Twitter Facebook Linkedin Youtube

İKİ HARP DEHASININ KAPIŞMASI: GENERAL PATTON VE MAREŞAL ROMMEL ARASINDAKİ DÜELLO

Umut Berhan ŞEN

Kuzey Afrika’nın o acımasız, uçsuz bucaksız sarı kumlarında, güneşin kavurduğu topraklarda iki efsane, ABD’li General George S. Patton ve Alman Afrika Kolordusu Komutanı Mareşal Erwin Rommel, strateji denilince akla gelen ilk iki isimdir. Ancak popüler kültürün bizlere sunduğu o “karşılıklı düello” algısı, aslında tarihin biraz daha incelikli ve girift olan gerçeğiyle örtüşmez. Bu iki dev, aynı anda aynı savaşın farklı taraflarında, aynı satranç tahtasında farklı roller üstlenmiş olsalar da, hiçbir zaman birbirleriyle bir boks ringindeki gibi “teke tek” çarpışmadılar. Yine de aralarındaki ilişki, savaşın kaderini belirleyen bir dolaylı düelloydu. 

Kuzey Afrika, Rommel’in oyun alanıydı. O, “Çöl Tilkisi” lakabını boşuna almamıştı; kısıtlı kaynakla büyük işler başarmak, beklenmedik anlarda beklenmedik yerlerden saldırmak, düşmanını şaşırtmak ve kendi zayıflığını bir avantaja çevirmek onun imzasıydı. İngiliz ordularını Libya’dan Mısır’ın derinliklerine kadar sürüklemiş, lojistik hatlarını zorlamış ve modern savaş doktrininde mekanize birliklerin nasıl kullanılması gerektiğini dünyaya ders verircesine göstermişti. Fakat her Tilki’nin bir gün avcıyla karşılaşacağı bir vakit gelir. Rommel’in karşısına çıkan avcı, sadece bir kişi değil, Amerikan endüstriyel gücü ve Patton’ın o sert, tavizsiz, “durdurulamaz” iradesiydi. 

Amerikalılar, savaşa tam anlamıyla dahil olduklarında tecrübesizlerdi. Kasserine Geçidi’nde yaşadıkları hezimet, Amerikan ordusu için bir utanç vesilesi, Rommel içinse “Amerikalılar bu işi öğrenemeyecek” dedirten bir zaferdi. İşte tam bu noktada, George S. Patton sahneye girdi. Patton, sadece bir asker değil, aynı zamanda savaşın psikolojisini en iyi yöneten komutandı. O, askerine “ölmek” için değil, “kazanmak” için ilham verirdi. Kasserine’deki o felaketten sonra Patton’ın oraya atanması, sanki acemi bir orkestraya gerçek bir şefin gelmesi gibiydi. Patton, disiplini tam olarak sağladı ve subayları hizaya soktu. Ordusunun içine o meşhur “saldırgan ruhu” aşıladı. Patton’ın felsefesi basitti: “Saldır, daha hızlı saldır, durursan ölürsün.” 

Rommel, Tunus’a sıkıştığında karşısında artık o acemi Amerikan birliklerini değil, Patton’ın “çelikten örülmüş” disiplinini gördü. Rommel, doğudan İngilizlerin baskısı, batıdan ise Patton’ın hızla ilerleyen ve cepheyi daraltan ordusu arasında bir kıskaçtaydı. Burada mesele, Patton’ın Rommel’i bir çatışmada vurması değil, Rommel’in hayatta kalmak için kurduğu o stratejik mimariyi, Patton’ın yarattığı baskı ve hızla yerle bir etmesiydi. Rommel, çok daha derin bir stratejik zekaya sahip olabilir, ancak Patton çok daha büyük bir yıkım gücünü yönetiyordu. Patton, bir fırtına gibiydi; önündeki her engeli ezip geçen, asla arkasına bakmayan, sadece ileriye odaklanan bir güç. Rommel ise bir rüzgardı; yönünü değiştiren, sızan, esen ama sonunda o fırtınanın içinde eriyip gitmeye mahkum olan bir rüzgar. 

Patton’ın zaferi, Rommel’i “yok etmekten” ziyade, onun “hareket kabiliyetini elinden almaktan” geçer. Rommel, hareket edemediği, lojistik destek alamadığı ve kuşatıldığı an, zaten ölü bir adamdı. Patton, Amerikan lojistiğinin sınırsız gücünü sahaya sürerek, Rommel’in o kısıtlı kaynaklarla yaptığı “sanatın” üzerini beton gibi örttü. Bu, bir sanatçıya karşı bir inşaat ustasının zaferiydi. Birisi zarif hamlelerle göz boyarken, diğeri koca bir binayı yıkarak ilerliyordu. Rommel, Hitler tarafından Afrika’dan geri çağrıldığında, aslında Patton’ın ona kurduğu o stratejik tuzağın kaçınılmaz sonucunu görmüştü. Patton, sahneyi temizleyen, düzene getiren ve “savaş nasıl kazanılır” sorusuna acımasız ve rasyonel yanıtı veren bir askerdi. 

İşin aslı, bu iki adam birbirine hayrandı. Rommel, Patton’ın savaş tarzındaki o “dizginlenemez saldırganlığı” takdir ediyordu; çünkü o da savaşın bir hız ve irade işi olduğunu biliyordu. Patton ise Rommel’in taktik zekasını küçümsemeyecek kadar tecrübeli bir askerdi. Ancak Patton için savaş, bir satranç oyunu değil, bir “kütle imha” sanatıydı. O, düşmanın zihnini değil, düşmanın bedenini ve lojistik hatlarını parçalamayı seçerdi. Kuzey Afrika’daki o meşhur kapışma, aslında modern savaşın evrimini gösterir: Zeki bir taktikçinin, endüstriyel ve hırslı bir savaş makinesi karşısında nasıl geri çekilmek zorunda kaldığının hikayesidir bu. 

Patton, Rommel’in boşalttığı o alanı hızla doldurarak, Kuzey Afrika’nın kapılarını müttefiklere tamamen açtı. Rommel’in efsanesi, Afrika topraklarında, Patton’ın o sert botlarının altında ezilerek son buldu. Bu zafer, sadece bir komutanın diğerine üstünlüğü değil, bir dönemin kapanıp, mekanize savaşın ve büyük ölçekli lojistik operasyonların altın çağının başlamasıydı. Patton, o an orada olmasaydı, belki de Kuzey Afrika’daki savaş çok daha uzun sürer, çok daha fazla kan dökülürdü. Ancak Patton’ın o “her ne pahasına olursa olsun ilerle” emri, Rommel’in elindeki tüm kozları tek tek elinden aldı. 

Şimdi geriye dönüp baktığımızda, ne Patton’ın o sert yüzündeki çizgiler, ne de Rommel’in o hüzünlü ve yorgun gözleri kaldı. Geriye sadece tarih kitaplarında birbirine teğet geçen iki büyük ruh ve onların arkasında bıraktığı dersler kalıyor. Patton, Rommel’i doğrudan vurmadı ama Rommel’in dünyasını yıktı. Rommel ise, Patton’ın karşısında geri çekilerek, kendi efsanesini bir nebze olsun korumayı başardı. Eğer bugün strateji konuşuyorsak, bu iki adamın o kum fırtınası içindeki sessiz ama etkili düellosunun payı çok büyük. 

.

Umut Berhan ŞEN
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

sahipkiran Hakkında

Sahipkıran; 1 Aralık 2012 tarihinde kurulmuş, Ankara merkezli bir Stratejik Araştırmalar Merkezidir. Merkezimiz; a) Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü savunan; ülkemizin her alanda daha ileri gitmesi ve milletimizin daha müreffeh bir hayata kavuşması için elinden geldiği ölçüde katkı sağlamak isteyen her görüş ve inanıştan insanı bir araya getirmek, b) Ülke sorunları, yerel sorunlar ve yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarına yönelik araştırma ve incelemeler yaparak, bu sorunlara çözüm önerileri üretmek, bu önerileri yayınlamak, c) Tespit edilen sorunların çözümüne yönelik ulusal veya uluslararası projeler yürütmek veya yürütülen projelere katılmak, ç) Tespit edilen sorunlar ve çözüm önerilerimize ilişkin seminer ve konferanslar düzenleyerek, vatandaşlarımızı bilinçlendirmek, amacıyla kurulmuştur.

Yorum Ekleyebilirsiniz


%d blogcu bunu beğendi: