Çok etnikli bir devletin küçük topluluklarla imtihanı Balkanlar, tarih boyunca yalnızca sınırların değil, kimliklerin de mücadele ettiği, etnik ve kültürel çeşitliliğin iç içe geçtiği bir coğrafya olmuştur. Bu topraklarda devletler kurulmuş, imparatorluklar yıkılmış, sınırlar ve haritalar defalarca değişmiştir. Ancak değişmeyen bir gerçek vardır: Balkanlar’da siyaset hiçbir zaman yalnızca seçimlerden, anayasalardan ya da nüfus sayımlarından ibaret olmamıştır. Bu coğrafyada dili, kimliği, tarihî ve aidiyet duygusunu anlamadan siyaseti anlamak mümkün değildir. Çünkü özellikle heterojen coğrafyalarda toplumsal hafıza ve kimlik, hukuki metinlerden çok daha belirleyici olmuştur.
Geçtiğimiz günlerde Sahipkıran Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin Erasmus+ programı kapsamında gerçekleştirdiği Kuzey Makedonya ziyareti vesilesiyle Uluslararası Balkan Üniversitesi başta olmak üzere çeşitli kurumları ziyaret etme fırsatı buldum. Kitaplarda okuduğum, akademik çalışmalarda karşılaştığım birçok konuyu yerinde gözlemleme imkânı yakaladım. Fakat en dikkat çekici olanı, resmî raporlarda birkaç satırla geçen meselelerin insanların günlük hayatında ne kadar büyük karşılık bulduğunu görmekti. Kuzey Makedonya denildiğinde uluslararası kamuoyunun aklına genellikle Makedonlar ile Arnavutlar arasındaki siyasi denge geliyor. Gerçekten de ülkenin son yirmi beş yılı büyük ölçüde bu iki toplum arasındaki ilişkiler üzerinden şekillendi. Hükümetler kuruldu, anayasal reformlar yapıldı. Fakat bu büyük siyasi denklemin içinde zaman zaman sesi daha az duyulan başka topluluklar da var. Bunlardan biri de yüzyıllardır bu coğrafyada yaşayan Türkler. Ziyaretim sırasında görüştüğüm birçok kişi farklı siyasi görüşlere sahipti. Ancak konu Türk toplumunun geleceğine geldiğinde benzer kaygılar dile getiriliyordu. Dikkatimi çeken nokta, bu kaygıların yalnızca ekonomik sorunlarla ilgili olmamasıydı.
İnsanların üzerinde durduğu temel mesele temsil, aidiyet ve görünürlüktü. İlk bakışta dile getirilen bu eleştirilerin önemli bir kısmı, mevcut istatistiklerle tam olarak örtüşmüyor gibi görünebilir. Çünkü rakamlara bakıldığında Türklerin parlamentodaki temsilinin ülkedeki resmi Türk nüfus oranına belirgin ölçüde aykırı olduğunu söylemek kolay değil. Kuzey Makedonya’da Türk nüfusu yaklaşık yüzde 4 seviyesinde. Parlamentodaki temsil de zaman zaman bu orana yakın seyrediyor. Dolayısıyla dışarıdan bakan biri için tablo ilk etapta olağan görünebilir. Ancak sahada yapılan görüşmeler, meselenin yalnızca sayısal temsilden ibaret olmadığını gösteriyor. Ancak birkaç gün boyunca yapılan görüşmelerden sonra fark ettiğim şey şuydu: Türk toplumunun tartıştığı konu aslında milletvekili sayısı değil. Tartışılan şey, devlet içinde kendilerini ne kadar görünür hissettikleri. Yani mesele rakamlardan çıkıp güven meselesine dönüşüyor. Küçük topluluklar açısından bir milletvekili sadece bir milletvekili değildir. Bir kaymakam, bir hâkim, bir öğretmen ya da bir polis memuru yalnızca bir kamu görevlisi değildir. Bunlar aynı zamanda o toplumun devlet içindeki görünürlüğünü temsil eder. Bu nedenle Türk toplumunun dile getirdiği eleştirileri yalnızca “daha fazla kadro istiyorlar” şeklinde okumak eksik olur.
Asıl soru şudur: Kuzey Makedonya’nın çok etnili yapısı, bütün topluluklara kendilerini gerçekten eşit hissettirebiliyor mu? Bu sorunun cevabını ararken ülkenin yakın tarihine dönmek gerekiyor.
2001 yılında yaşanan çatışmaların ardından imzalanan Ohrid Çerçeve Anlaşması, Kuzey Makedonya’nın bugünkü siyasi sisteminin temelini oluşturdu. Anlaşma, çoğu zaman çok kültürlü bir toplumda barışın ve birlikte yaşamanın hukuki zemini olarak değerlendirilir. Nitekim ülkenin yeniden geniş çaplı bir çatışma ortamına sürüklenmesini önlemesi bakımından tarihî bir öneme sahiptir. Bununla birlikte, anlaşmanın temel amacı Makedonlar ile Arnavutlar arasında yaşanan krizi sona erdirmekti. Bu nedenle getirilen düzenlemelerin önemli bir bölümü Arnavut toplumunun taleplerine karşılık verdi. Ancak Ohrid Anlaşması yalnızca Arnavut toplumunu ilgilendiren bir metin değildir. Anlaşmanın getirdiği en önemli ilkelerden biri, bir belediyede nüfusun en az yüzde 20’sini oluşturan toplulukların dillerinin resmî kullanımına imkân tanınmasıydı. Bu hüküm hukuken yalnızca Arnavutlar için değil, gerekli nüfus oranını sağlayan bütün topluluklar için geçerliydi. Dolayısıyla Türkler de yoğun olarak yaşadıkları bazı yerleşimlerde bu düzenlemelerden yararlanma imkânı elde etti.
Bununla birlikte uygulamaya bakıldığında, bu nüfus eşiğini ülke genelinde en yaygın biçimde karşılayan topluluk Arnavutlar olduğu için, anlaşmanın siyasi ve kurumsal etkilerinden en fazla onların faydalandığı görülmektedir. Türk toplumunun dile getirdiği eleştiri de tam bu noktada ortaya çıkıyor. Görüşülen birçok kişi, hukuki çerçevenin teoride kapsayıcı olmasına rağmen uygulamanın büyük ölçüde Makedon-Arnavut dengesi etrafında şekillendiğini, bu nedenle Türkler, Boşnaklar ve diğer küçük toplulukların zaman zaman bu büyük siyasi denklemin gölgesinde kaldığını ifade ediyor. Belki de bugün tartışılması gereken temel mesele, Ohrid Anlaşması’nın kendisinden ziyade onun uygulanma biçimidir. Çünkü çok etnili bir devlet kurmak ile bütün toplulukların kendilerini eşit ve görünür hissetmesini sağlamak her zaman aynı anlama gelmez. Kuzey Makedonya’da Türk toplumunun gündeme getirdiği meseleler yalnızca anayasal haklardan ibaret değil. Kâğıt üzerinde bazı hakların tanınmış olması, bu hakların uygulamada aynı şekilde hissedildiği anlamına gelmiyor Bu eleştirilerin ilk ayağını siyasi temsil oluşturuyor. Türk toplumunun nüfusuna oranla parlamentoda temsil edildiğini söyleyenler de var, bunun yetersiz olduğunu savunanlar da. Hatta sayımların objektif olmadığını söyleyenler de var. Fakat resmi rakamlara baktığımızda ilk görüşe itibar etmek zorundayız. Ancak görüşmeler ilerledikçe fark ettiğim şey, Türklerin asıl itirazının milletvekili sayısından ziyade temsil gücüne yönelik olduğuydu. Bunun en önemli nedenlerinden biri, Türk siyasi partilerinin parçalı yapısı. Kuzey Makedonya’da Türk seçmenin oy verdiği tek bir parti bulunmuyor. Farklı siyasi çizgilere sahip çeşitli Türk partileri faaliyet gösteriyor. Bu durum demokratik açıdan doğal görülebilir. Sonuçta farklı fikirlerin farklı partiler kurması demokrasinin bir gereğidir. Ancak küçük nüfuslu topluluklarda bunun ciddi bir sonucu ortaya çıkıyor. Oylar bölünüyor, oylar bölündükçe pazarlık gücü azalıyor. Pazarlık gücü azaldıkça da hükümet kurma süreçlerinde veya koalisyon görüşmelerinde etkinlik düşüyor. Bu yalnızca Kuzey Makedonya’ya özgü bir durum değil. Dünyanın birçok ülkesinde küçük topluluklar benzer sorunlarla karşılaşıyor. Fakat Kuzey Makedonya’da bu durumun etkisi daha belirgin hissediliyor. Çünkü ülke siyasetinin ana ekseni büyük ölçüde Makedon ve Arnavut siyasi blokları arasında şekilleniyor.
Tam da bu nedenle insanın aklına şu soru geliyor: Türk partilerinin çokluğu tamamen doğal bir demokratik süreç mi, yoksa bu topluluğun siyasal etkisini istemeden de olsa zayıflatan bir tablo mu ortaya çıkarıyor? Bu sorunun kesin cevabını verebilmek için somut kanıtlar gerekir. Dolayısıyla “partiler özellikle Türk oylarını bölmek amacıyla kurduruldu” gibi bir iddiayı ortaya atmak doğru olmaz. Böyle bir sonuca ulaşmayı sağlayacak kamuoyuna açık bir delil bulunmuyor. Ancak şu da bir gerçek ki, küçük toplulukların parçalı siyasal yapısı onların temsil gücünü fiilen azaltabiliyor. Bu da üzerinde düşünülmesi gereken siyasal bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor.
Temsil tartışmasının ikinci ve belki de daha hassas boyutu ise kamu kurumlarındaki istihdam meselesi. Türk toplumuyla yapılan görüşmelerde en fazla dile getirilen iddialardan biri buydu. İddiaya göre bazı Makedon veya Arnavut kökenli kişiler, kamu kurumlarında azınlıklara ayrılan kontenjanlardan yararlanabilmek amacıyla etnik kimlik beyanlarını Türk olarak gösteriyor. Bu konu yıllardır Türk siyasi temsilcileri ve çeşitli sivil toplum kuruluşları tarafından zaman zaman gündeme getiriliyor. Burada özellikle altını çizmek gerekir: Bu iddiaları sistematik biçimde doğrulayan kesinleşmiş yargı kararları veya kapsamlı bağımsız araştırmalar bulunmuyor. Dolayısıyla bunu doğrulanmış bir olgu gibi sunmak doğru olmaz. Ancak aynı şekilde, yıllardır dile getirilen bu eleştirileri tamamen yok saymak da objektif bir yaklaşım olmaz. Çünkü burada dikkat çekici olan yalnızca iddianın kendisi değil, bu iddianın yıllardır canlılığını koruyor olmasıdır. Türk toplumunun dile getirdiği görüş şu: Kamu kurumlarında “adil temsil” amacıyla oluşturulan sistem, bazı durumlarda amacından sapıyor ve Türk toplumu için ayrılan kadroların gerçekten Türk toplumunun temsilini güçlendirmediği düşünülüyor. Bu noktada aslında tartışılan mesele yalnızca bir memur kadrosu değil. Mesele temsil ve görünürlük. Mesele devletin küçük topluluklara verdiği güven duygusu. Çünkü nüfus olarak nispeten daha az nüfuslu bir topluluk için kamu kurumlarında görev yapan her öğretmen, her polis, her akademisyen, her bürokrat sadece bir çalışan değildir. Aynı zamanda o toplumun devlet içindeki varlığının sembolüdür. Bu nedenle Türk toplumunun hassasiyetini yalnızca “işe alım” tartışması olarak okumak eksik olur. Bana göre burada devletin yapması gereken şey, bu iddiaları reddetmek ya da kabul etmekten önce, sistemi tamamen şeffaf hâle getirmektir. Eğer gerçekten herhangi bir usulsüzlük yoksa bunun kamuoyuna açık biçimde gösterilmesi, tartışmaları büyük ölçüde sona erdirecektir. Eğer sorunlar varsa da bunların giderilmesi, yalnızca Türk toplumunun değil, bütün vatandaşların devlete olan güvenini artıracaktır.
Kuzey Makedonya’da Türk toplumunun dile getirdiği sorunlar arasında eğitim meselesi de önemli bir yer tutuyor. Fakat burada da tartışma çoğu zaman dışarıdan görüldüğü kadar basit değil. Kuzey Makedonya’da Türk toplumunun ana dilde eğitim hakkı anayasal ve yasal güvence altındadır. Türkçe eğitim veren okullar ve sınıflar bulunuyor. Bu, Balkanlar’da yaşayan birçok Türk topluluğunun sahip olmadığı önemli bir kazanım. Ziyaret sırasında yapılan sohbetlerde birçok kişi farklı bir soruyu gündeme getirdi.
“Çocuklarımız Türkçe eğitim alıyor ama mezun olduklarında Makedoncayı ve yabancı dilleri yeterince iyi kullanabiliyorlar mı?” Bu soru yalnızca Türk toplumuna özgü değil. Dünyanın birçok çok kültürlü ülkesinde benzer tartışmalar yaşanıyor. Bir tarafta ana dili koruma isteği var, diğer tarafta ise devletin ortak dilini güçlü öğrenme zorunluluğu. Anlaşılan bu iki hedef çoğu zaman birbirine rakip gibi gösteriliyor. Oysa aslında rakip değiller aksine, birbirini tamamlıyorlar. Bir çocuk hem Türkçesini mükemmel öğrenebilir hem de Makedoncaya ileri düzeyde hâkim olabilir. Bunun üzerine İngilizce gibi uluslararası bir dili de eklediğinde, hem kendi kültürel kimliğini koruyan hem de ülkenin ekonomik ve sosyal hayatında güçlü bir şekilde yer alabilen birey hâline gelir. Asıl hedef de bu olmalıdır. Bugün dünyada bunu başarabilen ülkeler var. Kanada bunlardan biri. İngilizce ve Fransızca konuşan toplumlar onlarca yıl ciddi siyasi krizler yaşadı. Ancak çözüm, taraflardan birinin dilini zayıflatmak olmadı. Tam tersine, her iki dil anayasal güvence altına alındı. Eğitim sistemi de bu anlayış üzerine inşa edildi. Finlandiya benzer bir örnek sunuyor. Nüfusun büyük çoğunluğu Fince konuşmasına rağmen İsveççe konuşan azınlığın dili ve eğitim hakkı anayasal güvence altında. İsveççe konuşan vatandaşlar kendi dillerinde eğitim alırken aynı zamanda devletin ortak hayatına da tam anlamıyla katılabiliyor. Elbette bu örneklerin birebir Kuzey Makedonya’ya uygulanması mümkün değil. Her ülkenin tarihi, toplumsal yapısı ve siyasi dengeleri farklıdır. Ancak ortak bir gerçek var: Ana dili korumak ile ortak devlet dilini güçlü öğretmek birbirinin alternatifi değildir. Tam tersine, çok kültürlü devletlerin başarısı tam da bu dengeyi kurabilmelerine bağlıdır. Kuzey Makedonya’da Makedonlar ve Arnavutlar iki büyük siyasi aktördür. Ancak bu iki büyük siyasi eksen arasında nispeten daha küçük toplulukların talepleri zaman zaman geri planda kalabiliyor. Türk toplumunun hissettiği rahatsızlık da büyük ölçüde buradan kaynaklanıyor. Türkler ne ayrıcalık talep ediyor ne de başka bir topluluğun hakkının azaltılmasını istiyor. Dile getirilen temel beklenti daha çok şu: “Kendi dilimizi, kültürümüzü ve devlet içindeki görünürlüğümüzü koruyarak bu ülkenin eşit vatandaşları olmak.” Bana göre bu talep demokratik bir devlette tartışılması gereken meşru bir taleptir. Kuzey Makedonya’da geçirdiğim süre boyunca dikkatimi çeken en önemli nokta, farklı toplulukların birbirini tamamen reddetmemesiydi. Evet, tarihsel kırılmalar var, siyasal rekabet var, doğal olarak zaman zaman karşılıklı güvensizlikler de yaşanıyor. Ancak bütün bunlara rağmen insanlar aynı şehirlerde yaşıyor, aynı üniversitelerde okuyor, aynı kurumlarda çalışıyor. Belki de ülkenin en büyük avantajı tam da bu. Bu nedenle çözümün yolu yeni ayrışmalar üretmekten değil, ortak vatandaşlık bilincini güçlendirmekten geçiyor. Devlet, Makedonların kendisini güvende hissetmesini sağlamalıdır. Arnavutların kazanılmış haklarını korumalıdır. Türklerin ve diğer toplulukların da görünürlük, temsil ve eşitlik taleplerini ciddiyetle değerlendirmelidir. Çünkü güçlü devletler, farklı kimlikleri birbirine benzeten devletler değildir. Güçlü devletler, farklı kimlikleri ortak bir hukuk düzeni içinde yaşatabilen devletlerdir. Çünkü bir devletin gerçek gücü, en büyük topluluğunu ne kadar memnun ettiğinde değil; en küçük topluluğunun bile kendisini o devletin eşit ve vazgeçilmez bir parçası olarak hissedebilmesinde gizlidir. Kuzey Makedonya’nın geleceği de tam olarak bu dengeyi kurabilmesine bağlı olacaktır.
.
Tolga ÇİFÇİ
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız