Münih Güvenlik Konferansı (MSC), 62. buluşmasında küresel liderliğin tescili değil, sistemik bir iflasın itiraf zeminine dönüşmüştür. Münih Güvenlik Konferansı’nın 2026 raporu “Under Destruction” (Yıkım Altında) başlığıyla servis edildiğinde, uluslararası kamuoyuna sunulan sadece diplomatik bir karamsarlık belgesi değil, 1945 sonrası inşa edilen kurallara dayalı liberal sistemin ölüm ilanıydı. Bu rapor, Batılı elitlerin içinde bulunduğu varoluşsal krizi teknik bir analizden öte, bir “itiraf belgesi” olarak sunmaktadır. Raporun merkezindeki “odadaki fil” metaforu, sistemin dış aktörler tarafından değil, bizzat kurucusu ve hâmisi olan Amerika Birleşik Devletleri tarafından içeriden tasfiye edildiğini resmen tescil etmektedir. Almanya Şansölyesi Friedrich Merz’in “on yıllardır ayakta duran dünya düzeni artık mevcut değil” tespiti ve Marco Rubio’nun “yeni jeopolitik çağ” vurgusu, Batı’nın statüko üzerindeki hegemonik kontrolünü kaybetmesine dair kolektif ve geç kalmış bir itiraftır.
Bu tablo, ABD’nin küresel liderlikten pasifize olması değil; aksine, mevcut neoliberal kurallar silsilesinin artık Amerikan çıkarlarına hizmet etmediği gerekçesiyle başlatılan agresif bir yapısal dönüşümüdür.
Orman Kanunları: Uluslararası Hukukun Sonu ve Ham Güç Dinamikleri
Münih’te sergilenen yeni doktrin, Batı’nın on yıllardır pazarladığı “kurallara dayalı dünya düzeni” retoriğinin yerini ham bir neo-emperyalist realizme bıraktığını kanıtlamaktadır. İçerideki kutuplaşma ve ekonomik tıkanıklık, liderleri halklarını konsolide etmek için dış düşmanlar aramaya itmekte; bu da kuralların yerini güce bıraktığı bir “büyük düzensizlik” dönemini tetiklemektedir. Emmanuel Macron’un Avrupa’yı “savaşa hazırlanmaya” çağırması, bu döngüsel kırılmanın artık teorik bir risk değil, fiziksel bir olasılık olduğunu teyit etmektedir.
Uluslararası ilişkiler, merkezi bir otoritenin, evrensel bir yargı gücünün veya icra kabiliyeti olan bir polis teşkilatının yokluğu nedeniyle özünde anarşiktir. Birleşmiş Milletler gibi kolektif yapılar, üye ülkelerin toplam gücünden daha zayıf kaldıkları anda işlevsiz birer tabela kurumuna dönüşürler. Bugün, “kurallara dayalı düzen” adı verilen o nazik kılıf yırtılmış ve altındaki “Orman Kanunu” yeniden gün yüzüne çıkmıştır. Bu durum aslında bizlere yıllardır öğretilen ‘uluslararası hukuk’, ‘uluslararası örgütler’, ‘Batı temelli demokrasi düzeni’ gibi öğretilerin tamamen altı boş bir vitrin öğesi ve gerektiğinde arkasına sığınılmak için ortaya atılmış ama güçlünün istediği gibi şekillendirdiği terimlerden ibaret olduğunu göstermiştir. Avrupa siyasi eliti, Washington’un dayattığı yeni jeopolitik gerçeklik ile kendi toplumsal çıkarları arasında tam bir stratejik ayrışma yaşamaktadır. Bir “medeniyet projesi” olarak sunulan Avrupa Birliği, bugün bizzat kendi tercihleriyle bir “stratejik intihar” sürecine sürüklenmiştir
Gücün haklılığı belirlediği bu yeni evrede, rekabet beş ana cephede birer güç gösterisi ve “test aşaması” olarak cereyan etmektedir:
– Ticaret ve Ekonomi Savaşları: Gümrük tarifeleri ve kota kısıtlamalarıyla rakibin ekonomik refahını baltalama stratejisi.
– Teknoloji Savaşları: Ulusal güvenlik gerekçesiyle kritik teknolojilerin ve çiplerin silahlandırılması, rakibin teknolojik gelişiminin engellenmesi.
– Jeopolitik Savaşlar: İttifak sistemleri ve nüfuz alanları üzerinden yürütülen, sıcak çatışma öncesi mevzi kazanma mücadeleleri.
– Sermaye Savaşları: Yaptırımlar, varlık dondurmalar ve sermaye piyasalarından dışlama yoluyla finansal sistemin bir imha aracı olarak kullanılması.
– Askeri Savaşlar: Orduların doğrudan sahaya sürülmesi; diğer dört savaş türünün başarısız olduğu veya yetersiz kaldığı nihai hesaplaşma evresi.
Bu beşli sarmal, tarihin derinliklerinden gelen o soğuk gerçeği hatırlatmaktadır: Kurallar sadece onları koyanların gücü yettiği sürece geçerlidir. Batı’nın bugün kuralların yok oluşuna dair tuttuğu yas, aslında kuralların yerini alan “gücün” artık kendi tekelinde olmamasından kaynaklanan bir beka sancısıdır.
