi coğrafi olarak devre dışı bırakma riski taşımaktadır. Bu, Türkiye’nin “geçiş köprüsü” statüsüne bir darbe olabilir. Ayrıca Mavi Vatan mücadelesinde karşısındaki cephenin genişlemesi riskini doğurur.

-Stratejik Fırsatlar: Doğu Akdeniz gazının Avrupa’ya sevkiyatında en rasyonel hat hala Türkiye üzerindendir. Bölgedeki genel risk priminin düşmesi, bu hattın finansmanını kolaylaştırabilir.

-Savunma Sanayii: Suudi Arabistan’ın tedarik çeşitlendirme stratejisi, Türkiye’nin SİHA ve deniz platformlarındaki üstünlüğü sayesinde yeni ihracat kapıları açabilir.

-Alternatif Rotalar: IMEC projesine karşılık Türkiye’nin Irak ile yürüttüğü “Kalkınma Yolu Projesi”, bölgede alternatif arayan aktörler için tek somut çıkış noktası haline gelerek Türkiye’nin pazarlık gücünü artırabilir.

.

Av. Alaaddin BEYDİLLİ

sahipkiran Hakkında

Sahipkıran; 1 Aralık 2012 tarihinde kurulmuş, Ankara merkezli bir Stratejik Araştırmalar Merkezidir. Merkezimiz; a) Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü savunan; ülkemizin her alanda daha ileri gitmesi ve milletimizin daha müreffeh bir hayata kavuşması için elinden geldiği ölçüde katkı sağlamak isteyen her görüş ve inanıştan insanı bir araya getirmek, b) Ülke sorunları, yerel sorunlar ve yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarına yönelik araştırma ve incelemeler yaparak, bu sorunlara çözüm önerileri üretmek, bu önerileri yayınlamak, c) Tespit edilen sorunların çözümüne yönelik ulusal veya uluslararası projeler yürütmek veya yürütülen projelere katılmak, ç) Tespit edilen sorunlar ve çözüm önerilerimize ilişkin seminer ve konferanslar düzenleyerek, vatandaşlarımızı bilinçlendirmek, amacıyla kurulmuştur.

Yorum Ekleyebilirsiniz


%d blogcu bunu beğendi: