Twitter Facebook Linkedin Youtube

OSMANLICA GERÇEĞİ

hilmi gul

Hilmi GÜL

Son haftalarda Türkiye’nin gündeminde yine tozu dumana katan bir tartışma dönüyor. 19’uncu Milli Eğitim Şurası’nda Demokratik Eğitimciler Sendikası tarafından verilen Osmanlı Türkçesi’nin bazı liselerde zorunlu ders olarak okutulması önerisi, oy çokluğuyla kabul edildi. Buna göre Osmanlı Türkçesi dersi, sanılanın aksine bütün liselerde değil, sosyal bilimler lisesinde olduğu gibi, Anadolu imam hatip lisesinde de zorunlu, diğer ortaöğretim kurumlarında ise seçmeli ders olarak okutulacaktı. Milli Eğitim Şurası’nda Osmanlıca tartışmasının yaşanması, hemen her kesimde büyük yankı buldu. Gazetelerde köşe yazıları yayınlandı, pek çok televizyon programı yapıldı. Fakat konunun siyasete bulaşmış olması, Osmanlıca gibi bir kültürel değerin hakkıyla tartışılmasının önüne geçti ve konu, genel olarak tarihsel bağlamından kopuk olarak ele alındı. Bu da bizi nitelikli bir münazaradan yoksun bıraktı.

Osmanlıca Nedir?

Osmanlıcayı konumuz itibarıyla iki farklı açıdan incelemenin faydalı olacağını düşünüyorum: Yazı şekli ve dili. Osmanlıca, yazıda temel olarak bugün Arap Alfabesi diye isimlendirilen harfleri kullanmaktaydı. Hemen herkes, bu harfleri Arapların milli alfabesi zannetmektedir. Oysa gerçek hiç de öyle değil! Araştırmalara göre harflerin kökenine dair iki iddia öne çıkıyor. Bunlardan ilki; Kuzey Sami alfabelerinden olan Ârâmî-Nabatî alfabelerinden türediği, diğeri ise Güney Arabistan’da ortaya çıkan ve Güney Sami alfabelerinden biri olan Himyerî ya da Musned adı verilen bir yazıdan türediğidir.(1) Bölgesel olarak kullanılmakta olan bu yazı türünün kitleselleşmesi ve gerçek anlamda bir alfabe haline gelmesi, İslam’ın doğuşu ve yükselişiyle birlikte oluyor. Yani bu yazı dili, belki varoluşunu değil ama bir kültür dili haline gelişini, doğrudan İslam’a borçludur diyebiliriz. Nitekim Mekke’de bile, Kur’an-ı Kerim nazil olmaya başladığında okuma-yazma bilen sayısı bir elin parmakları kadardı. Öte yandan Arap alfabesi, İslam öncesine dair günümüze ulaşabilen en eski eserlerini ancak 6. Yüzyılın başlarında verebiliyor, yani Hz. Muhammed’in doğumundan kısa bir süre önce. Bu, bize açıkça şunu gösteriyor ki, bugün Arapça diye isimlendirilmiş olan alfabe, gerçekte Türklerin de dâhil olduğu, İslam dairesine girmiş her türlü kavmin Müslümanlık kimliği altında ortaklaşa ürettiği bir alfabedir. Dolayısıyla 20. Yüzyılın aklıyla sadece bir millete, Araplara hasretmek tarihsel gerçekliğe uygun olmayacaktır. Tarihsel gerçeklikten kopuk yapılan her yorum da, bizi yanlış sonuçlara götürmekten başka bir işe yaramaz.

O halde ilk tespitimiz, Osmanlıcada kullanılmakta olan harflerin Arap harfleri değil, pek çok kavmin ortak kültür ürünü olan İslam harfleri olduğudur. Konunun ikinci mühim noktasıysa, Osmanlıcanın kaç yıldır Türkler tarafından kullanıldığıdır. Türk dilinde ve İslam harfleriyle yazılan ilk kitap, 11. yüzyılın sonlarına doğru Kaşgarlı Mahmut tarafından kaleme alınan ve aynı zamanda Türkçenin bilinen ilk sözlüğü olan, Divan-ı Lugati-t Türk’tür. Yani Türkler, en iyi ihtimalle 1000 yıldır bu yazıyla edebiyat yapmışlar, bilimsel eserler vermişler, kültürlerini ve kimliklerini inşa etmişler, pek çok devleti yönetmişlerdir. Bizim bugünkü kültür hafızamızın temelini, 1000 yıl boyunca bu yazı atmıştır.

Savunduğunun davanın adamı ol!

Savunduğunun davanın adamı ol!

Osmanlıcanın diline gelince, bu dili besleyen üç ana kol vardır: Arapça, Türkçe ve Farsça. Dilin temelinde Türkçe olmakla birlikte, yüzlerce yıl boyunca gerçekleşen evrimde Arapça daha çok kullanılmaya başlanmıştı. Bu durum, kendinizi nasıl tanımladığınıza göre olumlu veya olumsuz olarak nitelendirilebilir. Eğer sizin için Türklük ön planda, Müslümanlık arka planda ve nispeten önemsizse, Osmanlıcadaki Arapça kelimelerin baskınlığını olumsuz olarak görmeniz olağandır. Öte yandan eğer sizin için Müslümanlık temel, Türklük ikincil bir değerse, o halde Arapçanın baskın olması güzel bir şeydir. Bunun hiç olmazsa bir tek sebebi vardır; Osmanlıca öyle bir dil haline gelmişti ki, bu dilin bütün kavramlarına hakim olan bir kişi, Kur’an-ı Kerim’in çoğunluğunu az bir eğitimle anlayabilme imkanına sahip oluyordu. Yani inandığınız dinin kitabındaki hitaba doğrudan ulaşabiliyordunuz. Böyle bir imkanın olumlu mu olumsuz mu olduğu, tabi ki kişinin kendi takdirine kalmış bir konu.

Öte yandan aklımızdan meselenin şu tarafını da kesinlikle çıkarmamak gerekir ki, Osmanlı Devleti’nin Osmanlıcayı yüzlerce yıl Arapçanın baskınlığı altında kullanmış olması, devlete tabi yaşayan insanların dilini bozmamıştır. Bunun en güzel ispatı, Yunus Emre’nin yazdığı bir şiiri bu gün çok rahat bir şekilde anlayabiliyor olmamızdır. Eğer iddia edildiği gibi İslam, Türkler üzerinde Arapçayı dayatan ve dili öldüren bir inanış olsaydı, bugün çoktan hepimiz Arapça konuşuyor olurduk ki; bin sene bunun için gayet de yeterli bir süredir. Oysaki bırakın Arapça konuşulmasını, Arapçadan alınan kelimeler bile orijinal haliyle kullanılmamış, yüzlerce yıl boyunca pek çok yeni anlam katılmış, böylece kelimeler yeniden kurulmuştur. Bu, dilimizdeki Arapça kelimelerin artık bu kültürün bir unsuru olduğu ve korunması gerektiği fikrini haklı çıkarmaktadır.

İslam’la birlikte yaygınlık kazanan bir alfabeyle yazılan ve İslam dinine mensup sayıca en kalabalık üç kavmin dilini harmanlayarak uzun bir evrimsel sürecin sonunda oluşan Osmanlıca, bu coğrafyada yaşamış olan Müslüman ve Gayri Müslim her milletin kültür temelini oluşturmuştur. Yeni neslin bunu öğrenmesinin gerekip gerekmediği, sizin kimliğinizi neye dayandırdığınıza göre değişir. Ancak şunu da ifade etmek isterim ki; Osmanlıca öğrenmek, onu sevip sevmemekle ilgili değil, bugünü doğru anlamanın bir gereği olarak görülmelidir. Eğer daha entelektüel, daha aydın nesiller yetiştirmek isteniyorsa, elbette Osmanlıcaya eğitimde bir yer verilmelidir ki, insanlar en azından demokrasi, modernlik, medeniyet fikirlerinin en canlı şekilde tartışıldığı metinleri doğrudan okuyup anlayabilsin ve bu günlere nasıl geldiğimizi görebilsin. Tabi, bu değişikliğin ayakları yere basmalı ve eğitim; anı kurtarmaya çalışan siyasi emellere alet edilmemelidir. Bu bağlamda Osmanlıca da zorla değil, sevdirilerek ve gönüllülük esasına dayandırılarak öğretilirse, daha etkili ve verimli olacağı aşikardır.

.

Hilmi GÜL

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.

(1) Tuzcu, Kemal, “Arap Yazısının Ortaya Çıkışı”, Nüsha Şarkiyat Araştırmaları Dergisi, II, Ankara 2001, s. 158.

Yorum Ekleyebilirsiniz