Batı’nın İkiyüzlülüğü: Sömürüden “Medeniyet” Kaygısına
Batı dünyasının bugün yükselen “özgürlük artık garanti değil” feryatları, derin bir tarihsel ikiyüzlülüğü barındırmaktadır. Bugün yasını tuttukları “düzen”, bizzat kendileri tarafından dünyanın geri kalanının, maruz kaldığı sömürüyü meşrulaştırmak için tasarlanmıştı. Batı refahı, kuralların değil, sömürge bölgelerindeki orman kanunlarının üzerine inşa edilmiştir.
Friedrich Merz’in dile getirdiği güvenlik kaygısı, aslında geçmişte başkalarına uygulanan pratiklerin bugün bizzat Batı’nın kapısına dayanmasıyla tetiklenen bir paniktir. Batı, güce sahip olduğu dönemde kuralları kendi lehine esnetip ihlal ederken, bugün yükselen güçlerin statükoyu kendi gerçeklerine göre güncelleme talebini “barbarlık” olarak nitelemektedir. Sömürü döngüsü tersine dönmeye başladıkça, Batı’nın “seçici ahlakı” da jeostratejik fay hatlarının altında kalmaktadır.
Jeostratejik Fay Hatları: Doğu’nun Rasyonel Direnci ve Stratejik Sabrı
Küresel çatışmalar, iddia edildiği gibi sadece “demokrasi ve otokrasi” arasındaki ideolojik bir yarış değildir; bu, temelinde devasa bir servet ve güç transferi yatan varoluşsal bir paylaşım kavgasıdır. Büyük güçler bugün, oyun teorisindeki “Mahkumlar Dilemması” içine hapsolmuş durumdadır.
İki büyük güç birbirini yok etme kapasitesine sahipse, güven inşa edememeleri onları “kısasa kısas” (tit-for-tat) gerginliğine ve nihayetinde bir “Kümes Oyunu”na sürükler. Tarafların zayıf görünmemek adına geri adım atmayı reddettiği bu süreç, rasyonel aktörleri bile “irrasyonel savaşlara” itebilir. Bu bağlamda Tayvan meselesi, dünyanın en patlayıcı çatışma noktalarından biridir. ABD ve Çin arasındaki bu gerilim, “gücün saygı duyulması gereken bir gerçeklik” olduğu ilkesinin en sert testidir.
Batı’nın “beyaz adam üstünlükçü” histerisine karşılık, Çin ve Rusya liderliğindeki blok, olayları stratejik bir diyalog ve materyalist bir rasyonellik zemininde takip etmektedir:
– Rusya’nın Ekonomik Dayanıklılığı: Batı’nın “profesyonel bir darbe” olarak kurguladığı yaptırım rejimine rağmen Rusya, satın alma gücü paritesine göre dünyanın en büyük 4. ekonomisi konumuna yükselmiştir. Bu, Batı’nın ekonomik silahlarının köreldiğinin kanıtıdır.
– Çin’in “Sessiz Derinlik” Diplomasisi: Pekin, Batı’nın kutuplaştırıcı ittifak modeline karşı “ittifaksızlık” ve kalkınma odaklı bir model sunmaktadır. Batı’nın İran ve Venezuela üzerindeki saldırganlığını not eden Çin, kendi güvenlik mimarisini bu “irrasyonel vahşileşme”ye karşı tahkim etmektedir.
– Küresel Güney’in Tanıklığı: Dünyanın geri kalanı, Batı’nın kendi sistemini bizzat imha etme sürecini izlerken, hegemonyanın “nazik bekçilik” maskesinin düşüşünü ve açık sömürgeciliğe geri dönüşü tescil etmektedir.
Sonuç
Münih Güvenlik Konferansı, Batı dünyasının sadece güç değil, aynı zamanda bir “zihniyet” krizi yaşadığını belgelemiştir. Neoliberal model, artık yaratıcısı olan ABD’nin çıkarlarını karşılamadığı noktada bizzat Washington eliyle imha edilmektedir. Batı elitlerinin içine düştüğü histeri, kaybedilen hegemonyanın yas sürecidir.
Gelecek projeksiyonları kapsamında şu 3 kritik madde stratejik önemdedir:
1-Amerika Birleşik Devletleri’ndeki değişim geçici bir siyasi tercih değil, yapısal bir dönüşümdür; “Açık Sömürgecilik” doktrini, denizlerde korsanlık ve ekonomik varlıklara el koyma gibi yöntemlerle daha da vahşileşecektir.
2-Avrupa Birliği, ABD’nin rasyonel olmayan “Rusya’yı dize getirme” takıntısına eklemlenerek, kendi sanayi ve enerji güvenliğini feda etmiş bir “stratejik vassal” olarak küresel denklemdeki ağırlığını yitirmeye devam edecektir.
3-Yeni dünya düzeni, Batı’nın olgunlaşmamış ve agresif retoriğiyle değil; Çin ve Rusya’nın temsil ettiği, materyalist gerçekliklere dayalı, stratejik diyalog ve çok kutupluluk zemininde inşa edilecektir.
.
Arya Yaren DİMİCİ
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız