Toplumlar yalnızca binalarla, yollarla ya da ekonomik göstergelerle ayakta durmaz; onları asıl ayakta tutan ahlak, adalet ve ortak değerlerdir. Sosyal yapı bozulduğunda, ahlaki çözülme başladığında çöküş bazen gürültülü, bazen de sessiz olur. İnsanlar farkına vardığında ise çoğu zaman çok geçtir.
Kur’an-ı Kerim bu gerçeği açıkça bildirir: “Bir toplum, kendilerinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (Ra’d, 11). Bu ayet, çöküşün dış saiklerden önce iç zaaflarla başladığını haber verir. Ahlakın zayıfladığı, doğruluğun değer kaybettiği, haksızlığın normalleştiği bir toplumda sosyal düzen de yara alır.
Ahlaki çöküş, önce bireyin vicdanında başlar. Yalan sıradanlaşır, emanete ihanet hafife alınır, kul hakkı “idare edilir” bir mesele haline gelir. Oysa Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu konuda net bir ölçü koymuştur: “Bizi aldatan bizden değildir.” (Müslim, Îmân, 164). Bu söz, sadece ticari bir uyarı değil; sosyal hayatın tamamına yönelik ahlaki bir manifestodur.
Toplumsal çözülmenin en tehlikeli boyutu ise kötülüğün normalleşmesi, iyiliğin ise garipsenmesidir. Kur’an bu durumu helâk sebebi olarak gösterir: “Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa size ateş dokunur.” (Hûd, 113). Zulme alışmak, sessiz kalmak ya da çıkar uğruna meşrulaştırmak; çöküşün hızlandığı noktadır.
Bu noktada tarih bize ibretli bir örnek sunar: Osmanlı Devleti’nin son dönemi. Osmanlı’yı asırlarca ayakta tutan sadece askeri güç değil; vakıf kültürü, adalet anlayışı, ahlaki hassasiyet ve kul hakkı bilinciydi. Ancak son yüzyıllarda rüşvetin yaygınlaşması, liyakatin yerini kayırmacılığın alması, israfın artması ve adalet mekanizmasının zayıflaması; sosyal dokuyu derinden sarstı. Batı’dan alınan teknik ilerlemeler, ahlaki ve kültürel süzgeçten geçirilmeden taklit edildi. Neticede güçlü bir medeniyetin iç direnci zayıfladı.
Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu tür çöküşlerin sebebini şöyle açıklar: “Sizden öncekiler şu sebeple helâk oldular: İçlerinden soylu biri hırsızlık yaptığında onu bırakırlar, zayıf biri yaptığında cezalandırırlardı.” (Müslim, Hudûd, 8-9). Adaletin kişiye göre değiştiği yerde devlet de toplum da ayakta kalamaz.
Bugün de benzer bir sınavdan geçiyoruz. Ahlakın bireysel bir tercih olarak görülmesi, değerlerin “çağın gerisinde” diye küçümsenmesi, sosyal yapıyı içten içe çürütüyor. Oysa ahlak; sadece camide, okulda ya da evde değil, hayatın her alanında gereklidir.
Unutulmamalıdır ki ahlaki çöküş, sadece geçmiş toplumların değil; her çağın imtihanıdır. Kurtuluş ise yine Kur’an’ın işaret ettiği yoldadır: “Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği ve yakınlara vermeyi emreder; hayâsızlığı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar.” (Nahl, 90).
Bir toplum kendini bu ilahi ölçüyle hesaba çekmediği sürece, sosyal yapının onarılması mümkün değildir. Ahlak yeniden merkeze alınmadıkça ne güçlü ekonomi, ne teknoloji, ne de siyasi başarılar gerçek bir diriliş getirebilir. Çünkü ahlak çökerse, toplum da çöker.
Sosyal yapının bozulması ve ahlaki çöküş; bir anda ortaya çıkan bir felaket değil, ihmallerin birikimi sonucudur. Bu yüzden çözüm de tepeden inme değil, bireyden topluma yayılan bilinçli bir inşa süreci olmalıdır. Kur’an ve Sünnet rehberliğinde, tarihî tecrübelerden ders alarak atılabilecek temel adımlar şunlardır:
Ahlakı Yeniden Merkeze Almak
Ahlak, “özel alan” değil, hayatın omurgasıdır. Eğitimden ticarete, siyasetten aile hayatına kadar her alanda ahlaki ölçüler belirleyici olmalıdır.
Kur’an bu ilkeyi açıkça koyar: “Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği ve ihsanı emreder…” (Nahl, 90). Bu ayet, bireysel dindarlığın ötesinde toplumsal bir ahlak çağrısıdır.
Aileyi Güçlendirmek
Sosyal yapının ilk ve en önemli kurumu ailedir. Aile zayıflarsa toplum çözülür. Sevgi, merhamet, sorumluluk ve edep önce ailede öğrenilir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olanınızdır.” (Tirmizî, Menâkıb, 63). Aile içi iletişim, değer aktarımı ve örneklik bilinçli şekilde desteklenmelidir.
Eğitimde Karakter İnşasını Öncelemek
Bilgi artıyor ama hikmet azalıyor. Sadece akademik başarıya odaklanan bir eğitim, ahlaki boşluk üretir. Eğitim; emanet, adalet, sorumluluk ve vicdan bilinci kazandırmalıdır.
Kur’an’ın duası bu dengeyi öğretir: “Rabbim! İlmimi artır.” (Tâhâ, 114) İlim, ahlakla birleşmediğinde fayda değil, yük olur.
Rol Modelleri Doğru Seçmek
Gençler sözden çok örneğe bakar. Medya, sosyal ağlar ve popüler kültür; ahlaki ölçüleri aşındıran figürleri değil, erdemli şahsiyetleri öne çıkarmalıdır.
Peygamberimiz (s.a.v.) bu noktada en büyük modeldir: “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” (Muvatta, Husnü’l Halk, 8; Müsned, 2/381).
Adalet ve Liyakati Esas Almak
Toplumun adalet duygusu sarsıldığında ahlaki çözülme hızlanır. Liyakat yerine torpil, adalet yerine çıkar ilişkisi hâkim olursa güven yok olur. Kur’an uyarır: “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutun…” (Nisâ, 135).
Kötülüğe Karşı Duyarsız Kalmamak
Ahlaki çöküşün en tehlikeli aşaması, kötülüğün normalleşmesidir. Sessizlik, zamanla onaya dönüşür.
Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur: “Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle, buna gücü yetmezse diliyle, buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin.” (Müslim, İman 78.). Bu, toplumsal sorumluluğun özeti gibidir.
İsraf ve Tüketim Ahlakını Terk Etmek
Aşırı tüketim, gösteriş ve haz merkezli hayat; ahlakı zayıflatır, kanaati yok eder.
Kur’an bu noktada net bir uyarı yapar: “Yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (A’râf, 31).
Manevi Hayatı Canlı Tutmak
Namaz, dua, Kur’an ve ibadetler; bireyin vicdanını diri tutar. Maneviyat zayıfladığında ahlak da zayıflar.
Kur’an bu gerçeği şöyle ifade eder: “Şüphesiz namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebût, 45).
Sonuç
Sosyal yapıyı korumak; kanunlarla olduğu kadar kalplerle mümkündür. Ahlaki çöküşe karşı verilecek mücadele, sadece şikâyet etmekle değil; örnek olmakla, inşa etmekle ve sabırla yürütülmelidir.
Unutulmamalıdır ki; toplumu değiştirmek isteyen, önce kendinden başlamalıdır. Çünkü ahlaklı bireyler olmadan, sağlam bir toplum inşa edilemez.
.
Osman GÜRESER