Twitter Facebook Linkedin Youtube

TÜRKİYE, 15 TEMMUZ’DA DÜNYAYI DİZAYN EDENLERİN OYUNLARINI BOZDU

Muhammed İkbal BAKIRCI

Şiddetin, terörün ve savaşın eksik olmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Bitmek bilmeyen güvenlik sorunları, jeopolitik değişimler, yoksulluk ve ideolojik kutuplaşma, milyonlarca çatışmayı tetikledi ve genleşmesini sağlayacak koşulları hazırladı.

Sosyal hayatın algoritması adeta bir tuval…

Bu tuval; dün olduğu gibi bugün de Batının eliyle terör, savaş ve göç ile kontrollü biçimde renklendiriliyor.

Bu nedenle bizim yaşadığımız diyarlarda kan ve gözyaşı hiç eksik olmadı. Şunu iyi anlamalıyız ki istikrarlı bir dengesizlik ve programlanmış bir kaos ortamında tutuluyoruz. Bu diyarlarda imara açılmış ruhsal bir sorun var. Ve ne yazık ki, bunu da kanıksamış durumdayız. Travmatik bu halin, aralıksız olarak devam etmesi, sürdürülebilir bir gerilim ve arzu edildiğinde saldırganlaştırılabilecek kimlikler üretiyor.

Devamlı travmatize edilen etten ve kemikten her canlı doku, günün birinde kendini korumak için kanserleşir. Kanserleşen doku tüm bünyeyi sarana kadar yayılır. Nihayetinde canlı bünye tükenir, tüm dokular çürür ve tüm hücrelerde ölüm meydana gelir. İşte toplumlar da bu canlı dokular gibidir. Devamlı travmatize edilecek olursa ortaya çıkacak sonuç budur.

Şiddet, terör ve savaş; sosyal algoritmayı travmatize eden, ona kasten bulaş(tırıl)mış ölümcül bir virüstür. Dünya bu şekilde adeta onkolojik bir hasta gibi her geçen gün daha da kötüleşiyor, kötüleştiriliyor ne yazık ki.

Kuşaklar boyu devam edegelen şiddet, terör, savaş, tecavüz, göç ve yoksulluk, insanoğlunun ruh dünyasında onarılamaz yaralar açtı ve bu şekilde ruh hastası bir dünya, ruh dünyası hasta bireyler inşa edildi…

Bunu birileri kasti olarak yaptı hiç şüphesiz. Bu planı sekteye uğratacak bir gelişme yaşandığında pandoranın kutusu açılarak kutudan çıkanlarla derhal müdahale edildi. Planın kusursuz işlemesi için gerekli koşullar her seferinde yeniden hazırlanarak kaldığı yerden devam etmesi sağlandı. Bunu hep böyle yaptılar.

Pandoranın kutusunu bu defa biz açtık. Hedefteki ülke biziz. Çünkü Batının oyunlarını bozacak yeni bir dünyayı nakış nakış işliyoruz bir süredir. Kötü bir son bekliyor Batıyı emin olun. Onlar da bu tehlikeyi görmüş olacak ki büyük bir tedirginlik ve panikle 50 yıldır emek verdikleri büyük kumpaslarını devreye sokmak zorunda kaldılar. Acele mi ettiler bilemiyorum ama panik halde oldukları çok açık. Ne yaptıklarını bilmez durumda adeta cinnet halinde saçma sapan bir saldırıyı, işgal girişimini 15 Temmuz 2016 gecesi denediler. Fakat bu defa faka bastılar… Kurguları tutmadı… Hesap edemedikleri o kadar çok unsur çıktı ki tam anlamıyla batı kendi sonunu hazırladı…

Binlerce yıllık köklü devlet deneyimi olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Batının istihbarat örgütlerinin birlikte yeltendiği bu işgale öyle bir tuzak kurmuştu ki aradan onlarca yıl geçse bile unutamayacakları ve şokunu atlatamayacakları bir deneyim oldu onlara.

Şunu iyi biliyorum; biz hazırlıklıydık, hazırlıksız yakalanmadık. İşgal için birileri hazırlanırken her yaptıklarından devletimizin haberi vardı. Açığa düşecekleri ana kadar izledi devletimiz. İşgal girişiminin kilit isimleri çok iyi biliniyordu.

Planlarını bozacak olan ise beklemedikleri toplumsal bir tepkiydi. Devletimizin Batı dünyasına karşı elini güçlendiren en ciddi koz bu milletin asil duruşu idi. Korkusuz kahramanlarımızı tarih yazacak elbet ancak daha önemlisi; ‘’tuzak nasıl kurulur’’u Batıya öğrettiğimiz bu büyük zaferi hiç şüphesiz siyasi olarak analiz edenler daha çok çıkacak.

Oyunları bozuluyor. Bu ülkeyi dizayn edemiyorlar artık. Kontrollerinden çıkıyoruz. Bağımlılığımız kalmadı. Bağımsız egemen bir ülke oluyoruz. Biz kendi çıkarlarımız doğrultusunda hareket ettikçe onlar öfkeden kuduruyorlar. Ellerinden ne geliyorsa yaptılar, sonuç alamadıkları için şok içindeler. Bizden korkmaya başladılar uzun zaman sonra ilk defa. Ne yapacağımızı kestiremiyorlar… Planımızın ne olduğunu öğrendiklerinde ise baygınlık geçirebileceklerini düşünüyorum.

Çok mu hamasi oldu bu son paragraf. Değil… Hamasi değil… Bizi biz yapan bu milletin asaleti, bu devletin köklü deneyimine alışmamız lazım artık. Özgüvenimizi yıllarca emip tüketen batıya karşı artık kıyamda durmanın vaktidir. Çelimsiz, cüzzamlı ruhları ile bize meydan okumaya cüret edememeliler bir daha.

Sevgili ülkem, bugün sana Ürdün’de Petra’nın antik sokaklarından sesleniyorum… Kerak kalesinden, Gedik ovasından, Lut gölünden sesleniyorum… Aynı medeniyetin bir evladı olarak Cezayir’den Şam’a kadar, Toledo’dan Kurtuba’ya kadar yürüyor, avuçlarıma Tarık’ın yüreğini alıp bir dağa adımı veriyorum. Şam sokaklarında avazım çıkana kadar hançeremi patlatıyorum… Sana Gabon’dan, Gambiya’dan, Gine’den, Sicilya’nın nar ağaçlarıyla süslenmiş serin bir sokağından sesleniyorum. Her gece hüzün dolu bulutlar bu şehre yağdığında şehitlerine şahitlik ederken duy beni. Uğruna canlar verilen binlerce değer, bu çağda sana yasaklanıp yabancılaşınca aynı medeniyetin bahçesinde koşuşturan bir çocuk gibi oyuncağı elinden alınmış da ağlarcasına sesleniyorum sana…

Sana Nijerya’dan sesleniyorum, Mozambik’ten, Yemen’den, Togo’dan, Asya’nın yalnız ülkesi Tacikistan’dan sesleniyorum… Ürkek çocukların gözlerine dalıp, gözyaşlarında kulaç atıp acıyla yutkundukları her an boğuluyor ve sana öyle sesleniyorum…

Bangladeş, Umman, Somali, Filistin’den sesleniyorum sana… Atlas okyanusunda bir damla olup tüm kıtaya yayılan bir ses oluyorum, sana seslenirken… Seni bu sesten uzak tutan mahzenlere iniyorum, derin bir solukla… Zindan duvarlarını aşıp yüreğini esir alan nemrut bir gardiyanın burnundan giriyorum… Zilletin sarayından firarına yol arkadaşı oluyorum bugün…

Sevgili ülkem, 1001 gece masallarında ya bir kurbağa’nın sesi, ya bir prensesin kolyesi oldum da geldim. Elhamra Sarayı’nın bahçesinde bir havuzun kenarında yapayalnız duran bir gül oldum da geldim. Medeniyetinin topraklarını gezip, medeniyetinin damarlarında kan oldum da Srebrenitza’dan akarak geldim… Tarihinin cidarına değil, cevherine çadır kurup o çadırdan seslendim, sana öyle geldim… Nil boyunca dur durak bilmeden yüzdüm, bir zindana düştüm, kervan yolunun kenarında bir kuyuya atıldım, Yusufça bir ahlak ile sana seslendim, öyle geldim.

Onlar oyunlar kurarken, hileler ve ihanetleri planlarken ben sana şöyle seslendim de öyle geldim;

Oyunları bozuldu… La galibe illallah (Allah’tan başka galip yoktur)…

.

Muhammed İkbal BAKIRCI

 

sahipkiran Hakkında

Sahipkıran; 1 Aralık 2012 tarihinde kurulmuş, Ankara merkezli bir Stratejik Araştırmalar Merkezidir. Merkezimiz; a) Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü savunan; ülkemizin her alanda daha ileri gitmesi ve milletimizin daha müreffeh bir hayata kavuşması için elinden geldiği ölçüde katkı sağlamak isteyen her görüş ve inanıştan insanı bir araya getirmek, b) Ülke sorunları, yerel sorunlar ve yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarına yönelik araştırma ve incelemeler yaparak, bu sorunlara çözüm önerileri üretmek, bu önerileri yayınlamak, c) Tespit edilen sorunların çözümüne yönelik ulusal veya uluslararası projeler yürütmek veya yürütülen projelere katılmak, ç) Tespit edilen sorunlar ve çözüm önerilerimize ilişkin seminer ve konferanslar düzenleyerek, vatandaşlarımızı bilinçlendirmek, amacıyla kurulmuştur.

Yorum Ekleyebilirsiniz