Twitter Facebook Linkedin Youtube

ABD VE İSRAİL’İN İRAN SALDIRISI: YENİ BİR JEOPOLİTİK EŞİK

Nejla BAZ

Siyonizmin kurucu fikri sadece bir inanç meselesi değil aynı zamanda güç, güvenlik ve jeopolitik üzerinde duran bir meseledir. Bölgesel söylemde sıkça dile getirilen “Arz-ı Mevud”, “Büyük Orta Doğu Projesi (BOP)”, “İbrahim Anlaşmaları” ve “Davud Koridoru” gibi kavramlar İsrail’in güvenliğini sınır ötesi bir etki alanı üzerinden tanımlayan bir vizyonu sembolize etmektedir. Bu kavramlar resmi doktrinin açık ifadeleri olmasa da İsrail’in çevresinde güçlü ve bağımsız bir aktör istemediği gerçeğiyle örtüşmektedir. İsrail’in temel güvenlik prensibi, bölgede niteliksel askeri üstünlüğünü korumaktır. Bu nedenle kendisi dışında hiçbir devletin nükleer kapasiteye ya da uzun menzilli caydırıcı güce ulaşmasını kabul etmemektedir. Bu perspektiften bakıldığında İran’ın nükleer programı, füze envanteri ve vekil güçler üzerinden kurduğu etki alanı İsrail açısından varoluşsal tehdit olarak görülmektedir.  

Haziran ayında yaşanan ve kamuoyunda “12 Gün Savaşları” olarak bilinen çatışma süreci ve Aralık ayında İran para birimi Riyalin rekor seviyede değer kaybetmesinden kaynaklı başlayan protestolar, İran’daki istikrarsızlığı derinleştiren iki kritik kırılma noktası olmuştur. Tam bu atmosferde 28 Şubat sabahı ABD ve İsrail’in, İran’a yönelik hava harekâtı gerçekleşmiştir. ABD – İsrail hava saldırısında İran’ın önemli resmi binalarını hedef almıştır: 

  • Devrim Lideri Ofisi 
  • Cumhurbaşkanlığı Ofisi 
  • Yargı Erki 
  • Uzmanlar Meclisi 
  • Anayasa Koruyucular Konseyi 
  • Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi  

Bunlara ek olarak ülkenin çeşitli şehirlerinin hava saldırılarına maruz kaldığı, bu saldırılardan birinde bir ilkokulun doğrudan hedef alındığı ve 95 öğrencinin hayatını kaybettiği bildirilmiştir.   İran ise misilleme olarak İsrail’i, bölgede bulunan ABD üslerini (Katar, BAE, Bahreyn, Dubai…) hedef almış ve günlük 20 milyon varil petrolün geçtiği ve küresel tüketimin yaklaşık %20’sini karşılayan kritik geçiş noktası olan Hürmüz Boğazını kapatmıştır. Bu adım önümüzdeki birkaç gün veya daha fazla sürmesi halinde küresel petrol arzının önemli bir bölümünü etkileyebileceği için dünya ekonomisini doğrudan etkileyecektir.  

28 Şubat gecesi, İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney ‘in öldüğüne ilişkin haberler uluslararası basın ve sosyal medya mecralarında dolaşıma girmiş ancak söz konusu iddialar resmi makamlarca kabul edilmemiştir. Ancak 1 Mart sabahı İran Devlet Televizyonu aracılığıyla resmî açıklama yapılmıştır. Ülke genelinde 40 günlük yas ilan edilmiştir. Bu gelişme İran’ın siyasal sistemi, liderlik geçiş süresi ve bölgesel güç dengeleri açısından son derece kritik bir dönüm noktası olarak değerlendirilmelidir. Hamaney ‘in yerine ise geçebilecek isimler şu şekilde olabilir: 

  • Ali Laricani (İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri) 
  • Hasan Humeyni (Ayetullah Humeyni’nin torunu) 
  • Gulam Hüseyin Muhsin Ejei (Yargı Erki Başkanı) 
  • Ali Rıza Arafi (Anayasayı Koruyucular Konseyi Üyesi) 
  • Sadık Laricani (Eski Yargı Erki Başkanı ve Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi Başkanı) 
  • Hasan Ruhani (Eski Cumhurbaşkanı) 
  • Muhammedi Gülpayegani (Hamaney’in Özel Kalem Müdürü) 
  • Muhammed Ali Muvahhedi Kermani (Uzmanlar Meclisi Başkanı) 
  • Mücteba Hamaney (Hamaney’in ikinci oğlu ve din adamı) 

 Ali Hamaney ‘in vefatı sonrasında İran toplumunda gözlemlenen tepkiler, derin bir toplumsal bölünmüşlüğü yeniden gün yüzüne çıkarmaktadır.  Bir taraf yapılan saldırıları İran rejiminin zayıflaması olarak memnuniyetle karşılarken diğer taraf ise bu durumu ulusal ve dini bir varoluş meselesi olarak görmesi aslında iç dengelerin ne kadar hassas olduğunu tekrar hatırlatmıştır. Askerî açıdan bakıldığında sadece hava harekâtıyla rejim değişikliğinin sağlanması zordur. Bu yüzden rejim değişikliği ya kapsamlı bir kara operasyonu ya da içeriden güçlü ve organize bir iç çatışma süreciyle mümkündür. Bu nedenle İran’daki muhalif aktörlerin daha görünür ve organize hale gelmeleri, ülkedeki etnik ve siyasal ayrışmaların yeniden canlandırılması ve sürgündeki faaliyet gösteren grupların (eski Şah Muhammed Rıza Pehlevi gibi) sembolik olarak öne çıkarılması olası “iç savaş senaryosu” çerçevesinde değerlendirilmektedir.  

Önümüzdeki günlerde üç senaryo öne çıkmaktadır. Birincisi, toplumsal bölünmenin derinleşmesi ve sınırlı iç çatışmaların başlamasıdır. Bu durumda İran uzun süreli istikrarsızlığa sürüklenebilir ve ülkemiz çok fazla göç alabilir. İkincisi, İran rejimin sert güvenlik politikalarıyla iç karışıklığı engellemesi ve çatışmanın dış cephede yoğunlaşmasıdır. Bu durumda da bölgesel vekalet savaşlarının artması anlamına gelir. Üçüncü ve en riskli ihtimal ise ABD ve İsrail’in, İran ile karşı karşıya gelmesi ve nükleer kullanımıdır.  

İran’ın mezhepsel yönelimi ya da bölgesel siyasetini eleştiriye açık olsa da mevcut saldırıların sadece “molla rejimi”, “diktatörlük” ya da “demokrasi getirme” gibi söylemlerle açıklamak analitik açıdan yetersizdir. Nitekim benzer durumlar Muammer Kaddafi, Saddam Hüseyin, Muhammed Mursi ve Beşar Esad gibi örneklerde de “demokratikleşme”, “insan hakları” ve “özgürlük” söylemleri çerçevesinde meşrulaştırılmıştır.  Ancak bu müdahalelerin ardından birçok ülkede siyasal istikrarsızlık, iç çatışma, ekonomik kırılganlık ve kurumsal zayıflama süreçleri yaşanmıştır. Bu yüzden söylemler ile sahadaki sonuçlar arasında belirgin bir fark olduğu ortadadır.  

Özetle mesele sadece İran’daki bir liderlik değişimi, rejim veya ikili bir askeri gerilim değildir. Ortaya çıkan tablo, bölgesel güç dengelerinin yeniden şekillendiği ve İran’daki toplumsal ayrışmaların jeopolitik hesaplarla kesiştiği kritik bir döneme işaret etmektedir. İran’da bir iç çatışmanın çıkıp çıkmayacağı ise sadece ülkenin geleceğini değil tüm Orta Doğu’nun güvenlik mimarisini belirleyecek kritik değişken olacaktır. ABD ve İsrail’in bölge üzerinde stratejik hakimiyet kurma, haritaları yeniden şekillendirme ve uluslararası sistemi yeni bir güç dengesi çerçevesinde yapılandırma amacını taşıyan geniş ölçekli bir müdahale süreci olarak okunabilir. Bu çerçevede yaşananlar, klasik ilan biçimlerinden farklı olsa da, çok aktörlü ve çok cepheli yapısıyla fiilen başlamış bir Dünya Savaşına işaret etmektedir. Dünya Savaşı artık bir olasılık değil farklı coğrafyalarda eş zamanlı yürüyen bir gerçekliktir.  

.

Nejla BAZ
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

sahipkiran Hakkında

Sahipkıran; 1 Aralık 2012 tarihinde kurulmuş, Ankara merkezli bir Stratejik Araştırmalar Merkezidir. Merkezimiz; a) Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü savunan; ülkemizin her alanda daha ileri gitmesi ve milletimizin daha müreffeh bir hayata kavuşması için elinden geldiği ölçüde katkı sağlamak isteyen her görüş ve inanıştan insanı bir araya getirmek, b) Ülke sorunları, yerel sorunlar ve yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarına yönelik araştırma ve incelemeler yaparak, bu sorunlara çözüm önerileri üretmek, bu önerileri yayınlamak, c) Tespit edilen sorunların çözümüne yönelik ulusal veya uluslararası projeler yürütmek veya yürütülen projelere katılmak, ç) Tespit edilen sorunlar ve çözüm önerilerimize ilişkin seminer ve konferanslar düzenleyerek, vatandaşlarımızı bilinçlendirmek, amacıyla kurulmuştur.

Yorum Ekleyebilirsiniz


%d blogcu bunu beğendi: