Kainatın Yaratılışı ve Tabakaları, İnsanın Yaratılışı, Kıyamet, Yeniden Diriliş ve Ahiret Hayatı gibi konuları işlediğim aşağıdaki videoyu ve çözümlemesini, okuyucularımızın istifadesi için aşağıda sunuyorum.
Değerli izleyiciler merhaba.
Bu videoda, kıyamet ve ahiret hayatı üzerine ilginç konular hakkında, pek çoğunu ilk defa duyacağınız bilgi ve yorumlarımı paylaşacağım.
Ali İmran Suresi, 191’inci ayette mealen “Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru!” buyruluyor.
Bu övülen kişilerden olma arzusuyla, göklerin ve yerin yaratılışı, bunların sonu ve ahiret hayatı üzerine, en doğrusunu Allah’ın bileceği kaydını düşerek, birlikte kafa yoralım.
Video başlığı için sınırlı karakter olması nedeniyle başlık, video içeriğinde yer alan tüm konuları yansıtmıyor. Aşağıdaki açıklama bölümünde, konularına göre zaman dilimleri yer alıyor. Açıklama bölümünden ilginizi çeken konu başlığına tıklayarak doğrudan o bölüme geçebilirsiniz. Bu videoda, Kuran-ı Kerim, hadisi şerifler ve diğer kaynaklar ışığında şu sorulara cevap arayacağız:
Videoda zikredilen ayet meallerini, büyük ölçüde Diyanet mealinden, az sayıda ayet için de farklı meallerden istifa ettiğimi belirterek, önce iki farklı alemden bahsedelim. Birincisi Alem-i Emir, ikincisi Alem-i Halk. Alem-i Halk, başka bir ifadeyle kainat, Zaman ve mekânla sınırlı olarak yaratılmış varlıklardan oluşan âlemi, Alem-i Emir ise madde, zaman ve mekanın olmadığı, kainatın idaresinin yapıldığı, Allah-ü Teala’nın zatına mahsus, insan aklının anlayamayacağı bir alemdir.
Alem-i Halk, yani kainat; dünya, yedi kat gök, onların üzerinde kürsi tabakası, onun da üstünde, altında bir su tabakası olan arş-ı ala’dan oluşuyor. Ayet-el Kürsi’de belirtilen “Vesia kürsiyyühüs semavati vel arz”, “onun kürsisi, yedi kat semayı ve dünyayı içine alır, kapsar” hükmünden, yedi kat sema ile arş-ı ala arasında böyle bir tabaka olduğu anlaşılıyor.
7 kat sema, kürsi ve arş’tan oluşan bu 9 tabakanın birbirlerine nispetle büyüklüğünü, Peygamberimizin şöyle ifade ettiği rivayet edilmekte:
“Birinci kat semâ, ikinci kat semâ içinde çöle atılmış bir yüzük halkası gibidir. İkinci kat sema ise üçüncü kat semâ içinde, çöldeki bir yüzük halkası gibi kalır… Yedinci kat semaya kadar bu böylece devam eder… Dünyanız ve Yedi kat semâ ise Kürside, Kürsi de Arş’ın içinde yine çöle atılmış bir yüzük halkası gibi kalır”
Yine konuyla ilgili Peygamberimizin şöyle dediği rivayet edilmektedir: ‘Her sema arasındaki uzaklık, beş yüz yıl mesafesindedir. Yedinci kat sema ile Allah’ın Kursi’si arasında beş yüz yıllık mesafe vardır. Kursi ile su arasında beş yüz yıl vardır. Allah’ın Arşı, suyun üstündedir. Yüce Allah, Arşın üstündedir. Sizin hiçbir ameliniz Allah’tan gizli kalmaz”
Bu bilgilerden, evrenin sivri ucunda dünyanın yer aldığı, adeta çok geniş açılı ters bir koni biçiminde olduğu yorumu yapabiliriz.
Kuran-ı Kerim’de çeşitli ayetlerde dünya ve yedi kat semanın altı günde yaratıldığı ifade ediliyor. Bu konuda en detaylı bilgi, Fussilet Suresi 9 ila 12’nci ayetlerde yer alıyor. Ayetlerde mealen şöyle buyruluyor:
“De ki: “Arzı iki günde yaratanı inkâr edip, O’na başkalarını ortak mı koşuyorsunuz? O, yaratıcı ve âlemlerin rabbi olan Allah’tır.” ﴾9﴿ Arz üzerinde sarsılmaz dağlar oturttu, orayı bereketli hale getirdi; gerekli besinlerini orada -bunlara ihtiyacı olan varlıklar için eşit derecede olmak üzere- uygun ölçülerle yarattı. (Bütün bunlar) dört günde oldu. ﴾10﴿ Dahası O, duman halinde olan semaya iradesini yöneltti; ardından ona ve arza, “İsteyerek veya istemeyerek (varlık sahnesine) gelin!” buyurdu. “İsteyerek geldik” dediler. ﴾11﴿ Böylece onları iki günde yedi gök olarak yarattı, her göğe işlevini ilham etti. Biz, yakın semayı kandillerle donattık ve onu koruduk. İşte bu, her şeye gücü yeten, her şeyi bilen Allah’ın takdiridir. ﴾12﴿”
Bu ayetlerden, dünyanın yedi kat semadan önce yaratıldığını, dünyanın yaratılmasının iki gün, içindekilerin yaratılmasının da iki gün olmak üzere toplam dört gün sürdüğünü, dünya ve içindekiler yaratıldıktan sonra yedi kat semanın yaratılmasının da iki gün sürdüğünü anlıyoruz. Yine bu ayetlerden, dünyanın ilk önce yaratılması hasebiyle adeta evrenin temeli olduğunu, yedi kat semanın bu temel üzerine inşa edildiğini çıkarabiliriz.
Hûd Suresi’nin 7’nci ayetinde mealen buyurulan
“O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı hususunda sizi imtihan etmek için, Arş’ı su üzerinde iken, gökleri ve yeri altı günde yaratandır.”
Ve A’râf Suresinin 54’üncü ayetinde mealen buyrulan:
“Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a istivâ eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah’tır. Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah, ne yücedir!”
Hükümlerinden, bu yaratmada sadece dünya ile yedi kat sema ve bunların arasındakilerin yaratıldığı, Kürsi ve Arş’ın bunlar yaratılmadan önce var olduğu, yani dünya ve yedi kat semadan daha önce yaratılmış oldukları anlaşılıyor. Kürsi ile ilgili kesin hüküm çıkarmak mümkün olmamakla beraber, Arşın dünya ve yedi kat semadan önce var olduğu, ayetlerden kesinlikle anlaşılıyor.
İsra Suresinin 85’inci ayetinde: “Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: “Ruh rabbimin emrindendir ve size pek az bilgi verilmiştir.” buyrularak, ruhun Alem-i Emre ait bir varlık olduğu belirtilmektedir. Bu ayette alem-i Emre işaret edilirken “rabbimin emri” tabirinin kullanılması gibi, kürsi ve arşa işaret edilirken de “onun kürsisi (kürsiyyühü)” ve “onun arşı (arşühü)” ifadelerinin kullanılması ve yedi kat gök ve dünya için “onun” tamlaması kullanılmaması da dikkat çekicidir. Alem-i Emir gibi, Kürsi ve Arş’ın da Allah’a atfedildiği iyelik zamirlerinden, kürsi ve arşın dünya ve yedi kat semadan farklı bir hüviyette oldukları ve onlardan daha önce yaratılmış oldukları çıkarılabilir.
Ayette geçen Allah’ın arşa istiva etmesi, yani yönelmesi ifadesiyle birlikte değerlendirdiğimizde, Allah’ın arşın üzerinde, biraz önce değindiğimiz madde, zaman ve mekanın olmadığı alem-i emir’de olduğunu çıkarabiliriz. Nitekim akaid kitaplarından Emali’nin 12’nci beytinde: “Arşın sahibi, yer tutma ve bitişme niteliği olmaksızın arşın üstündedir.” denilmektedir.
Burada bir parantez açarak Allah-ü Teala’nın yaratması ile yarattığı şeyi “ol” emriyle değiştirmesinin farklı şeyler olduğunu söyleyelim. Allah-ü Teala, dünyayı ve gökleri altı günde yarattığını bildiriyor. Yani tabiri caizse yaratma, bir emek ve zaman gerektiren bir fiil. Yine insanı da topraktan yarattığını ve sonra ona “ol” dediğini ve insanın hayat bulduğunu bildiriyor Al-i İmran Suresinin 59’uncu ayetinde. Ayet meali şöyle:
“Allah nezdinde İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona «Ol!» dedi ve oluverdi.”
Yine Secde Suresinin 9’uncu ayetinde mealen:
“Sonra onu tamamlayıp şekillendirmiş, ona kendi ruhundan üflemiştir. Ve sizin için kulaklar, gözler, kalpler yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!” buyruluyor.
Yaratma, tabiri caizse emek ve zaman gerektiren bir fiil iken, Allah-ü Teala’nın yarattığı şeylere hükmetmesinin ise “ol” veya dilediği diğer emirlerle gerçekleştiği anlaşılıyor. Örneğin Enbiya Suresinin 69’uncu ayetinde belirtildiği gibi Allah-ü Teala:
“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve esenlik ol” dedi ve ateş Hz. İbrahim’i yakmadı.
Yine: “”Ey yeryüzü! Yut suyunu. Ey gök! Tut suyunu” denildi. Su çekildi, iş bitirildi. Gemi de Cûdî’ye oturdu ve “Zalimler topluluğu Allah’ın rahmetinden uzak olsun!” denildi.” mealindeki Hud Suresinin 44’üncü ayetinde belirtildiği gibi yarattıklarına emirle hükmetmektedir.
Bu husus, A’râf Suresinin biraz önce bahsettiğim 54’üncü ayetinde buyrulan:
“(Elaa lehül halku vel emr, tebarekallahü rabbül alemin) Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!” hükmünde açıkça ifade edilmektedir.
Yaratma ve bir emirle yarattıklarına hükmetme hususunu, teşbihte hata olmazsa bir bilgisayar yazılımı oluşturma ve sonrasında bu yazılım içinde bir kod ile değişiklik yapmaya benzetebiliriz. Örneğin bir oyun yazılımı geliştirilmiş olsun. Bu yazılımın geliştirilmesi için emek ve zamana ihtiyaç var. Ama yazılım çalışır hale getirildikten sonra yeni bir kod girilerek yazılım içinde değişiklik yapmak mümkün. Allah-ü Teala da, yarattığı varlıklar üzerinde bir emirle her türlü dilemesini gerçekleştirebiliyor. Nitekim Yasin Suresinin 82’nci ayetinde mealen:
“Bir şeyi dilediği zaman, O’nun buyruğu sadece, o şeye “Ol” demektir, hemen olur.” buyrulmakta.
Peki, Dünyada insandan önce akıllı varlıklar yaşamış mıdır? 7 kat sema dahil evrende ilk yaratılan varlık, dünya olduğuna göre, ulaşılabilir uzayda dünyadan daha eski bir gezegen, yıldız vb. gök cismi olmamalıdır. Dünyanın yaklaşık 4,5 milyar yaşında olduğu tahmin ediliyor. İnsanlık tarihi ise milattan önce 10.000 yılına kadar götürülebiliyor şimdilik. Dünyanın şu ana kadar bilinen en eski tarihî yapısı, MÖ 9600–9500 civarına tarihlenen Şanlıurfa sınırlarındaki Göbeklitepe. Hadi tespit edilemeyenlerle bir 15-20 bin yıl daha geriye gitse bile, insanın dünyadaki varlığı 30-40 bin yıl gibi, dünyanın var olduğu 4,5 milyar yıl içinde çok küçük bir zaman dilimi. İnsandan önce dünyada bugün kalıntıları keşfedilen çok değişik hayvanlar yaşamış. Bu devasa zaman diliminde belki de insan gibi imtihana tabi bilinçli varlıklar da yaşayıp yok olmuş olabilir. Nitekim Bakara Suresi 30’uncu ayette belirtildiği üzere, Allah-ü Teala yeryüzünde bir halife, yani ilk insan Hz. Adem’i yaratacağını söylediğinde, melekler: “Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek birini mi yaratacaksın?” demişler Allah-ü Teala’ya. Yani daha önce dünyada fesat çıkarıp kan döken birileri varmış ki, melekler bunu bildikleri için Allah-ü Teala’ya böyle bir soru sormuşlar.
Burada bir parantez açarak uzayda insan dışında bilinç ve akıl sahibi varlık olabilir mi sorusuna cevap arayalım. Dünyanın ve yedi kat semanın yaratılmasıyla ilgili ayetlere baktığımızda, ana vurgunun dünya üzerine olduğunu görüyoruz. Dünyanın yaratılmasının iki gün, içindekilerin yaratılmasının iki gün olmak üzere toplam dört gün sürdüğünü, yedi kat semanın ise iki günde yaratıldığını ve kıyametle ilgili ayetlerde esas vurgunun dünya üzerinde olduğunu göz önüne aldığımızda, dünya dışında akıllı ve imtihana tabi varlıkların yaşama ihtimalini çok zayıf görüyorum.
Kıyametle ilgili bölümde geleceğiz, İnşikak Suresinin 19’uncu ayetinde ifade edilen: “Şüphesiz siz, tabakadan tabakaya bineceksiniz” ifadesinden, kıyamette yedi kat sema tamamen yok olacak iken, dünyanın tabaka tabaka geçerek arş-u alanın altına taşınacağını ve insanların diriltilip toplanacakları mahşer yerinin dünyada olacağını anlıyorum. Dolayısıyla yedi kat sema içerisinde başka gezegenlerde de hayat olsa, onların da diriltilip hesaba çekilecekleri yerin kendi gezegenleri olması gerekir ve o gezegenin de dünya gibi arşın altına nakledilmesi gerekir ki, bu meyanda hiçbir dini metinde, hiçbir işarete rastlamıyoruz.
Sadece Meryem Suresinin 93’üncü ayetinde yer alan “Göklerde ve yerde olan herkes istisnasız, Rahmân’a birer kul olarak gelecektir.” Hükmünden, göklerde de varlıklar olduğu anlaşılmakta ama bunların melekler ve esas mekanları dünya olan cinler dışında varlıklar olup olmadığı anlaşılmamaktadır. Rahman Suresinin 26’ncı ayetindeki: “Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacaktır.” hükmünden ise nefis sahibi bilinçli varlıkların sadece dünyada yaşayanlarla sınırlı olduğu çıkarılabilir.
Arş-ı Ala’yı da uzayın içine katarsak, Cennetin orada olması ve Cennette, bitki ve hayvanların yanında hurilerin yaşadığı dikkate alınırsa, o zaman insanoğlunun ulaşamayacağı uzaklıkta, kainatın sınırında, hayat olduğunu kesinlikle biliyoruz. Ama bu hayat, uzaylılar tabiriyle akla gelen hayat değil. Yeri gelmişken şunu ifade etmekte fayda var. Semavi dinlere inanan herkesin kabul edeceği üzere, dünya üzerinde kökünün uzaya dayandığını bildiğimiz tek varlık, insanoğludur. Çünkü ilk vatanı Cennetten dünyaya indirilmiştir. Bu açıdan bakıldığında, diğer canlılar açısından insanlar, uzaydan gelmiş varlıklardır.
Yedi kat sema içerisinde hayat olma ihtimali zayıf olmakla birlikte, dünyada yerin altında, akıl sahibi farklı varlıkların yaşıyor olma ihtimali olabilir. Dünyanın yarıçapının 6300 küsur kilometre olduğu hesaplanıyor. Bugüne kadar bilimsel çalışmalar kapsamında inilen en derin mesafe ise 1989’da Rusya’nın Norveç sınırında yer alan Kola Derin Sondaj Kuyusunda, 12 kilometre olmuş. Bu kazılarda, yerin yaklaşık 6 km derinliğinde, beklenmedik miktarlarda su ve hidrojenin yanı sıra “tek hücreli plankton fosillerine” rastlanmış. Bu kuyu, sonrasında kapatılmış. Çin’in bu konuda devam eden çalışmalarının olduğu ve derin dünya çalışmalarının, Çin’in stratejik hedeflerden biri olduğu belirtiliyor.
Sonuçta, 6300 küsur kilometre derinliğin sadece 12-13 kilometresiyle ilgili elde bazı veriler var. Onlar da sadece belirli yerlerden. Dolayısıyla yerin altında insan dışında başka bilinçli varlıkların yaşıyor olma ihtimalini yabana atmamak lazım. Nitekim Kuran-ı Kerim’de de geçen Yecüc ve Mecüc isimli varlıkların yerin altında yaşadıkları anlaşılıyor. Kehf Suresinin Yecüc ve Mecüc’den bahsedilen 96 ve 97’nci ayetleri, mealen şöyle:
“(Zülkarneyn) Bana demir madeni getirin” dedi. İki yamacın arasındaki boşluğu bir hizaya getirince “körükleyin!” dedi. Demiri eritip kor yapınca da, “Bana erimiş bakır getirin, bunun üzerine boşaltayım” dedi. Artık onu ne aşabildiler, ne de delebildiler.”
Bu ayetlerden yecüc ve mecüc’ün yer altında yaşadıkları, yeryüzüne çıkabildikleri tek bir delik olduğu, Zülkarneyn aleyhisselamın da onların yeryüzüne çıktıkları bu deliği erimiş demir ile kapattığı anlaşılıyor. Çünkü yerin altı dışında bir yerin örülen duvar veya engel ne kadar yüksek olursa olsun kapatılması mümkün değil.
Bu bağlamda zaman zaman görüldüğü iddia edilen ufoların, yer altından veya denizlerin derinliklerinden yeryüzüne çıkan araçlar olabileceği ihtimalini de göz önünde bulundurmakta fayda olacağını düşünüyorum.
Peki Cennet şu anda var mıdır? Kaç Cennet vardır? Akaid kitaplarından Emali’nin 62’nci beytinde: “Cennetler ve cehennem vardır. Onlar üzerinde nice yıllar gelip geçti.” denilmektedir.
Kamer Suresi 54 ve 55’inci ayetlerde: “Takvâ sahipleri cennetlerde ve ırmaklardadır. Doğruluğun hâkim olduğu bir ortamda, gücüne sınır olmayan bir hükümdarın huzurundadırlar.” Buyrulmakta.
Bu ve diğer ayeti kerimelerde genellikle “cennetler” şeklinde çoğul ifade kullanılmakta. İbn Abbâs (r.a.)’dan gelen bir rivayette, Cennetin yedi tabakası olduğu ve bunların Firdevs, Adn Cennet’i, Nâim Cennet’i, Daru’l-Huld, Me’va Cennet’i, Daru’s-Selâm ve İlliyyûn isimlerinde olduğu haber verilmektedir.
Bu cennetlerin ayrı gezegenler gibi mi oldukları, yoksa dünyadaki kıtalar gibi Cennet’in içinde farklı tabakalar veya bölgeler mi olduğu konusu net değil. Buhari’de geçen: “Allah’dan istediğiniz zaman Firdevs’i isteyin… Çünkü Firdevs, Cennet’in ortası ve Cennet’in en yükseğidir” hadisinden ve ibni Abbas’tan gelen yukarıdaki rivayette yer alan “Cennetin tabakaları” ifadesinden yola çıkarak, Kuran-ı Kerimde isimleri geçen farklı Cennetlerin, Cennet olarak isimlendirilen tek bir yapının dünyadaki kıtalar gibi farklı bölümleri veya tabakaları olması ihtimali daha yüksek gibi geliyor bana.
Cennet, Necm Suresinin 14 ve 15’inci ayetlerinden anladığımız kadarıyla Arş-u Alada yer alıyor. Ayetlerde mealen şöyle buyruluyor:
“Andolsun ki, o, Cebrail’i bir başka inişte daha (aslî suretiyle) görmüştü. Sidretü’l Müntehâ’nın yanında. Me’va cenneti onun (Sidre’nin) yanındadır.”
Son sedir veya son ağaç olarak tabir edilebilecek Sidretül Müntehanın, arş-ı ala’nın, alem-i emir ile olan sınırında, yani kainatın bitiminde yer alan bir ağaç olduğu rivayet edilmekte. Miraç gecesi Cebrail Aleyhisselamın peygamberimizi buraya kadar götürüp orada beklediği ve peygamberimiz niçin daha ötesi için eşlik etmediğini sorduğunda: “Bir adım daha ileri atsam yanarım” dediği rivayet olunur. Nitekim Necm suresindeki “Andolsun ki, o, Cebrail’i bir başka inişte daha (aslî suretiyle) görmüştü. Sidretü’l Müntehâ’nın yanında. Me’va cenneti onun (Sidre’nin) yanındadır.” Ayetleri, de bu hadiseyi doğrular niteliktedir. Peygamberimiz, sidretül müntehadan refref denilen bir araç ile Alem-i Emir’e geçip Allah-ü Teala ile müşerref olmuş, geri dönüşte Sidretül Münteha’nın yanında Cebrail Aleyhisselamı asli suretinde görmüştür. Ayeti kerimede sidretül müntehanın yanında me’va cennetinin yer aldığının ifade edilmesinden, Cennetin arş-ı ala’da olduğu anlaşılmaktadır.
Peki, Cennet’te Cinsellik Var mıydı, Ahirette Olacak mı? Allah-ü Teala, Hz. Adem’i yaratırken onu yeryüzünde halife maksadıyla yaratmış ama onu hemen dünyaya indirmemiş. Hikmetine binaen Hz. Adem’i ve eşi Hz. Havva’yı Cennet’e yerleştirmiş. Hz Adem ve Hz. Havva, Cennette iken Allah-ü Tealanın yemelerini yasakladığı meyveden yemeleri nedeniyle, daha önce kendilerinden gizlenen avret mahalleri açığa çıkmış ve ceza olarak dünyaya indirilmişler. Bu durum, Araf Suresi’nin 20 ila 25’inci ayetlerinde mealen şöyle bildiriliyor:
“Derken şeytan, kendilerinden gizlenmiş olan avret yerlerini onlara açmak için kendilerine vesvese verdi ve dedi ki: ” Rabbiniz size bu ağacı ancak, melek olmayasınız, ya da (cennette) ebedi kalacaklardan olmayasınız, diye yasakladı. Onlara, “Ben gerçekten sizin iyiliğinizi isteyenlerdenim” diye de yemin etti. Bu sûretle onları kandırarak yasağa sürükledi. Ağaçtan tattıklarında kendilerine avret yerleri göründü. Derhal üzerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar. Rableri onlara, “Ben size bu ağacı yasaklamadım mı? Şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi?” diye seslendi. Dediler ki: “Ey rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz, bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz!” Allah, “Birbirinize düşman olarak inin! Sizin için yeryüzünde bir süreye kadar yerleşme ve faydalanma vardır” buyurdu; “Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan diriltilip çıkarılacaksınız” dedi.
“Birbirinize düşman olarak inin” hitabında fiil çoğul olduğu için Arapça gramerine göre muhataplar en az üç kişi olmak zorunda. Bu nedenle, emrin muhataplarının Hz. Adem ve Havva’nın yanında şeytanın olduğunu düşünüyorum. Nitekim Hz. Adem ve Havva birbirlerine düşman olmadıklarına göre, kendilerini aldatıp Cennetten kovulmalarına neden olan şeytan ile düşman olarak hep birlikte dünyaya indirildiklerini düşünebiliriz.
Yine Araf suresinin 27’nci ayetinde mealen:
“Ey Âdemoğulları! Şeytan, anne babanızı ayıp yerlerini birbirine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın. Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları, inanmayanların yoldaşları yaptık.” Buyrulmakta.
Bu ayetlerden ben şunları çıkarıyorum:
Peki, cennette evlilik olacak mı? Cennette hurilerle evlilik olacağı, ayetlerle sabit. Ama cennetteki evlilik, neslin devamına ihtiyaç olmadığı için dünyadaki gibi bir cinselliği gerektirmek zorunda değil. Nitekim Cennette iken Hz. Adem ve Hz. Havva da evliydiler ama bu evlilik, birbirlerine yarenlik ve arkadaşlık yapmaya matuftu. Çünkü yasak ağacın meyvesinden yemeden önce avret mahalleri kendilerinden gizlenmişti. Yasak meyveden yiyip avret mahalleri açılınca da dünyaya indirildiler. Araf Suresi 189’uncu ayette: “Sizi bir tek candan yaratan, ondan da yanında huzur bulsun diye eşini yaratan O’dur.” Buyurulmakta. Cennet ehline eş olarak yaratılan hurilerin, dünyadaki gibi cinsellik olmadan onlara yarenlik ve onların huzur bulması için var olma ihtimalleri yüksek.
Peki, huriler nasıl varlıklar? Hurilerin insan gibi ama insan cinsinden olmayan varlıklar olduğu anlaşılıyor. Vakıa suresinin 35’inci ayetinde: “Şüphesiz biz, onları (yani eşleri olan hurileri) yepyeni bir yaratılışla yaratmışızdır.” Deniliyor. Huriler insan olsalar idi, Hz. Adem’in neslinden olmaları ve dünyada yaşamış olmaları gerekirdi. Hâlbuki Hurilerin halen Cennette var oldukları ve evlendirilecekleri kişileri bekledikleri, hadisi şeriflerden anlaşılıyor. Örneğin Tirmizi’de yer alan bir hadisi şerifte: “Dünyada bir kadın kocasına eziyet eder ve onu üzerse o erkeğin hurilerden olan hanımı o kadına şöyle seslenir. “Allah canını alsın, üzme o adamı, o senin yanında şimdilik misafirdir. Yakında senden ayrılıp bize kavuşacak.” Deniliyor. Benzer bir durumun, hanımını üzen kocalar için de geçerli olacağını varsayabiliriz. Çünkü ileride değineceğim gibi, cennet ehli kadınların da hurileri olacak.
Peki, kıyamette melekler ve ruhlar da ölecekler mi? Ankebut Suresi 57’nci ayetinde: “Her nefis ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürüleceksiniz.” buyrulmaktadır. Bu ve benzer hükümleri içeren ayetlerde ölümü tadacakların, nefis, yani can sahipleri oldukları belirtilmektedir. Melekler ise nefis sahibi değildirler. Aynı şekilde ruh da, nefis sahibi değildir. Dolayısıyla meleklerin ve ruhların ölmesi diye bir durum yoktur. Onlar hayat sahibidirler ama onların hayat sahibi olması, canlıların hayat sahibi olması gibi değildir.
Bu durumu, teşbihte hata olmazsa yapay zeka ile açıklayabiliriz. Hepimizin bildiği gibi günümüzde farklı isimlerde yapay zekalar üretildi. Chat GPT üzerinden gidersek, Chat GPT’nin ölmesi diye bir durum söz konusu olabilir mi? … Yaşamıyor ki ölsün… Bununla birlikte varlığı sabit. Chat GPT, kodlarının tamamen silinmesiyle yok olabilir ama kodları tamamen silindiğinde: “Chat GPT öldü” denmez. Bu durumda doğru ifade; öldü değil, yok oldu olur. Yani bildiğimiz anlamda canlılar dışında bilinç sahibi varlıklar için ölmek kavramı geçerli değildir. Melekler ve ruh, Allah dilerse yok olabilirler. Ama kıyamet günü meleklerin yok olacağına dair bir işaret yoktur. Zira yukarıda yorumladığımız gibi kıyamet, dünya ve yedi kat sema için geçerli olacak ve Kürsi ile Arş-ı Ala var olmaya devam edecek. Ayrıca kıyametin gerçekleşmesi sırasında meleklerin vazifeleri olacaktır. İsrafil Aleyhisselam sura üfleyecek, Arş-ı taşıyan melekler arşı taşımaya devam edecek ve dünyayı yedi kat semadan geçirerek arşa nakleden melekler olacaktır.
Hakka Suresinin 13 ila 17’nci ayetlerinde şöyle buyrulmaktadır: “Sûr’a bir defa üfürülünce, yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine çarptırılınca, işte o gün olacak olmuş (yani kıyamet kopmuş)tur.﴾13-15﴿ Gök de yarılmış ve artık o gün, o da çökmeye yüz tutmuştur.﴾16﴿ Melekler onun kıyılarındadır. O gün Rabbinin arşını, bunların da üstünde sekiz taşıyıcı taşır.﴾17﴿
Mumin Suresi 7’nci ayetinde de arşı yüklenen ve arşın çevresinde Allah’ı tespih eden melekler olduğu şöyle ifade edilmektedir:
“Arş’ı yüklenen ve bir de onun çevresinde bulunanlar, Rablerini hamd ile tesbih ederler, O’na iman ederler. Müminlerin de bağışlanmasını isterler: Ey Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde tevbe eden ve senin yoluna gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru! (derler).”
“Melekler onun kıyılarındadır. O gün (yani kıyamet günü) Rabbinin arşını, bunların da üstünde sekiz taşıyıcı taşır.” mealindeki ayeti kerimeden, kıyamet günü meleklerin yok olmayacakları ve görevlerine devam edecekleri açıkça görülmektedir.
Nitekim Rahman Suresinin 26’ncı ayetinde: “Yeryüzünde bulunan her canlı fanidir.” Buyrulmaktadır. Buradan nefis sahibi varlıkların sadece dünyada yaşayanlarla sınırlı olduğu anlaşılabilir.
Ruhun yok olmayacağına ilişkin olarak ise İmam-ı Gazali’nin Kimyayı Saadet adlı eserinden bir bölüme atıfta bulunmak istiyorum. Kitabın Ölümün Ötesi başlıklı bölümünde İmam-ı Gazali şöyle demektedir:
“Haşrın, neşrin ve iadenin manası, ruhu yok ettikten sonra meydana getirmek değildir. Belki onun manası, ayrılan ruhu geri bedene çevirmektir. Yani, evvel olduğu gibi, bedeni ikinci defa ruhun tasarrufu için hazırlamaktır. Bu defa, birinci defadan daha kolaydır. Çünkü birinci defa, hem beden kalıbını, hem de ruhu yaratmak lazım iken, bu defa yalnız beden kalıbını yaratmak lazımdır. Zira ruh, olduğu gibi mevcuttur. Hatta beden kalıbının cüzleri de her ne kadar dağılmışlar ise de, yine mevcuttur. Bir şeyin dağınık parçalarını toplamak, onu yeniden meydana getirmekten daha kolaydır. Bu kolaylık, ancak bizim tasavvurumuza göredir. Yoksa hakikatte, kolaylığın ilahi iş ile münasebeti yoktur. Zira zorluk düşünülmeyen yerde kolaylık da olmaz. İadede evvelki beden kalıbının aynısını geri getirmek şart değildir. Zira beden kalıbı, binilen ata benzer. At ne kadar değişse de, atlı aynı kalır, değişmez. Çocukluk çağından şimdiye kadar beden parçaları gıdalarla durmadan değişmektedir.”
Peki, kıyamet kainatın tamamını mı kapsamaktadır, Mahşer yeri nerede olacaktır? Kıyamet günü dünyada neler yaşanacağına dair Kuranı Kerimde farklı surelerde çok net ifadeler var. Ama kıyametin dünya dışında nereleri kapsadığına dair ayetler, hem sayıca az, hem de üzerinde düşünülmediği takdirde anlaşılamayabiliyor. Örneğin kıyamet, tüm kainatı mı kapsıyor ve dünya da dahil tüm kainat yok mu olacak sorularının cevabı, çoğumuzun kafasında net olmayabilir.
Enbiya Suresinin 104’üncü ayetinde yer alan: “O dehşet günü, gökleri yazılı kâğıt tomarlarını dürer gibi düreriz. Yaratmaya başlamadan önceki hale döndürürüz. Sözümüz sözdür; biz bunu mutlaka yaparız.” Hükmünden, kıyametin dünya ve yedi kat semayı kapsadığını anlıyorum. Bu durumda kainatın birer parçası olan Arş ve Kürsi, kıyamet günü yok olmayacaklar demektir. Daha önce değinmiştik, Arş ve kürsi, dünya ve yedi kat sema yaratılmadan önce yaratıldıkları için, mezkur ayeti kerimede ifade edilen ““O dehşet günü gökleri yazılı kâğıt tomarlarını dürer gibi düreriz. Yaratmaya başlamadan önceki hale döndürürüz.” ifadelerinden; göklerin yazılı tomar kağıtları gibi dürülerek kainatın gökler ve dünya yaratılmadan önceki, sadece kürsi ve arş tabakalarının yer aldığı haline döndürüleceği anlaşılıyor.
Peki, bu esnada dünyaya ne olacak? Onu da İnşikak Suresinin 19’uncu ayetinde ifade edilen: “Şüphesiz siz, tabakadan tabakaya bineceksiniz” hükmünden anlıyoruz. Gökler dürülürken, dünya da yedi kat semadan geçirilerek arş-ı ala’nın altına götürülecek. Bunu neye dayanarak söylüyorum peki? Birincisi, Cennet ve Cehennem’in Arş-ı Ala’da olması ve insanların hesaba çekildikten sonra buralara nakledilecek olmaları, ikincisi ise sahih hadislerde kıyamet gününde arşın gölgesinden bahsedilmesine dayanarak, dünyanın arş-ı alanın altına nakledileceğini düşünüyorum.
Şuara Suresinin 90 ve 91’inci ayetlerinde mealen: “O gün cennet, takvâ sahiplerine yaklaştırılır. Cehennem de küfre sapmış olanlara açıkça gösterilir.” buyrulmakta. Hadisi şerifte de: “Başka bir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah Teala, yedi sınıf insanı, arşının gölgesinde barındıracaktır” buyrularak bu sınıflar sayılmakta.
Kıyamette dünyanın yok olmayacağını, insanların tekrar dirilmelerinin, dünyadaki mezarlarından kalkarak gerçekleşeceği gerçeğinden biliyoruz. Bu konuyla ilgili Naziat Suresinin 13 ve 14’üncü ayetlerinde şöyle buyrulmaktadır: “”O dönüş (yani insanların tekrar dirilmesi) tek bir haykırmadan (yani sura üflenmeden) ibarettir. Bir de bakarsın ki hepsi toprağın üstündedirler.”
Yine Kaf suresinin 44’üncü ayetinde: “O gün yer, onların üzerinden süratle yarılıp açılır. Bu, (hesap için) bir toplamadır, bize göre kolaydır.” Buyrulmaktadır.
Araf Suresi’nin 25’inci ayetinde ise yasak ağaçtan yiyen Hz. Adem ve Hz. Havva ile şeytana hitaben Allah-ü Teala’nın
“Birbirinize düşman olarak inin! Sizin için yeryüzünde bir süreye kadar yerleşme ve faydalanma vardır. Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan diriltilip çıkarılacaksınız” buyurduğu bildiriliyor.
Ayeti kerimelerden tekrar dirilişin dünyada olacağı, net bir şekilde anlaşılıyor. Bu bağlamda tekrar dirildikten sonra herkesin hesaba çekileceği mahşer yeri de dünyada olacaktır. Ama dünya, kıyamette yedi kat semadan geçirilip arş-ı alaya taşınırken, halden hale geçecek ve adeta bambaşka bir yer haline gelecektir. Bu durum, İbrahim Suresinin 48’inci ayetinde şöyle ifade edilmekte: “Bir gün gelecek, yer başka yere, gökler de başka göklere dönüştürülecek. insanlar, gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allah’ın huzuruna çıkacaklardır.” Yine İnşikak Suresinin 1ila 4’üncü ayetlerinde: “Gök yarıldığında ve rabbine boyun eğip gerekeni yaptığında; Yer, dümdüz edildiğinde ve içindekileri atıp boşaldığında” buyurulmaktadır.
Peki, dünya, arş-ı alanın altına nakledildikten, İsrafil Aleyhisselamın sura ikinci üflemesi ile insanlar tekrar dirilip mahşer yerinde toplandıktan, mizan kurulduktan ve hesaplar görüldükten sonra, insanların Cennet veya Cehenneme nakilleri nasıl olacak?
Şuara Suresi 90 ve 91’inci ayetlerinde: “O gün cennet, takvâ sahiplerine yaklaştırılır. Cehennem de küfre sapmış olanlara açıkça gösterilir.”
Meryem Suresi 71 ve 72’nci ayetlerde ise : “Sizden cehenneme varmayacak hiç kimse yoktur. Rabbin için bu, kesin olarak hükme bağlanmış bir iştir. Sonra Allah’a karşı gelmekten sakınanları kurtarırız da zalimleri orada diz üstü çökmüş halde bırakırız.” buyrulmaktadır.
Ben bu ayetlerden yola çıkarak; Cennetin, dünyanın taşındığı arşı alanın altındaki yere yaklaştırılacağını, dünya ile Cennet arasına Sırat Köprüsünün kurulacağını, Cehennemin de bu köprünün altına konumlandırılacağını düşünüyorum. Cennetin Arş-ı Ala’da olduğu göz önüne alındığında, “O gün cennet, takvâ sahiplerine yaklaştırılır” ayetinden, dünyanın taşınacağı yerin arş-ı alanın altı olduğunu ve Cennetin buraya yaklaştırılacağını çıkarmak mümkün. Arşın gölgesi olması için de, dünyanın arşın altında olması gerektiğini de göz önünde bulundurmak gerek.
“Sizden cehenneme varmayacak hiç kimse yoktur. Rabbin için bu, kesin olarak hükme bağlanmış bir iştir. Sonra Allah’a karşı gelmekten sakınanları kurtarırız da zalimleri orada diz üstü çökmüş halde bırakırız.” Ayetlerinden de, herkesin sırat köprüsü üzerinden geçerken cehennemi görmüş ve cehenneme varmış olacağını, Cennetliklerin bu köprüden geçerek Cennete ulaşacağını, Cehennemliklerin ise bu köprüden düşerek Cehennemde kalacaklarını çıkarabiliriz.
Peki, ahrette dünyadaki ailemiz veya dostlarımızla ilişkimiz nasıl olacak? Mearic Suresinin 10 ila 16’ncı ayetlerinde mealen şöyle buyrulmakta:
“(Mahşer gününde) Dost dostunun halini sormaz olur. Halbuki birbirlerine gösterilirler. Günahkâr kişi, o günün azabı karşısında ister ki oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran bütün ailesini ve yeryüzünde kim varsa herkesi fidye olarak versin de kendisini kurtarsın! Fakat ne mümkün! Bilinmeli ki o (cehennem) alev alev yanan, derileri kavurup soyan bir ateştir.﴿”
Bu ayetlerde yer alan “Dost, dostunun halini sormaz olur. Halbuki birbirlerine gösterilirler. Günahkâr kişi, o günün azabı karşısında ister ki oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran bütün ailesini ve yeryüzünde kim varsa herkesi fidye olarak versin de kendisini kurtarsın!” ifadelerinden, ahiret hayatında herkesin ailesi de dahil dünyadaki tüm bağlantılarından azade, tek başına olacağı, tek başına dirilip hesaba çekileceği ve ödül ve cezada, yani Cennet ve Cehennemde de tek başına olacağı anlaşılmaktadır.
Meryem Suresinin 77 ila 80’inci ayetlerinde mealen şöyle buyrulmaktadır:
“Âyetlerimizi inkar edip “Bana elbette mal ve evlat verilecek!” diyen kimseyi gördün mü? Gaybı mı görüp bilmiş, yoksa Rahmân’dan bir söz mü almış? Hayır! Biz onun söylediklerini yazacağız ve azabını arttırdıkça arttıracağız! Onun söylediği şeylere biz varis olacağız ve o bize tek başına gelecek.”
Yine Meryem Suresinin 93 ila 95’inci ayetlerinde mealen şöyle buyrulmaktadır:
“Göklerde ve yerde olan herkes istisnasız, Rahmân’a birer kul olarak gelecektir. O, bunların hepsini kuşatmış ve sayılarını tesbit etmiştir. Bunların hepsi de kıyamet gününde Allah’ın huzuruna tek başına gelecektir.”
