Bazen bir ülkeye yeniden bakmak, o ülke hakkında daha fazla şey öğrenmekten ibaret değildir. Bakışımızın merkezini değiştirmek gerekir. İspanya bugün tam da bunu gerektiriyor.
Türkiye’den bakıldığında İspanya, çoğu zaman tanıdık ama uzak bir ülke gibidir. Aşinayızdır. Şehirleriyle, mimarisiyle, futboluyla, turizmiyle, edebiyatıyla ya da Akdeniz’e özgü yaşam biçimiyle bilinir. Buna karşılık siyasi ve toplumsal karakteri, Avrupa içindeki özgün konumu ve dünyanın bazı meselelerine verdiği tepkiler, çok daha az dikkat çeker. Oysa bu açıdan düşündüğümüzde İspanya’ya yeniden bakmak gerekiyor.
Çünkü İspanya, sadece Avrupa’nın güneybatısında duran büyük bir ülke değil; Avrupa’nın kendi içinde yaşadığı dönüşümlerin okunabileceği dikkat çekici toplumlardan biri. Bir bakıma kıtanın merkezinde üretilen siyasetin dışında, Avrupa’nın başka türlü de var olabileceğini hatırlatan bir yer.
İspanya’yı ilginç kılan şeylerden biri, modernliğin ve geleneğin aynı anda görünür olması. Büyük şehirlerde son derece kozmopolit, bireyselleşmiş ve çağdaş bir hayat sürerken; bölgesel aidiyetler, yerel kimlikler, tarihsel hafıza ve topluluk duygusu halen oldukça güçlü. İspanya toplumunda bu iki yön birbirini ortadan kaldırmaz. Tam tersine, çoğu zaman yan yana yaşar. Belki de bu yüzden İspanya’ya dışarıdan bakıldığında kolayca tek bir tanım yapmak mümkün değil.
İspanya hem Avrupalıdır hem Akdenizlidir. Hem modern bir Batı toplumudur hem güçlü bir tarihsel hafızaya sahiptir. Hem merkezi bir devlet yapısına sahiptir hem de yerel kimliklerin son derece görünür olduğu bir ülkedir. Hem Avrupa’nın kurumsal dünyasının içindedir hem de zaman zaman Avrupa’nın genel eğilimlerinden ayrılan siyasi ve toplumsal refleksler gösterebilir. Bu ikilikler İspanya’yı karmaşıklaştırdığı kadar ilginç hale de getiriyor.
Ülkeleri yalnızca ekonomik büyüklükleriyle, askeri güçleriyle ya da diplomatik kapasiteleriyle değerlendirmek giderek yetersiz kalıyor. Bir ülkenin dünyada nasıl konumlandığını anlayabilmek için toplumunun hangi meseleleri önemsediğine, hangi olaylar karşısında ses yükselttiğine ve kendi tarihinden nasıl bir ahlaki ya da siyasi anlam çıkardığına da bakmak gerekiyor. İspanya bu açıdan dikkat çekici örneklerden biri.
Uluslararası Hassasiyet ve Toplumsal Canlılık
Özellikle Filistin meselesinde ortaya çıkan tavır, bunun en görünür alanlarından biri oldu. Filistin konusunda İspanya’nın Avrupa’daki birçok ülkeden daha belirgin bir ses çıkarması yalnızca hükümetlerin dış politika tercihi olarak okunmamalı. Mesele bundan daha geniş. Sokaktaki gösterilerden kültür ve sanat çevrelerinin tepkilerine, siyasi tartışmalardan kamuoyundaki duyarlılığa kadar uzanan daha toplumsal bir karşılığı var.
Burada önemli olan İspanya’nın hangi siyasi kararı aldığından ziyade İspanyol toplumunun dünyanın uzak bir bölgesinde yaşanan bir meseleyi neden kendisine bu kadar yakın hissettiği. Belki de İspanya’yı yeniden düşünmeye tam burada başlamak gerekiyor. Çünkü bir ülkenin uluslararası meseleler karşısındaki tavrı, bazen kendi toplumunun karakteri hakkında çok şey söyler.
İspanya’da Filistin konusunda ortaya çıkan duyarlılığı yalnızca güncel siyaset üzerinden okumak eksik kalır. Bunun arkasında güçlü bir toplumsal hareket geleneği, kamusal alanın canlılığı, tarih ve kimlik tartışmalarına alışkın bir toplum yapısı ve uluslararası meselelere karşı belirli bir ahlaki hassasiyet de bulunuyor.
Bu durum elbette İspanya toplumunun bütünüyle aynı düşündüğü anlamına gelmiyor. Zaten herhangi bir toplumu anlamanın ilk şartlarından biri, onu tek bir fikir etrafında birleşmiş homojen bir yapı gibi görmekten vazgeçmektir.
İspanya da kendi içinde bölünmüş bir toplum. Sağ ile sol arasında, merkez ile çevre arasında, farklı kuşaklar arasında, göç meselesine bakışta, ekonomik hayata ilişkin beklentilerde ve ülkenin geleceğine dair tahayyüllerde ciddi farklılıklar bulunuyor.
Fakat tam da bu nedenle İspanya önemli. Çünkü bugün Avrupa’nın birçok ülkesinde görülen temel gerilimlerin önemli bir kısmı burada da görülüyor: kimlik, göç, hayat pahalılığı, toplumsal değişim, gelenek, yeni sağın yükselişi, gençlerin geleceğe ilişkin kaygıları ve siyasete yönelik güvensizlik.
İspanya bu meseleleri kendi tarihsel ve kültürel dili içerisinde yaşıyor. Bu nedenle Madrid’e ya da Barcelona’ya bakmak, sadece İspanyol siyasetini takip etmek anlamına gelmiyor. Aynı zamanda Avrupa toplumlarının önümüzdeki yıllarda hangi tartışmalarla karşılaşacağını anlamaya da yardımcı oluyor. Belki İspanya’nın Türkiye açısından ilginç taraflarından biri de burada ortaya çıkıyor.
İki Farklı Kültür, Tek Tasavvur: Türkiye ve İspanya
Türkiye ile İspanya birbirine doğrudan benzeyen iki ülke değil. Böyle bir karşılaştırma fazla kolaycı olur. Fakat iki toplum arasında bazı dikkat çekici benzerliklerden söz etmek mümkün. Her ikisi de yalnızca bir kıtaya aitmiş gibi okunamayacak ülkeler. Her ikisinin de güçlü bir tarihsel hafızası var. Her ikisi de Akdeniz dünyasının parçası. Ve her ikisi de Avrupa ile ilişkisini sadece coğrafi bir aidiyet üzerinden değil, kimlik, siyaset ve gelecek tasavvuru üzerinden tartışıyor.
Türkiye’de Avrupa denildiğinde zihinsel haritamız çoğunlukla birkaç ülke üzerinden kuruluyor. Almanya ekonomik güçtür. Fransa siyasi ve kültürel ağırlığı temsil eder. İngiltere tarihsel ve küresel bir aktördür. İspanya çoğu zaman bu haritada ikinci planda kalır. Oysa Türkiye’nin aynı dikkatle izlemesi gereken Avrupa ülkelerinden biri de İspanya’dır. Çünkü İspanya, Avrupa’yı yalnızca kuzeyden ve merkezden okumayan bir ülke. Akdeniz’e bakıyor. Kuzey Afrika’yı görüyor. Latin Amerika ile tarihsel ve kültürel bir ilişki sürdürüyor. Atlantik dünyasının parçası olmaya devam ediyor. Ve bütün bunları Avrupa kimliğinin içinde bir arada taşımaya çalışıyor. Bu çok yönlülük, İspanya’yı yalnızca jeopolitik açıdan değil, düşünsel açıdan da önemli hale getiriyor.
Bugünün dünyasında giderek daha fazla ülke kim olduğu sorusuyla karşı karşıya. Küreselleşme bir dönem kimliklerin giderek önemsizleşeceği düşüncesini güçlendirmişti. Oysa geldiğimiz noktada bunun tam tersini görüyoruz. Tarih, aidiyet, sınırlar, kültür ve ulusal kimlik yeniden siyasetin merkezine dönüyor. İspanya bu tartışmaları uzun zamandır yaşayan ülkelerden biri.
Bir ülkeyi önemli yapan şey her zaman dünyanın gündemini belirlemesi değildir. Bazen önemli olan, dünyanın yaşadığı dönüşümü kendi içinde açık biçimde göstermesidir. İspanya bugün biraz böyle bir ülke. Sokaklarıyla, siyasi gerilimleriyle, toplumsal itirazlarıyla, Akdeniz’e dönük yüzüyle, Avrupa’ya bağlılığıyla ve zaman zaman Avrupa’nın genel çizgisinden ayrılan tavırlarıyla dikkatli bir okumayı hak ediyor.
Türkiye’den bakarken İspanya’yı yalnızca uzak bir Avrupa ülkesi olarak görmek bu nedenle eksik kalıyor. İspanya’yı izlemek, Avrupa’nın başka bir yüzünü görmek demek. Ve belki daha önemlisi, Avrupa’nın bundan sonra ne olacağını anlamaya çalışırken alıştığımız merkezlerin biraz dışına çıkmak demek.
İspanya’ya Bakmak, İspanya’yı Görmek, İspanya’yı Anlamak
İspanya’nın önemli şairlerinden Antonio Machado’nun o meşhur dizesindeki gibi:
“Caminante, no hay camino, se hace camino al andar.”
Yani: “Yolcu, yol yoktur. Yol, yürüdükçe oluşur.”
Bizim İspanya’ya bakışımız da biraz böyle olacak. Hazır cevapların ve alışılmış tanımların peşinden gitmek yerine, baktıkça yeni sorular soracak; sokaktan siyasete, kültürden medyaya, toplumsal hafızadan dış dünyayla kurduğu ilişkilere kadar ülkenin farklı yüzlerinin izini süreceğiz. Yazılar, araştırmalar ve incelemeler ilerledikçe bir uzmanlıkla ya da teknik yaklaşımla değil, beraber anlamaya çalışarak bakacağız.
.
Miraç YİNANÇ
SASAM Aday İspanya Uzmanı