Herodotos tarihinde siyasal yönetim biçimlerinden bahsederken yaptığı sınıflandırma ile ilgili pasajları Persli üç konuşmacıya yaptırır. Otanes, Megabyzus ve Darius kendi açılarından başlıkta yer alan yönetim şekillerinden hangisini seçeceklerini ve kimin yönetici olacağı hakkında konuşurlar. Aslında konuşmada yedi kişi var ve isimleri söylenenler dışında kalan dört kişi son konuşmacı Dareios’a hak verirler. Dareios monarşinin en iyi yönetim biçimi olduğunu savunandır ve önceki kralın ölümünden sonra tahta geçer. (Tunçay, 2024, s. 25)
Herodot’un tarihindeki konuşmayı yapan şahsiyetlerin tartışmasından önce politika ile ilgili kısa bir bilgi vermek yerinde olacaktır.
Politikanın Tanımı
Münci Kapani, politikaya ilişkin olarak siyaset bilimciler tarafından iki farklı tanımın yapıldığını söyler. Bunlardan ilki, toplumda yaşayan insanlar arasındaki sosyal, ekonomik ve fikri alanlardaki farklılıklardan neşet eden çıkar çatışmasının kaçınılmaz olması ve sonucunda da politikanın ortaya çıktığı görüşüdür. Yani çatışmanın konusu birtakım değerlerdir. Hedef ise iktidarın elde edilmesidir. Bu sayede kendi görüşlerini dayatma imkanının yanında iktidarın nimetlerinden de faydalanma gücü elde edilebilecektir. (Kapani, 2016, s-23) Diğer tanım ise meselenin sadece çatışma kaynaklı olmadığı, toplumda birliği sağlamak, özel çıkarlar yerine toplum çıkarının öncelendiği ve “ortak iyiliğin” tesis edilmesinde araç olarak kullanılması sebebiyle politikanın ortaya çıktığı görüşüdür. (Kapani, 2016, s.24)
Bu görüşlerden ilki karamsar bir tablo ortaya çıkarırken, ikincisi ise gerçek olamayacak kadar ütopik bir resim ortaya çıkarmaktadır. Bu anlamıyla politikayı genel bir tartışma zeminine oturtarak bireyler arasında çatışmanın her zaman var olacağını, çıkarların çoğu zaman ortak bir paydada buluşamayacağını kabul ederek ortaya çıkan politik tanım ve tutumları kabul etmenin, tartışmanın özgür bir düzlemde yapılabilmesine imkân sağlayacağını kabul etmek gerekmektedir. Aksi halde politika kısıtlanmış olur ve bu durum otoriter rejimlerin politikayı kötü göstererek tartışmanın gereksiz olduğu yönündeki propagandalarına zemin hazırlar. Bu propaganda sayesinde politika anlamsızlaşacak, kavga ve gürültünün bir kimse ya da güruh eliyle sonlanması sağlanacak algısı oluşturularak, tartışma ile varılan sonuç yerine kendi düşüncelerine göre şekillenen, toplumun sadece bir kısmı lehine sonuç oluşturan bir çözüme ulaşılmış olacaktır. (Kapani, 2016, s.26) Tabi bu oluşumda karar vericilerin liyakatsiz olması, hukuki tanımıyla toplumu “telafisi mümkün olmayan” hatalara ve sonuçlara sürükleyecektir.
Politika bu anlamıyla asgari müşterek toplumsal anlaşmanın çözüm yolu olarak insanlığın bulduğu en etkili yöntemlerden biri olarak asırlardır varlığını devam ettirmektedir.
Konuşmacılar
Girişte bahsettiğimiz ve öldürülen kraldan sonra nasıl bir yönetim şeklinin benimseneceğine ilişkin tartışmayı yapan konuşmacılardan Otanes; monarşinin hoş bir yönetim şekli olmadığını, erki elinde bulunduranın kibirli olacağını, sorumluluk ve denetim olmaksızın dilediğini yapabilme imkânın bir kimseye verilmesinin ahlaki bir sisteme oturtulamayacağını söyler. Hatta monarkın en büyük özelliğinin kibir ve haset olduğunu, yönettiği iyi insanların sadece varlıklarını bile kıskanırken, kötüleri, laf taşıyanları el üstünde tuttuğunu söyler. Öyle tutarsızdır ki monark, daha çok saygı bekler, ancak çoğunu verirseniz bu seferde sizi dalkavuklukla suçlar. Otanes diğer konuşmacılara hitapla; “Halbuki halk yönetimi böyle değildir, yasa önünde eşitlik en güzelidir, halk yönetiminde sorumluluk vardır, monarkın kötü hasletleri yoktur ve kararlar kamuya dayanır. Yönetici kura ile seçilir ve hareketlerinden sorumlu olur. Bence monarşiyi bırakalım halkı iktidara geçirelim; çünkü devlet, zaten halk demektir.”der. (Herodot, 2012, s. 253)
Otanes’ten sonra sözü Megabyzos alır ve monarşi hakkında Otanes’in sözlerine katıldığını söyledikten sonra yönetimi halkın eline bırakmanın, monarka bırakmaktan daha beter sonuçlar doğuracağını iddia eder. Çünkü halk, ona göre beceriksiz bir yığındır. Ne yapacağını bilmezler ve her işe, politikaya sorgusuz sualsiz yığınlar halinde etrafına zarar vererek girerler. Monark en azından ne yapacağını bilir. Bilgisiz, cahil ve ceberrut bir kitlenin yönetiminin düşmanlarda bulunmasını dilemenin en iyisi olacağını söyler. Yönetimin belli sayıda ve ülkenin en iyi yetişmiş insanlarından kurulu bir seçkinler sınıfına verilmesini ister. (Herodot, 2012, s. 254)
Son olarak Dareios, Megabyzos’un doğrudan halk yönetimine ilişkin sözlerine katılarak, oligarşi ile ilgili sözlerine katılmaz en iyi yönetimin atalarının yönetimi olan monarşi olduğunu söyler. Çünkü en üst düzeydeki monarkın halkı tüm kötülüklerden koruyacağını, oligarkların kendi çıkarları için, öne çıkmak için didişirken düzenin bozulacağını, bu çatışmanın ölüm getireceğini ve işleri yoluna koymanın tek çaresinin yine monarşiye dönmek olacağını söyler. Demokrasi ise yozlaşmaya yol açar, yozlaşmış kişiler aralarında anlaşarak derin ilişkinler kurarlar ve devleti soyarlar. Sonunda bir kişi çıkar ve halkın güven ve onayıyla tüm yetki ona teslim edilir der. Ayrıca sorar Dareios; “özgürlüğü bize kim kazandırdı? Halk mı? Oligarklar mı? Yoksa Monarşi mi? Verdiği cevapta; özgürlüğün bir kişi tarafından verildiğini, onları bir kişinin kurtardığını ve eski yasaları değiştirmek yerine onlara dokunmadan monarşiye devam edilmesi gerektiği” söyler. (Herodot, 2012, s. 255)
Sokrates’in Savunması
Tarihte yönetim biçimlerine ilişkin tartışmaların hem bilginler hem halk nezdinde çokça yapıldığını bildiğimiz Atina toplumu çoğunlukla doğrudan demokrasi ile yönetilirken zaman zaman bu yönetim biçimi çeşitli sebeplerle kesintiye uğramıştır. M.Ö 4.yy.da Atina’da demokrasi, tiranlık (tiranizm/baskı,şiddet,) yönetimi ile sekteye uğramış, yönetimler halkı bezdirmiş ve yasaların bir kenara atıldığı dönemler yaşanmıştır. Ancak toplumun direnci bu yönetim biçimini ortadan kaldırmış, geniş halk kitlelerinin oluşturduğu doğrudan demokrasi uzun bir süre hüküm sürmüştür. Ancak halkın söz sahibi olduğu bu yapı, Sokrates’e göre zamanla halkı manipüle edebilen liyakatsiz kadroların yönetimi kendi emellerine hizmet edecek bir yapıya dönüştürmesine sebep olmuştur. Sokrates’in temel itirazı bu iken, halkı galeyana getiren liyakatsizler topluluğu onu mahkeme önüne atmıştır. (Kıralp, 2023, s. 388)
Sokrates savunmasını yaparken çoğunlukla muhataplarını sıkıştırmak için soru-cevap tekniğini kullanmış ve kalabalık bir halk topluluğu olan jüriden kendisini suçlayanların bu sorulara cevap vermesini istemiştir.
Sokrates’i suçlayanlar, onun tanrıların varlığına inanmamakla ve aynı zamanda bazı öğrencilerinin tiranlık(baskı,şiddet) yönetimlerinin başındaki kişiler olduğunu, tiranların birleşerek oligarşik bir düzen kurarak halka zulmettiklerini söylerler.
Sokrates kendisini suçlayan ve halkı manipüle ederek yönetimde güçlenenlerden Meletos’un şu ithamına maruz kalır; “Tanrıların varlığına inanmıyor, suçludur. Tanrılar olduğuna inanmaktan da suçludur.” Evet! suçlamada tezat var. Halbuki Meletos’un derdi suçun kendisi değil “suçlu”dur. Çünkü Sokrates sokaklarda gençlere, yöneticilerin kendilerine anlattığından başka Tanrı ve doğrular olduğunu söylemektedir ve savunmasında kendisine Tanrılarımıza inanmıyor diyenlere karşı şu güçlü argümana yer verir; “Kim söyleyebilir ki: “at yoktur, ama atın kullanıldığı işler vardır”, ya da “Flütçüler (Flüt çalan) yoktur ama flütçülük vardır.” Bunu hiç kimse söyleyemez. (Platon, 2011, s. 45). Yani aslında Meletos’un suçlamasındaki tezat şudur; “nasıl oluyor da bir kişi Tanrı’ya özgü işlere inanıyor ama Tanrı’nın kendisine inanmıyor?” bu mümkün değildir. Çünkü Sokrates Atina sokaklarında Tanrı’ya özgü işleri de gençlere anlatıyordu, vicdanı, vicdanın sesini anlatıyordu ve bunun kendisine ilham ile gelen seslerden öğretildiğini söylüyordu.
Kraldan Çok Kralcılar
Bugün toplumda bir deyiş vardır; “Kraldan çok kralcı olmak” diye. Yapılan her yanlıştan sonra “kraldan çok kralcıların” yaptığı gibi müdafiliğe soyunup kralın suçu yoktur demek, Meletos’un suçlaması kadar içinde tezat barındırır. Çünkü kral olmasa, krala özgü işleri krala hasretmeye ihtiyaç kalmayacaktır. Yani kral olunca, liyakatsiz kral kadroları olunca, Sokrates gibi suçlanmakta çok kolay olur. Esasında kraldan çok kralcıları derdi de suçun kendisi değil “suçludur” ve toplumda suçlu bulmak, doğruyu nereye konumlandırdığına, kuralı belirleyenin görüşüne, bakışına, gücüne ve inancına göre şekillenmektedir. Meletos’un derdi Sokrates’tir ve suçlamasındaki tezat izahtan varestedir. Meselenin trajikomik yanı Sokrates’in yargılandığı mahkemenin doğrudan demokrasi ile yani doğrudan halk tarafından kurulan komisyonlarla yönetilen bir toplumun oluşturduğu mahkeme olmasıdır. Yani Sokrates doğruya ulaşmak için sorgulamayı öğretirken, yönetilenlerin bilinçlendirilmesi için sokak sokak gençleri eğitirken aslında oligarşik düzen oluşturan zalim tiranların öğretmenliği ile suçlanmıştır. Halbuki Sokrates tiranlar yönetimdeyken buyruklarına hiçbir zaman uymamış ve etkilediği öğrencisi Platon gibi halkın doğrudan yönetime katılımı yerine uzun ve zahmetli bir eğitimden sonra bilge insanların yönetime geçmesinin daha uygun olacağını savunmuş ve geri adım atmamıştır. Savunma bu fikir üzerine kurulu olmasa da idama götüren en önemli etkenlerden birisinin bu kavrayış olduğu tarihi vakıa olarak kayıtlara geçmiştir. Planton’a göre de doğrudan demokraside olduğu gibi her kafadan bir ses çıkması ve eşit olmayan toplumsal katmanlar arasında zorunlu bir eşitlik oluşturmaya çalışmak sonuç itibariyle düzensizlik ve karmaşaya, oradan da manipüle edilmiş yığınların desteğini alan bir tiranın yönetimi ele geçirmesine sebep olacaktır. (Kıralp, 2023, s. 389) Görülüyor ki halk doğru bilgilendirilmediğinde, yeterli manipülasyon seviyesine ulaştırıldığında kendi vicdanının kurbanı olmaktadır.
Dareios Haklı mı?
Sokrates, kendisinden 120 yıl önce mitolojideki Persli konuşmacılardan Dareios’un bahsettiği şekilde oligarşik düzende güç mücadelesi veren, iktidarı darbe ile ele alan demokrat görünümlü oligarkların eliyle baldıran zehri içirilerek idam ettirilirken, biz de Sokrates’in sorduğu gibi Dareios’a soralım. Nasıl oluyor da özgürlüğü, refahı, mutluluğu, düzeni bir kişi sağlıyor? Yani yönetilenler olmadan nasıl oluyor da bir kişinin verdiği özgürlükten, esenlikte, refahtan bahsedilebiliyor? Yönetilenler olmadan nasıl oluyor da bir yöneticiden ya da onun sağladığı iyi yönetimden bahsedilebiliyor? Yönetilenlerin sesi, fikri, düşüncesi, kavrayışı, anlayışı, istekleri olmadan…
Dareios’un söylemindeki tezat da Meletos’un söylemleri gibi izahtan varestedir. Dareios’un özgürlük, düzen ve refahın ancak “tek bir kişinin iradesiyle” sağlanabileceğine yönelik monarşik anlatımını, kavrayışını çok anakronik olsa da yakın tarihten bir örnekle anlamlandırmaya çalışmak faydalı olacaktır.
Bolşevik İhtilali
Tarihçilerin ve siyaset bilimcilerin büyük çoğunluğuna göre Bolşevik İhtilali, başlangıçtaki geniş tabanlı “Sovyet” (İşçi, Köylü ve Asker Konseyleri) demokrasisinden hızla sıyrılarak, katı ve merkeziyetçi bir elitist oligarşik yapıya ve nihayetinde monarşik bir yönetime evrilmiştir.
İhtilali’nin tarihsel dönüşümünde halk tabanlı konseyler (Sovyetler) ve “çoğunluğun yönetimi” idealiyle yola çıkanlar, yaşanan çatışmalar sonucunda ihtilali, muhalefetin tasfiyesi, Kurucu Meclis’in dağıtılması ve Lenin’in “öncü parti” doktriniyle hızla elitist bir oligarşiye çevirmişlerdir. İşçi sınıfının iradesini yok sayarak gücü politbüroya ve nihayetinde Stalin’in şahsında mutlak bir monarşiye devreden bu süreç; yönetilenlerin sesi, fikri ve katılımı olmadan sistemin işleyemeyeceği eleştirisini ihtilalin gerçekleştirilmesiyle haklı çıkarırken, ironik bir biçimde Dareios’un “düzen ve esenliği ancak monark tesis eder” iddiasına trajikomik bir örnek olmuş ve iktidar ileriki dönemde Stalin’in monarşisine bırakılmıştır. (Lipset 2008, s. 18)
Ancak bilindiği üzere II. Dünya Savaşından sonra Stalin’in dikdatörlüğünde altın çağını yaşayan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği(SSCB) gerisinde büyük bir enkaz bırakarak 1991’de dağılmış ve tamda Dareios’un anlattığı gibi tecelli eden tarih, yine “tarih tekerrürden ibarettir” sözünü tasdik edercesine, belki de Dareios’un pek beklemediği şekilde bir dikdatörlüğün sonunu getirmiştir.
Meşruluk/İtaat
Birlikte yaşamanın zorunluluğu olarak yönetiminde devamlılığı bağlamında, uzak ve yakın geçmişte tecrübe edilmiş tüm yönetim biçimlerinin barındırdığı zaaflar, güçlü iktidarlar sonrasında ortaya çıkan yönetimsel boşluklar, kurulacak yeni düzende bakiye eksikliklerin ortadan kaldırılması ve nizamın tekrar tesisinde yönetilenlerin ikna edilmesine altı başlık olarak son yy.da meşruluk/geçerlilik meselesini ortaya çıkarmıştır.
Bu kavramlardan(meşruluk/geçerlilik) yola çıkarak, iktidar/güç kimdir? Meşruluk, iktidara itaati etkileyen, şeklini, süresini, biçimini belirleyen en önemli unsur olabilir mi? Ya da geçerli/meşru iktidarı etiketleyen en önemli kavram adalet midir? Politika tanımını, çıkar çatışması ve menfaatlerin bölüşümü olarak alırsak iktidarın görevini adil bölüşüme gözetmenlik yapmak olarak alabilir miyiz? Politikanın tanımını “ortak iyiliğin” tesisi olarak alırsak iktidar adalet düzeninin bizatihi kurucusu mu olmalıdır? soruları akla gelirken, politika biliminde kime itaat edileceği ya da itaat etme/kurala-kanuna uyma olarak tanımlanacak eylemin öznesinde yer alan iktidar ya da devlet kavramını ele almak bir zorunluluk gibi görünmektedir. Konumuz devletin/iktidarın/gücün nasıl ortaya çıktığından/tanımından ziyade meşruluk/itaat edilebilirlik ya da güvenilebilirlik açısından itaat kuralına uyma eylemini icra edenlerin karşısına devletin nasıl bir hüviyet ile çıktığıdır. Bu anlamda devlete bir kişilik tanımanın pratik yönden yararlı olacağı konusunda birtakım görüşler vardır. Devletin gerçek bir kişilik değil, hukuki anlamda tüzel kişiliğe sahip olması, hak sahibi olması, borçlanması, sorumluluğu, dava ehliyetini gibi haklar ile kişiliklendirilmesi, itaatin/kurala-kanuna uymanın yönetilenler açısından bir çeşit güvenlik algısına bağlanmasını kolaylaştıracaktır. Bahsettiğimiz kişilik kavrayış ve biçimlendirmesinin sistemi kendisine zorunlu ve sıkı bir bağ ile bağlamasının belki de en önemli sebebi Devletin devamlılığı ilkesi ile ilişkilidir. Çünkü devleti yönetenlerin varlığı kısa süreli ve geçici iken, Devlet, daha uzun zamana yayılan ve onu oluşturan odakların kişiliğinden bağımsız bir mana taşır. (Kapani, s. 50)
Günümüz demokratik toplumlarında anlayış bu minval üzere devam ederken belki de dikkat edilmesi gereken en önemli mesele, gücü kısa süreli ve geçici olarak elinde bulundurulanların/iktidarların kullandığı güce bağlı sorumluluklarının devletin şahsından sıyrılarak kendi şahsi sorumluluklarına eklemlenmesi meseledir. Bu sorumluluk elbette devletin şahsına ait tüzel kişi sorumluluğundan bağımsız olarak ele alınmalı yasalar ve işleyiş bu iki sorumluluğun sonuçları hakkında değerlendirmeyi birbiriyle karıştırmamalı, her güç/iktidar bu sorumluluğun sonuçlarına yasa önünde katlanmayı baştan bilmeli ya da tahmin etmelidir.
Kuvvetler Ayrılığı
Bahsettiğimiz bu ayrışmanın gerçekleşebilmesi içinde elzem olan ve günümüz demokratik toplumlarında tarihsel tartışmaların, deneyimlerin verdiği bilgi birikimiyle ortaya çıkan, Montesquieu’nin “Kanunların Ruhu” isimli eserinin 11’inci kitabında tanımladığı gibi gücün/iktidarın kullanımına ilişkin ortaya çıkan köşe taşlarından(yasama,yürütme,yargı) kuvvetlerin birbirlerine yönetişim açısından uzak tutulması yaklaşımıdır ve temelde benimsenen yol olmuştur. (Montesquieu, 2014, s. 215).
Montesquieu’nin, kalp huzuru diyerek tanımladığı, aslında yukarıda bahsettiğimiz güvenilirlik meselesinde kuvvetlerin birbirinden yönetişim açısından uzak tutulması ilkesini şu sözlerle açıklamaktadır; “Vatandaşın siyasi hürriyeti demek, insanın kendini güvenlik içinde görmesinden duyduğu kalp huzuru demektir. Hürriyetin var olması içinde, hükümetin, bir vatandaşın başka bir vatandaştan korkmasını önleyebilecek durumda olması gerek. Yasama yetkisiyle uygulama ya da yürütme yetkisi aynı kişiye ya da aynı memurlar topluluğuna verilirse, ortada hürriyet diye bir şey kalmaz; çünkü aynı hükümdarın ya da aynı senatonun, şiddet kullanarak uygulamak için ağır kanunlar yapmasından korkulur. Yargılama yetkisi, yasama yetkisiyle uygulama yetkisinden ayrılmazsa ortada yine hürriyet diye bir şey kalmaz. Yargılama yetkisi yasama yetkisiyle birleştirilseydi vatandaşların hayatı ve hürriyeti üzerindeki yetki keyfi olurdu. Çünkü hâkim aynı zamanda kanun koyucu olurdu. Uygulama yetkisiyle birleştirilseydi, o zaman hâkimin elinde yargılama yetkisinden başka bir de baskı kuvveti bulunurdu. Bu üç yetki, yani kanun yapma yetkisi, genel kararları uygulama yetkisi, suçları ya da vatandaşlar arasındaki anlaşmazlıkları yargılama yetkisi, aynı zamanda aynı kişinin ya da yüksek memurlardan, soylulardan, halktan oluşan aynı toplulukların elinde bulunsaydı, devlette her şey yıkılırdı.” (Montesquieu, 2014, s. 218).
Öyle görünüyor ki kurduğumuz sistemler, yönetim biçimleri, düzen, zaman içerisinde unutulan değerler, algıların yanında tembellik, fırsatçılık, açgözlülük, haset, hamaset, gösteriş, kin gibi kötü hasletler sebebiyle bozulmakta, yola çıkıldığında ortaya konulan iyi hedeflerin çok uzağında bir tabloyla baş başa kalmaktayız. Kurduğumuz sistem, biçim ne olursa olsun, asıl gücün kalabalıklarda olduğunu bilmenin yanında, kamuoyunun vicdan sahibi, liyakatliler eliyle bilgilendirilmesi, yönetilmesi ve sistemin kendi içerisinde baştan sona tüm süreçleriyle birbirine eklemlenmiş ve geribildirim sorumluluğuyla teçhiz edilmiş olması erkin doğru yönetimi açısından son derece önemli görünmektedir. Bizi kıyıya ulaştıracak olanlar vicdanı doğruya mahkûm, kulağı iyi duyan, sözü doğru, gücün nereden geldiğini bilen liyakatliler olabilir.
Bu yazıyı Montesquieu’den şu alıntıyla bitirmek yerinde olacaktır.
“Bir devletin yapısında şu iki şeyden ötürü değişiklik olur: Ya devletin yapısı düzeltilir ya da devletin yapısı bozulur. Devlet, ilkelerini korur, yalnız yapısını değiştirirse kendini düzeltiyor demektir; ilkelerini yitirir, yapısını değiştirirse o zaman devlet bozuluyor demektir.” (Montesquieu, 2014, s.239)
.
Erol KARAGÖZ
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız
________________________
KAYNAKÇA;
Kapani, M. (2016). Politika Bilimine Giriş. BB101 Yayınları.
Tunçay, M. (2024). Batı’da Siyasal Düşünceler Tarihi, Eski ve Orta Çağlar. Kronik Kitap.
Platon. (2011). Savunma. Karanfil Yayınları.
Herodot. (2012). Tarih (M. Ökmen, Çev.). İş Bankası Kültür Yayınları.
Lipset, S. M. (2008). ROBERT MICHELS, DEMOKRASİ VE OLİGARŞİNİN TUNÇ KANUNU. Çalışma ve Toplum, 4 (19), 11-38. https://izlik.org/JA75KS99BA
Kıralp, Ş. (2023). Sokrates, Platon ve Aristoteles’in Atina demokrasisine eleştirileri. Mevzu – Sosyal Bilimler Dergisi, (9), 383–399. https://doi.org/10.56720/mevzu.1233310
Montesquieu. (2014). Kanunların ruhu üzerine (F. Baldaş, Çev.). Hiperlink Yayınları.