Abese Suresinin 33 ila 37’nci ayetlerinde ise mealen: “Kişinin annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı gün, kulakları sağır edercesine şiddetli ses geldiği vakit, işte o gün onlardan herkesin kendini meşgul edecek bir işi vardır.” buyrulmaktadır.
Kıyamet günü, ilk insan Hz. Adem’den kıyamet günü anne karnında ruh verilen son bebeğe kadar herkes, aynı yaşta diriltilecek. Bu yaşın 33 olduğuna dair rivayetler var. Yani ilk insan Hz. Adem de, uzak ve yakın atalarımız da, uzak ve yakın neslimiz de hep aynı yaşta olacak. Yine herkesin hesabına göre Cennetteki derecesi veya Cehennemdeki derekesi farklı olacak. Eşlerden veya aile fertlerinden birileri Cenneti, diğerleri Cehennemi hak etmiş veya birileri alt derecelerde kalmışken diğerleri üst dereceleri hak etmiş olabilecek. Dolayısıyla herkesin tek başına olacağına işaret eden ayetlerden de anlaşılacağı üzere, ahirette dünyadaki akrabalık ve dostluk bağlarının adeta sıfırlanmış olacağı yorumu yapılabilir.
Bu durumda Cennetliklerin dünyadaki eşleriyle evlenmeleri diye bir durum da söz konusu olmayabilir. Zira hem birden fazla evlilik yapanlar, hiç evlenmeyenler veya eşlerinden memnun olmayıp ahrette onlarla beraber olmak istemeyenler olacağı gibi, hem de tek eşli ve eşinden memnun olsa bile farklı dereceleri hak etmeleri münasebetiyle bir araya gelemeyecek olanlar olacaktır.
Cennette evlilik bölümünde bahsettiğim gibi, Kuran-ı Kerimde sadece hurilerle evlilikten bahsediliyor. Yine yukarıda bahsettiğim gibi Cennette dünyadaki gibi cinsellik olmama ihtimali değerlendirildiğinde, cennetteki evliliğin dünyadaki evliliklerle bağlantılı ve dünyadaki gibi olmayacağı, sadece yarenlik ve huzur bulma amaçlı olarak hurilerle olacağı, dünyadaki cinsel hazzın ise belli yiyecekleri yiyerek veya belli içecekleri içerek duyulacağı yorumları çıkarılabilir. Bu durumda kadınlar için erkek huriler olma ihtimali ve zaten dünyadaki gibi cinsellik olmayacağı için Cennet ehli kadınlara da hurilerden hizmetçiler verilme ihtimali olabilir. En doğrusunu Allah bilir.
Bu konuda Buhari’de yer alan bir hadisi şerifte: “Cennetliklerin eşleri hurilerdir. Cennetliklerin hepsi de babaları Adem’in şeklinde yaradılmış olup boyları altmış arşındır.” denilmektedir.
Peki, dünyada iken sakat ve engelli olanlar, ahrette de öyle mi dirilecekler? Herkesin aynı yaşta diriltileceği ve yeniden dirilişte ruhun iade edileceği bedenin, dünyadaki aynı kalıpta olmak zorunda olmaması da dikkate alındığında, dünyadaki sakatlıklar, hastalıklar, engelliklerin ahrette olmayacağı yorumu yapılabilir. Bu konuda Taha Suresi 125 ve 126’ncı ayetlerinde dünyada hakikatleri görmeyenlerin âmâ olarak diriltileceği ve onların da:
“Rabbim! Dünyada gören bir kimse olduğum halde, niçin beni kör olarak haşrettin?” diye soracağı, cevaben de Allah-ü Teala’nın “Evet, öyle. Âyetlerimiz sana geldi de sen onları unuttun. Aynı şekilde bugün de sen unutuluyorsun” diyeceği bildirilmektedir.
İmani konulardaki zaafları nedeniyle cezalandırılanlar müstesna, dünyadaki engelliklerin ahrette olmayacağı, hadisi şerifte de ifade edildiği gibi insanların Hz. Adem’in şeklinde yepyeni bir bedenle diriltilecekleri anlaşılmakta. Bu konuda İmam-ı Gazali’nin Kimya-yı Saadet kitabında yer alan ve daha önce ifade ettiğim şu ifadeleri tekrarlamakta fayda var:
“İadede evvelki beden kalıbının aynısını geri getirmek şart değildir. Zira beden kalıbı, binilen ata benzer. At ne kadar değişse de, atlı aynı kalır, değişmez. Nitekim çocukluk çağından şimdiye kadar beden parçaları gıdalarla durmadan değişmektedir.”
Son olarak, büluğ çağına ermeden ölen çocukların ahiretteki durumuna değinerek videomuzu sonlandıralım. Bir bebeğe anne karnında 40 günlük iken ruh üflendiği bildirilmekte. Kendisine ruh üflendikten hemen sonra anne karnında ölenler de dahil, buluğ çağına ermeden ölen çocukların da, diğer tüm insanlar gibi aynı yaşta diriltileceklerini ve Allah’ın lütfu ile ailesinin Müslüman olup olmamasına bakılmaksızın Cennet ile mükafatlandırılacaklarına dair alimlerin kanaatleri var. Ben de böyle olacağını düşünüyorum.
Evet sevgili izleyiciler, çoğunu ilk defa duyduğunuzu düşündüğüm bilgi ve yorumlardan oluşan videomuzun sonuna geldik. Elbette yanlış yorumlarımız olmuştur. En doğrusunu Allah bilir. Ama biz, videonun başında da dediğim gibi, Ali İmran Suresinin 191’inci ayetinde “göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler” hitabına muhatap olmak için gayret ettik. İnşallah sizler için yeni bakış açıları getirerek faydalı olmuşumdur.
Bir sonraki videoya dek, sağlıcakla kalınız efendim.