Ayben OKKALI
Belli bir dönemin içinde var olup da, o dönemin genel şartlarından etkilenmemiş herhangi bir kurum ya da kuruluş yoktur. Herhangi bir kültürel yapı da kendisini çevreleyen ekonomik, toplumsal, siyasal ve tarihsel koşullardan bağımsız olarak bir anlam taşımaz1. Sinema, bir toplumun yaşam tarzını ve kültürünü en iyi aktaran ve o kültürün biçimlenmesine katkı sağlayan en önemli araçtır. Bu nedenle sinema da, bulunduğu dönemin şartlarından; politik, ekonomik, sosyal ve kültürel anlamda etkilenmiştir. Bir toplumdaki değişmeyi izleyebilmek için dil, kılık-kıyafet, mekân değişimleri, yemek alışkanlıkları gibi hayatın her alanı gözlemlenebilir. Sinema da bu değişimleri gözler önüne seren, doğrudan ya da dolaylı olarak insanları etkileyebilen ve bu değişimleri izleyici ile buluşturan bir olgudur. Ayrıca sinema, yalnızca ileten değil; soran, sorgulayan, yorumlayan, açıklayan, yönlendiren ve insanları düşünmeye sevk eden bir sanat dalı olmasından dolayı toplumu incelemek için diğer araçlardan bir adım öndedir.
Sinema, toplumu analiz etmek ve yönlendirmek için önemli bir araç olmasından dolayı bu özelliği ile ideolojiler tarafından kullanılmış, egemen olan ideolojinin kitlelere yayılması için etkili bir araç olmuştur. Bu nedenle sinemanın içerisinde, yeni bir tür olan “siyasal sinema” doğmuştur.
Bir sinemanın siyasal bir sinema olması için, illa ki politik gündemi yansıtması gerekmeyebilir. Çünkü sinema; yaygınlığı, etkileme gücü, kitlelere hitap etmesi gibi sebeplerle zaten başlı başına politik bir olaydır. Siyasal açıdan “masum” gibi görünen müzikallerde, çizgi filmlerde, komedi sinemalarında ya da korku filmlerinde bile sinema, siyasal olayı ve kaygıyı taşıyabilir ve bunu da izleyicilerine beklenmeyen bir yolla aktarabilir. Siyasal sinemanın içine giren filmler; ya bir siyasal düzeni, ya bir toplumu, ya da siyasal bir olayı anlatacaktır. (Atilla Dorsay – Sinema ve Çağımız, 1998:78) En soyut sanat yapıtlarının bile siyasal yanının bulunduğunu belirten Ertan Yılmaz ise, “siyasal sinema” ayrımını şöyle yapmaktadır:
“Kimi yönetmenler siyasal olanın, filme verili olanın içinde yer almasıyla yetinir. Kimi yönetmenler filmin gördüklerimizde değil de görünenin ardındaki düzeyinde bulunmasını tercih eder. Kimileri ise her iki anlam katında da siyasete yer verirler. Siyasal sinema dediğimiz tür de bu üç olguyu bir arada bulunduran filmlerle ilgilidir. Bu düzeyde yer alan filmler için siyasal olan, yalnızca bir dayanak, bir çıkış noktası ya da işlenen bir motif gibi bir araç olmanın ötesine geçerek, giderek bir amaç haline gelmiştir. Dolayısıyla, siyasal denen sinemanın ayırt edici yanı, siyaseti kullanış ve ele alış tarzından gelmektedir.”
Türkiye’de sansür, pek çok ülkede olduğu gibi devlet tarafından uygulanmıştı. Gelişen ve Aydınlanma dönemine giren bir toplumda hala ortaçağ kalıntısı yasalarla çıkabilecek sanat eserlerini engellemek mümkün görünmemekteydi. Bu nedenle de sansür, gelişen toplumun gereçlerine uymadığı için can çekişmekte olan sanatı zorlaştırmış ancak onu ne büyük mutluluktur ki, engelleyememiştir.
Sansürün Türk Sinemasında İlk Uygulanışı
Türk sinemasında ilk sansür, 1919 yılında Mürebbiye adlı bir film ile görülmüştür. Fransız bir mürebbiyenin, Osmanlı’da bir konakta pek çok kişi ile yakın ilişki kurmasını anlatan film, Fransızları aşağıladığı iddiası ile sansüre uğramıştır. Fransızların tepkisi üzerine filmin yürürlükten kaldırılması, baskın olan ideolojinin sözünün geçtiği gerçeğini de ilk defa kanıtlayan olaydır.
O dönemlerde sinema, tamamen güvencesizdir. Bir filme gelen yasak, aynı konudaki başka bir filme gelmeyebiliyordu ve o dönemde sansür konusunda belli kıstaslar yoktu. “Sansür kurulunu valiler oluşturuyordu ve pek çoğu, daha öncesine filme gitmemiş, sinemadan anlamayan kişilerdi”.[1]
Sonrasında sinema, daha da “ilginçleşmeye” başlamıştır. 1950’li yıllarda, film çekmenin belli bir bürokrasisi vardır. Film çekmek için, öncelikle valiye dilekçe ile senaryoyu vermek, verilen belgelerin İç işleri Bakanlığı’nda işlem gördükten sonra film kontrol komisyonuna iletmesi ve komisyondan gelecek öneri ve değişimleri ile birlikte yönetmene verilmesi gerekiyordu. Eğer uygun görülürse, film bir memur refakatinde çekilip komisyona onay için tekrar gönderiliyordu. Bir sanat dalının, bu kadar uzun bürokrasiye ve kısıtlamalara sahip olması nedeniyle sektör giderek kan kaybetmişti.
1950’li yıllarda sansür, yalnızca filme, senaryoya ya da sahnelere değil, yazarlara da gelmiştir. Bundan böyle “mimli” yazarların isimleri, filmlerde geçmeyecekti. Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Nazım Hikmet gibi isimler, bu kuraldan nasiplerini alan yazarlardandır. Örneğin, 1959 yapımı olan, Yılmaz Güney’in de oyuncu olarak yer aldığı ilk film olan Bu Vatanın Çocukları adlı filmin senaryosu, Yaşar Kemal’e aittir. Ancak kendisi “mimli” yazarlardan olduğu için filmde adı geçen kişi o değil, sansür polisidir. O yıl Bu Vatanın Çocukları filmi, en iyi senaryo ödülünü almıştır ve ödül sahibi de sansür polisidir.
Bu örnek, sanata, sanatçıya ve yazara vurulan bir darbe değilse, nedir? (2. Bölüm için buraya, 3. Bölüm için buraya tıklayınız.)
.
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.
.
KAYNAKÇA
ABİSEL, Nilgün, Türk Sineması Üzerine Yazılar, İmge Yayınevi, 1994
AKPINAR, Ertekin, 10 Yönetmen ve Türk Sineması, Agora Kitaplığı, 2005
BATTAL, Sadık, Asıl Film Şimdi Başlıyor, Vadi Yayınevi, 2006
BAYRAKTAR, Deniz, Türk Film Araştırmalarında Yeni Yönelimler, Bağlam Yayınevi, 2004
DORSAY, Atilla, Sinemamızda Çöküş ve Rönesans Yılları, Remzi Kitapevi, 2004
ESEN, Şükran, 80’ler Türkiyesi’nde Sinemama, Beta Yayınevi, 2000
KAPLAN, Neşe, Aile Sineması Yılları 1960’lar, Es Yayınları, 2004
MARAŞLI, Erol, Balans Ayarları, Metropol Yayınları, 2008
ÖZGÜÇ, Agah, Türlerle Türk Sineması, Dünya Yayınevi, 2005
Özgüç, Agah, Sansür Dosyası, Koza Yayınları, 1976
ÖZÖN, Nijat, Türk Sineması Kronolojisi (1895 – 1966), Bilgi Yayınevi, 1968
SCOGNAMİLLO, Giovanni, Türk Sinema Tarihi 2. Cilt 1960-1986, Ege Yayınevi, 1987
SUNER, Asuman, Hayalet Ev, Metis Yayınevi, 2006
http://video.cnnturk.com/2012/yasam/4/5/12-eylul-filmleri

