Geleceği inşa etmek geçmişi korumakla başlar…
Anadolu, insanlık tarihinin en yoğun ve kesintisiz kültürel birikimlerinden birine ev sahipliği yapmaktadır. Paleolitik dönemden itibaren şekillenen bu coğrafya; tarımın, kentleşmenin, yazının, hukukun ve inanç sistemlerinin gelişiminde belirleyici rol oynamış sayısız uygarlığın izlerini taşımaktadır. Bu nedenle Anadolu’daki tarihi ve arkeolojik değerler yalnızca Türkiye Cumhuriyeti’nin değil, tüm insanlığın ortak mirası olarak değerlendirilmelidir. Ancak bu eşsiz miras, uzun yıllardır kaçak kazılar, yasa dışı eser ticareti, denetimsiz yapılaşma ve yetersiz koruma politikaları nedeniyle ciddi tehdit altındadır.
Tarihi eser kaçakçılığı yalnızca fiziksel bir kayıp değildir; aynı zamanda bilimsel bilginin, kültürel bağlamın ve toplumsal hafızanın geri dönülmez biçimde yok edilmesi anlamına gelir. Kaçak kazılarla çıkarılan eserler, bulundukları stratigrafik ve kültürel bağlamdan koparıldıkları için arkeolojik veri üretme değerlerini yitirir. Bu durum, Anadolu’nun geçmişine dair bütüncül anlatıların kurulmasını da imkânsız hale getirir. Dahası, kültürel mirasın yasa dışı yollarla ülke dışına çıkarılması, ulusal egemenlik ve kültürel kimlik açısından da stratejik bir zafiyet yaratır.
Kültürel mirasın korunması bu noktada yalnızca etik ya da bilimsel bir sorumluluk değil, aynı zamanda stratejik bir üstünlük meselesi olarak ele alınmalıdır. Kültürel üstünlük; bir ülkenin tarihsel derinliği, anlatı gücü ve uluslararası meşruiyetiyle doğrudan ilişkilidir. Kültürel mirasını etkin biçimde koruyan ve yöneten ülkeler, kültürel diplomasi alanında daha güçlü bir konuma sahip olmakta; müze politikaları, akademik iş birlikleri ve turizm üzerinden yumuşak güçlerini artırabilmektedir. Bu bağlamda kültürel miras, askeri ya da ekonomik gücün ötesinde, uzun vadeli ve sürdürülebilir bir stratejik sermaye niteliği taşır.
Dünya ölçeğinde bu yaklaşımın başarılı örnekleri mevcuttur. İtalya’da Carabinieri bünyesinde faaliyet gösteren Kültürel Mirası Koruma Birimi, doğrudan merkezi otoriteye bağlı, uzmanlaşmış ve yetkileri net biçimde tanımlanmış bir yapı olarak öne çıkmaktadır. Bu birim; kaçak kazılarla mücadele, müze ve koleksiyon denetimleri, uluslararası iade süreçleri ve veri tabanı yönetimi gibi alanlarda etkin rol oynamaktadır. Benzer biçimde Interpol ve Europol koordinasyonunda yürütülen çok uluslu operasyonlar, kültürel miras kaçakçılığının artık küresel bir suç ağı olarak ele alındığını göstermektedir.
Türkiye açısından bakıldığında, kültürel mirasın korunmasına yönelik kurumsal yapının daha güçlü, merkezi ve doğrudan karar alıcıya bağlı bir şekilde yeniden yapılandırılması önemli bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır. Bu kapsamda, kültürel mirasın korunması ve tarihi eser kaçakçılığıyla mücadele etmek üzere, doğrudan Kültür ve Turizm Bakanı’na bağlı, özerk ve uzmanlaşmış bir “Kültürel Miras Koruma ve Kaçakçılıkla Mücadele Başkanlığı” kurulması önerilebilir. Böyle bir birimin doğrudan bakana bağlı çalışması, bürokratik gecikmeleri azaltacak, kurumlar arası yetki karmaşasını önleyecek ve hızlı müdahale kapasitesini artıracaktır.
Bu birim; tarihçiler, arkeologlar, sanat tarihçileri, hukukçular, kolluk kuvvetleri, veri analistleri ve uluslararası ilişkiler uzmanlarından oluşan çok disiplinli bir yapıya sahip olmalıdır. Görev alanı yalnızca kaçak kazılarla mücadeleyle sınırlı kalmamalı; risk altındaki arkeolojik alanların izlenmesi, dijital envanter sistemlerinin oluşturulması, uluslararası müzayede ve koleksiyonların takibi, iade süreçlerinin koordinasyonu ve kamuoyunun bilinçlendirilmesi gibi geniş bir çerçevede ele alınmalıdır.
Teknolojik imkânlar bu sürecin temel araçlarından biri haline getirilmelidir. Uydu görüntüleri ve uzaktan algılama sistemleriyle arkeolojik alanlar düzenli olarak izlenebilir; yapay zekâ destekli analizlerle kaçak kazı faaliyetleri erken aşamada tespit edilebilir. Ayrıca tüm taşınır kültür varlıklarının dijital bir envanterinin oluşturulması ve bu envanterin uluslararası veri tabanlarıyla entegre edilmesi, eserlerin izlenebilirliğini önemli ölçüde artıracaktır. Blockchain tabanlı provenans kayıt sistemleri ise eserlerin köken bilgisinin şeffaf biçimde takip edilmesine katkı sağlayabilir.
Koruma politikalarının sürdürülebilirliği açısından eğitim ve toplumsal farkındalık da hayati öneme sahiptir. Yerel halkın kültürel mirası “sahip olunacak bir hazine” değil, “korunacak ortak bir değer” olarak görmesi sağlanmadıkça kaçakçılıkla mücadelede kalıcı başarı elde etmek zorlaşacaktır. Bu nedenle özellikle arkeolojik alanların bulunduğu bölgelerde kültürel miras odaklı eğitim programları, yerel katılım modelleri ve ekonomik alternatifler geliştirilmelidir. Ayrıca her kentin bir kent müzesi, kent belleği ya da kent arşivi olması yasalarla zorunlu hale getirilmelidir. Bu bağlamda belediyeler ve ilgili bakanlığın işbirliği çok önemlidir. Çünkü geçmişi korumak, geleceği inşa etmek yaşadığımız toprağı tanımakla başlar. Kent müzelerinin de bunun için çok önemli bir merkez olacağını düşünmekteyim.
Sonuç olarak, Anadolu’daki tarihi ve arkeolojik değerlerin korunması, yalnızca geçmişe duyulan bir saygının değil, geleceğe yönelik stratejik bir vizyonun ifadesidir. Kültürel mirasın etkin biçimde korunması; bilimsel üretimi, uluslararası itibarı, kültürel diplomasiyi ve toplumsal aidiyet duygusunu güçlendiren çok katmanlı bir kazanım alanı yaratır. Bu nedenle kültürel miras politikaları, tali bir alan olarak değil, doğrudan devletin stratejik öncelikleri arasında ele alınmalı; güçlü, merkezi ve yetkin bir kurumsal yapı ile desteklenmelidir. Unutulmamalıdır ki uygarlığın doğduğu topraklarda üzerinde bulunduğumuz mirasın her bir parçasını geleceğe taşımak gibi bir görevimiz vardır. Bunun için gereklilikleri kurumsal olarak yerine getirerek devletimizin bu anlamdaki stratejik üstünlüğünü ortaya çıkarmamız gerekmektedir.
.
Tolga MERT