Sosyal bozulma ya da sosyal çöküş; modern toplumun köklü kabullerinin ortadan kalktığı ve yeni bir düzenin şekillenmeye başladığı radikal bir dönüşümü ifade eder. Türkiye ve dünya olarak son derece çetin, sancılı ve zorlu bir dönemeçten geçiyoruz. Bu süreçte dijitalleşme ve sosyal medya belirleyici bir rol oynamaktadır. 14-15 Nisan 2026 tarihlerinde Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da gerçekleşen iki ayrı okul saldırısı Türkiye’yi derinden sarstı. Bu olaylardan en çok eğitim camiası ve aile kurumu etkilendi. Özellikle ortaokul ve lise çağındaki öğrencilerin bu saldırıları planlayıp uygulamış olması hem mevcut önyargıları yerle bir etti hem de çok ciddi sorularla yüzleşmemiz gerektiğini bir kez daha hatırlattı. Türkiye sosyolojisi özelinde, son on yıla bakıldığında; aile ve birey olma, toplumun bir ferdi olma bilinciyle birlikte insani ve ahlaki değerlerin içinin boşalmaya başladığı, aidiyet duygusunun köreldiği, kritik belirsizliklerle dolu bir süreçten geçtiğimiz görülmektedir.
Bir yanda suça sürüklenen çocuk gerçeği ve bu gerçeği önlemeye yönelik araştırmalar, diğer yanda bu çocukları söz konusu sonuçlara sürükleyen etkenleri belirleme ve çözüm arama çabası sürerken yaşanan son okul saldırıları, durumun vahametini açıkça ortaya koydu. Henüz geç değiliz; güçlü bir devletimiz ve önümüzde fırsatlar var. Devletimiz ve ilgili kurumlarımız kararlı ve istikrarlı adımlar attığı takdirde her güçlüğün üstesinden gelebilecek kapasitededir. Ayrıntılara geçmeden önce 1990’ların sonu ile 2000’lerin başını kısaca hatırlatmak gerekir. Belki sıradan örnekler olacak; ancak küçük ayrıntılar büyük resmi görmemizi kolaylaştırır. O yıllarda Türkiye’de ekonomik refah bugünkü düzeyde değildi; şehirleşme ve site hayatı bu denli yaygın değildi, komşuluk ve aile bağları çok daha değerliydi. İnternet bugünkü gibi her yere sızmamıştı; televizyon, radyo ve gazete gibi geleneksel iletişim araçları hâkimdi. Toplumda dinî, manevi ve insani değerlere bağlılık daha güçlüydü. O dönemin dizilerini hatırlayın: Süper Baba, Mahallenin Muhtarları, Ekmek Teknesi, Bizimkiler, Yedi Numara… Bu yapımların ortak özelliği; iyi insan olmayı, iyilik yapmayı, paylaşmayı ve aile olmayı topluma anlatmasıydı. Bu dizilerle büyüyen kuşak, bugün hayatımızda iz bırakan, örnek aldığımız bireyler oldu.
Peki ya bugün? Dünyada sosyal medyada en fazla zaman geçiren ve paylaşım sitelerini en yoğun kullanan ülkelerin başında geliyoruz. Koşullar ne kadar değişmiş olursa olsun, sosyal çöküş ve çürüme gerçeği en çok çocukları, gençleri ve aileleri vurmaktadır. Dijital mecralara olan ilgi ve bağımlılık, özellikle 2020’deki pandemi sürecinden sonra belirgin biçimde artmıştır. Teknoloji doğru ve yerinde kullanıldığında büyük bir nimettir; ancak yaşam biçimine dönüşecek ölçüde ve sürekli kullanıldığında bağımlılık yaratır ve telafisi güç sonuçlar doğurur. İnternette geçirilen süre, sosyal medya, televizyon dizileri, oyunlar ve belirli içerikler; çocukları, gençleri ve aile hayatını doğrudan etkilemektedir. Medya neyi gösterirse toplum onu rol model alır. Dün aile ve mahalle dizileri ekrana hâkimken toplum, insanlığı, merhameti ve aile olma bilincini benimsiyordu. Bugün ise ihanet, ahlaksızlık ve her türlü çarpıklığı normalleştiren; ulaşılamaz lüks yaşamları işleyen; emek vermeden köşe dönmenin mümkün olduğunu telkin eden içerikler özellikle genç erkekleri ve genç kadınları kolayca etkisi altına alabilmekte, gelecek tasavvurlarını tahrip etmektedir.
Gündüz kuşağı televizyon programları da kadınlarımızı ve aile hayatını olumsuz etkiliyor; yaklaşık on-on beş yıldır her gün ekranlarda yer alan bu programlar aile mahremiyetini ayaklar altına alıyor. Mafya dizileri ise çocukları ve gençleri âdeta zehirliyor. Suçu meşru göstererek gençleri suç işlemeye yönlendiren, olduğundan farklı görünme dürtüsü aşılayan ve şiddeti özendiren bu tür yapımlar, toplumumuzun en büyük tahribat unsurlarından biri hâline gelmiştir. Mafya ve şiddet içerikli dizileri uzun süre izleyen bireylerde ileri düzey özenti, rol model alma, özdeşleşme, mitomani ve kişilik bozukluğu gibi klinik tablolar gözlemlenebilmektedir.
Bugün ülkemizin içinde bulunduğu sosyokültürel ve sosyoekonomik koşulların belirli yaş grupları üzerinde derin etkileri vardır. Ekonomik sıkışıklık, hayat pahalılığı, meslek sahibi olamayan bireyler, üniversite mezunu olmasına karşın iş bulamayan gençler ve ekonomik nedenlerle evlenemeyen bireyler; ülkemizin ve toplumumuzun somut gerçekleridir. OECD verilerine göre 2025 yılı başında ABD’de Z kuşağı üzerine yapılan bir araştırmanın bulguları son derece çarpıcıdır. Araştırmaya katılan bu yaş grubundaki bireyler iş görüşmelerine ebeveynleriyle birlikte gitmiş, özgeçmişlerini yapay zekâya hazırlatmış; deneme sürecinde işe kabul edilenlerin yaklaşık yüzde yetmişi ise kısa sürede işten çıkarılmış ya da kendi isteğiyle ayrılmıştır. Bu tablo; Z kuşağının önemli bir kesiminin özgüvensiz, kendine güvenemeyen ve kendini yeterli göremeyen bir kuşak olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Ülkemizde de tablo iç açıcı değildir: 2026 TÜİK verilerine göre Türkiye’de 6,5 milyon genç “ev genci” olarak tanımlanmaktadır. Bu 6,5 milyon genç; üniversite mezunu, herhangi bir işte çalışmayan ve evli olmayan bireylerden oluşmaktadır. Ülkemizde çok sayıda üniversite ve bölümün bulunmasına karşın yeterli istihdam alanlarının yaratılamaması, özellikle büyük şehirlerde bu durumu giderek daha görünür kılmaktadır.
Asıl konumuza dönecek olursak: bugün gençler ve onların izinden giden çocuklar; sosyal medya içerikleri, suç ve şiddeti özendiren yayınlar, dijital oyunlar ile sanal bahis ve kumar tehlikesiyle yüz yüzedir. İşsizlik, gelecek kaygısı ve yeterli çalışma alanlarının olmaması da bireyleri suça iten başlıca etkenler arasındadır. Bu konuda hem devletin ilgili kurumlarına hem de bireyler olarak hepimize düşen sorumluluklar vardır.
Devlet olarak, toplumu olumsuz etkileyen içeriklere karşı artık somut adımlar atılmalıdır. Mafya ve şiddeti özendiren diziler başta olmak üzere çarpık değerleri yücelten her türlü içerik yayından kaldırılmalı; aile bilincini, komşuluk ve dayanışma kültürünü, sevgi ve saygıyı işleyen yapımlar ise bilinçli biçimde desteklenmelidir. Ekran topluma neyi gösterirse toplum onu kendine örnek alır. Toplumun temeli ailedir; aile çökerse toplum çöker, toplum çökerse geleceğimiz çöker, geleceğimiz çökerse ülkemiz çöker.
Bireyler olarak ise önce kendimizden başlayabiliriz. Doğru olanı güzel bir dille, empatiyle ve sağlıklı iletişim yollarıyla çevremize aktarabiliriz; etrafımıza sevgi, iyilik ve dürüstlük tohumları ekebiliriz. Yukarıda değindiğimiz gibi hayat pahalılığı, gençlerin evlilik gibi temel bir hak ve arzusunun önünde büyük bir engel oluşturmaktadır. İstatistikler her geçen yıl Türkiye’de evlilik oranının düştüğünü, evlenme yaşının ise yükseldiğini göstermektedir. Bunun birçok nedeni vardır: kültürel ve toplumsal etkenler, bireyler arasındaki güvensizlik ve belirsizlik, hayat pahalılığı, değer erozyonu, küresel eğilimler, popüler kültürün baskısı ve aşırı ideolojik akımların etkisi bunların başında gelmektedir.
Sosyal çöküş yalnızca çocuklar ve gençlerle sınırlı değildir; toplumun tüm kesimleri bu tehlikeyle yüzleşmektedir. Günümüzde değer yargılarımız, insan ilişkilerimiz, sevgi ve saygı, dinî inançlar, iş ve çalışma alışkanlıklarımız istismar edilir hâle gelmiştir. Bu yozlaşma; toplumun geniş kesimlerinde güvensizlik, belirsizlik, gelecek kaygısı ve bireyselleşme gibi olumsuz eğilimlere zemin hazırlamaktadır.
Son okul saldırılarına yeniden dönecek olursak: özellikle erkek çocuklar söz konusu olduğunda, dijital ortamlardaki savaş oyunları küresel bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu oyunlar belirli yaş gruplarındaki çocukları ciddi biçimde olumsuz etkilemekte; silaha ilgi, şiddet ve suç eğilimini beslemektedir. Devletlerin bu alanda gecikmeksizin gerekli adımları atması gerekmektedir. Söz konusu oyunların akran zorbalığının bazı boyutlarıyla da doğrudan ilişkili olduğu görülmektedir.
Bu çocukları bu noktaya getiren ortam nedir? İnsanlar, çocuklar neden bu hâle geldi? Ekranlarda psikologlar ve sosyologlar konuyu kendi perspektiflerinden yorumluyor; ancak suçun tamamı sanki yalnızca çevrimiçi oyunlara ve dijital mecralara yükleniyor, kimse dizilerden söz etmiyor. Oysa bir sorunu çözmek istiyorsanız o sorunun altında yatan tüm nedenleri ortadan kaldırmanız gerekir; kökler nereye uzanıyorsa oraya kadar gitmeniz şarttır. Bunu yapmak zorundayız; çünkü gerçek anlamda bir toplumsal çözülmeden söz ediyoruz. Yalnızca Türkiye değil, tüm dünyada derin bir çürüme ve yozlaşma yaşanmaktadır; çünkü insanlar giderek nihilizme, yani hiççiliğe sürüklenmektedir. Maneviyatın içi boşaltılmış, gündelik yaşamda sosyal ilişkiler zayıflamıştır. Ciddi bir dönem yaklaşıyor; pek çok insan farkında olmadan birtakım olayların sürükleyicisi ya da kurbanı hâline gelebilecek.
Kimliksiz ve kişiliksiz toplumlar, cinsiyetsiz toplumlar… Bunlar bir proje ve hayata geçirilmek isteniyor. Bu nedenle birincil hedef çocuklardır; zira çocuklar sağlıklı yetiştirilirse sıfırdan yeni bir toplum inşa etmek imkânsızlaşır. O yüzden önce çocukları dönüştürmek istiyorlar. The Great Reset (Büyük Sıfırlama) yalnızca ekonomik veya siyasi bir sıfırlama değil; aynı zamanda toplumsal bir sıfırlamadır. Yaşam biçimimizin ve kültürel kodlarımızın değiştirilmesi hedeflenmekte; bu hedefin taşıyıcısı ise dijital mecralar olmaktadır.
İnsanın hayatını kolaylaştıran her türlü teknoloji değerlidir. Çözüm konusunda Birleşmiş Milletler’in ilgili birimi yaklaşık bir yıl önce tüm ulus-devletleri genel kurulda toplayarak dijital gelişmeler için ortak bir standart oluşturulması çağrısında bulunmuştu. Dijital çağda yaşıyoruz ve küresel ölçekte dijitalleşme kaçınılmaz bir gerçek. Ne var ki ulus-devletleri yönetenler zaman zaman bu iradeye karşı taviz verebiliyor. Davos gibi platformlar, ulus-devletleri belirli bir çizgiye çekme işlevi görmektedir. Dünya Ekonomik Forumu 2021 ve 2022 yıllarında iki ayrı “siber pandemi” tatbikatı düzenledi; amaç teknolojik ve lojistik erişim ile enerji altyapısını test etmekti. Bu tatbikata 122 ülke katıldı. İspanya’da yaşanan üç günlük elektrik kesintisi bu sistemik riskin somut bir örneğidir. Sistemler büyük ölçüde merkezi aktörlerin elinde olduğundan yerli ve millî yazılımların önemi bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Türkiye bu alanda önemli mesafe kat etmiştir; dijital oyun platformları ve sosyal mecralar da yerli ve millî olmalıdır.
BM’nin dijital alana sınırlama getirilmesi çağrısının arka planında yapay zekânın kontrolden çıkma riski yatmaktadır. Bu uygulamalar yalnızca çocukları değil, yetişkinleri de yönlendirmektedir. Çevrimiçi oyun platformlarına son derece dikkatli yaklaşılmalıdır. Bu platformlarda çocuklar sadece oyun oynamıyor; zihinlerine kodlar ve bilinçaltı mesajlar yerleştirilmek isteniyor. Uluslararası oyun şebekeleri, içeriklerini pek çok dile çevirebildiğinden küresel mesajları kolayca yayabiliyor. Araştırmalara göre siber suçların dünya ekonomisine verdiği zarar 2025 yılında 10,5 trilyon dolara ulaşmış; 2029’da ise 16 trilyona çıkması beklenmektedir. 2023 yılı itibarıyla siber saldırı ve dijital şantajlara yapılan fidye ödemeleri 1 milyar doları aşmıştır. Devletler her şeyi dijitalleştirdikçe veri ve kimlik hırsızlığı riskleri de artmaktadır; güvenlik önlemi alınmadan internet ortamına taşınan her bilgi güvenliğini yitirmektedir. Çözüm, her alanda olduğu gibi burada da yerli ve millî yazılımlar ile kontrollü dijitalleşmedir.
.
Ertuğrul DEMİREL
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız
Kaynaklar: www.oecd.org | www.sibergüvenlik.com | www.tuik.gov.tr


