Site icon Sahipkıran Stratejik Araştırma Merkezi – SASAM

KKTC’DE 6 ARALIK SEÇİMLERİ: SANDIK VE TEMSİLİYET

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde 6 Aralık 2026’da yapılması planlanan genel ve yerel seçimler, yalnızca iktidarın kim olacağını belirlemeyecek. Ekonomik sıkıntılar, Kıbrıslı Türk kimliği, Türkiye ile ilişkiler ve federasyon tartışmaları, seçmenin sandıktaki tercihini belirleyen temel dinamikler olacak.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, 6 Aralık 2026’da siyasi geleceği açısından önemli bir sınavla karşı karşıya kalacak. Cumhuriyet Meclisi seçimleriyle yerel seçimlerin aynı gün yapılması, seçmenin hem ülkenin merkezi yönetimine hem de yaşadığı bölgenin yerel idaresine ilişkin tercihlerini eş zamanlı olarak ortaya koymasını sağlayacak.

Bu seçimleri sıradan bir iktidar mücadelesi olarak değerlendirmek, KKTC siyasetinin kendine özgü dinamiklerini gözden kaçırmak anlamına gelir. Çünkü adadaki siyasi tercihlerin arkasında ekonomik beklentiler kadar kimlik, aidiyet, Türkiye ile ilişkiler ve Kıbrıs sorununun geleceğine ilişkin farklı yaklaşımlar bulunuyor.

6 Aralık seçimlerinin asıl önemi de bu farklı dinamiklerin aynı sandıkta buluşacak olmasından kaynaklanıyor.

Ekonomik memnuniyetsizlik iktidarın en önemli sınavı

KKTC’de seçmenin gündelik hayatını etkileyen ekonomik sorunlar, seçim sürecinin temel belirleyicilerinden biri olmaya aday. Hayat pahalılığı, alım gücündeki gerileme, konut ve kira maliyetleri, istihdam olanakları ve kamu hizmetlerinin niteliği, siyasi partilerin seçmen karşısındaki performansını doğrudan etkiliyor.

Ekonomik sorunların derinleştiği dönemlerde iktidarlar yalnızca uyguladıkları politikalar üzerinden değil, vatandaşın geleceğe ilişkin beklentilerini ne ölçüde karşılayabildikleri üzerinden de değerlendirilir.

Bu açıdan Ulusal Birlik Partisi (UBP) ve Başbakan Ünal Üstel’in karşı karşıya olduğu temel sorun, ekonomik memnuniyetsizliğin ne ölçüde siyasi bir cezaya dönüşeceğidir.

Ancak ekonomik sıkıntıların otomatik olarak iktidar değişikliği getireceğini düşünmek de doğru değildir. KKTC ekonomisinin Türkiye ile yakın ilişkileri, kamu maliyesinin dış kaynaklara duyarlılığı ve uluslararası alandaki sınırlılıklar, seçmenin tercihlerini daha karmaşık hale getiriyor.

Bir tarafta mevcut yönetimden duyulan rahatsızlık, diğer tarafta Türkiye ile ilişkilerin korunması gerekliliği bulunuyor. Seçmen, bu iki kaygı arasında kendi ekonomik ve siyasi çıkarlarına uygun bir denge arayabilir.

Kıbrıslı Türk kimliği ve siyasi tercihin sosyolojisi

KKTC siyasetinin önemli özelliklerinden biri, sağ ve sol arasındaki rekabetin yalnızca ekonomik ideolojilerle açıklanamamasıdır.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Rauf Denktaş, Mehmet Ali Talat, Derviş Eroğlu, Mustafa Akıncı, Ersin Tatar ve Tufan Erhürman dönemlerine bakıldığında, farklı siyasi yönelimlerin ve çözüm modellerinin zaman içinde öne çıktığı görülüyor. Ancak bu tabloyu mekanik bir sağ-sol nöbetleşmesi olarak okumak yanıltıcı olur. Her seçimin kendi koşulları, adayları ve toplumsal beklentileri vardır.

Kıbrıslı Türk kimliği de bu tercihlerin önemli bir parçasıdır. Adanın yerlisi olma, Türkiye’den farklı tarihsel ve kültürel deneyimlere sahip olma ve kendi siyasi iradesini koruma düşüncesi, bazı seçmenlerin tercihlerini etkileyebiliyor.

Bu eğilim, zaman zaman Kıbrıslı Türklerin Türkiye kökenli vatandaşlara karşı ayrıştırıcı bir dil geliştirmesiyle de kesişebiliyor. Ancak Kıbrıslı Türk toplumunu tek tip bir kimlik anlayışına indirgemek doğru değildir. Türkiye ile güçlü bağları savunan Kıbrıslı Türkler bulunduğu gibi, yerel siyasi özerkliğe vurgu yapan Türkiye kökenli seçmenler de bulunabilir.

Dolayısıyla seçimlerde belirleyici olan yalnızca kimin adada doğduğu değil, seçmenin kendisini nasıl tanımladığı, hangi siyasi temsil biçimini benimsediği ve geleceğe ilişkin hangi beklentilere sahip olduğudur.

Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP), bu toplumsal arayışın önemli bir adresi olarak öne çıkabilir. CTP’nin siyasi avantajı, yalnızca hükümete yönelik memnuniyetsizlikten değil, Kıbrıslı Türklerin kendi kendini yönetme iradesini ve kurumsal özerkliği vurgulayan söyleminden de kaynaklanabilir.

Bununla birlikte, bu avantajın sandıkta çoğunluğa dönüşmesi garanti değildir.

Deniz faciası ve siyasi sorumluluk tartışması

Paylaşılan değerlendirmede, 30 Ağustos 2026’da Türkiye’den KKTC’ye hareket eden bir feribotun batmasıyla yaşandığı belirtilen facianın ve sonrasındaki siyasi gelişmelerin iktidar ortaklarını etkilediği ileri sürülüyor. Bu olayla ilgili can kaybı, soruşturma bulguları, denetim süreçleri ve siyasi sorumluluk iddiaları, seçim analizinde ancak güvenilir kaynaklarla doğrulandıkları ölçüde kesin olgular olarak kullanılmalıdır.

Bununla birlikte, genel bir siyasi ilke açıktır: Can kayıplarına yol açan büyük kazalar, kamu denetiminin niteliği ve yöneticilerin hesap verebilirliği konusunda toplumsal sorgulamayı artırabilir.

Böyle durumlarda seçmen yalnızca kazanın nasıl meydana geldiğini değil, önlenebilir risklerin bulunup bulunmadığını, denetim mekanizmalarının görevlerini yerine getirip getirmediğini ve yetkililerin olay karşısındaki tutumunu da değerlendirir.

Dolayısıyla böyle bir olayın siyasi etkisi, yalnızca istifa veya görev değişikliğiyle sınırlı kalmayabilir. Kurumlara duyulan güvenin yeniden değerlendirilmesine de yol açabilir.

Ancak yaşanan bir facianın UBP’yi mi, Yeniden Doğuş Partisi’ni (YDP) mi, yoksa genel olarak hükümeti mi daha fazla etkileyeceği; seçmenin olay hakkındaki bilgisine, sorumluluk atfına ve sonraki gelişmelere bağlıdır.

Anketler ne söylüyor, ne söylemiyor?

Paylaşılan metinde aktarılan Demo Ajans koordinasyonundaki, 28 Eylül-1 Ekim tarihleri arasında altı ilçede 814 seçmenle yüz yüze yapıldığı belirtilen ankette, kararsızlar dağıtıldıktan sonra CTP’nin yüzde 37,5, UBP’nin yüzde 33,1 ve YDP’nin yaklaşık yüzde 13 düzeyinde olduğu ifade ediliyor. Aynı değerlendirmede TDP için yüzde 4,7, DP için yüzde 4,4 oranları aktarılıyor.

Bu veriler doğru aktarılmış olsa bile, sonuçları kesin bir seçim tahmini olarak değerlendirmek mümkün değildir. Öncelikle anketin örnekleme yöntemi, hata payı, saha çalışmasının yılı, seçmen ağırlıklandırması ve kararsızların nasıl dağıtıldığı incelenmelidir. Ayrıca genel seçim ile yerel seçimlerde seçmen davranışının aynı olacağı varsayılmamalıdır.

Yine de bu oranlar, CTP’nin birinci sırada yer alması ile tek başına hükümet kurabilecek çoğunluğa ulaşması arasındaki farkı tartışmak bakımından önemlidir.

Bir partinin seçimde birinci çıkması, hükümeti tek başına kuracağı anlamına gelmez. Meclis aritmetiği, seçim çevrelerindeki oy dağılımı, seçim sistemi ve barajın uygulanma biçimi, milletvekili sayısını belirler. Bu nedenle yalnızca ülke genelindeki oy oranlarından kesin milletvekili sayıları çıkarmak yanıltıcı olabilir.

Özellikle yüzde 5 barajının altında kalabilecek partiler açısından seçim döneminin son haftaları kritik önem taşıyacaktır. Barajın hemen çevresindeki partilerin birkaç puanlık değişim yaşaması, meclis dağılımını ve koalisyon ihtimallerini etkileyebilir.

CTP’nin önde olması bir siyasi değişim talebinin göstergesi olabilir. Ancak bu talebin hükümet değişikliğine dönüşmesi, seçimin gerçek sonuçlarına ve partilerin seçim sonrasındaki tutumlarına bağlıdır.

Üç olasılık: CTP iktidarı, sağ koalisyon veya uzlaşma

6 Aralık sonrasında ortaya çıkabilecek siyasi tabloyu üç temel olasılık üzerinden değerlendirmek mümkündür.

Birinci olasılık, CTP’nin güçlü bir sonuç elde etmesidir. Böyle bir durumda CTP’nin hükümet kurma iddiası güçlenecek ve federasyon temelinde çözüm arayışı, ekonomik yönetim ve kamu kurumlarının işleyişi daha fazla tartışılacaktır. Ancak hükümetin kurulması için gerekli çoğunluğun sağlanması ayrı bir mesele olacaktır.

İkinci olasılık, UBP ve YDP’nin birlikte veya başka bir ortakla hükümet kurabilecek bir meclis çoğunluğuna ulaşmasıdır. Böyle bir tabloda Ankara ile yakın ilişkilerin korunması ve mevcut çözüm yaklaşımının sürdürülmesi öncelik kazanabilir. Fakat bu ihtimalin gerçekleşmesi, yalnızca siyasi yakınlığa değil, seçim sonuçlarına ve koalisyon pazarlıklarına bağlıdır.

Üçüncü olasılık ise siyasi uzlaşma arayışıdır. Seçim sonuçlarının net bir çoğunluk üretmemesi durumunda, farklı siyasi çizgilerdeki partilerin ekonomik yönetim ve kamu reformları gibi alanlarda ortak zemin araması gerekebilir. CTP ile UBP arasında bir koalisyon, geçmiş siyasi deneyimler nedeniyle imkânsız değildir; ancak iki partinin çözüm modeli, hükümet politikaları ve siyasi sorumluluk paylaşımı konularındaki farklılıkları böyle bir formülü zorlaştırabilir.

Bu senaryoların hiçbirini bugünden kesin sonuç olarak görmek doğru olmaz. Seçim kampanyasının seyri, adayların performansı, katılım oranı ve seçim gününe kadar yaşanabilecek gelişmeler, mevcut beklentileri değiştirebilir.

Genel seçimle yerel seçim aynı gün: İki farklı seçmen davranışı

6 Aralık’ın en önemli özelliklerinden biri, genel ve yerel seçimlerin aynı gün yapılmasıdır. Bu durum, seçmenin ülke yönetimiyle ilgili tercihleri ile belediyesine ilişkin değerlendirmelerini aynı seçim gününde ortaya koymasını sağlayacak.

Genel seçimde seçmen; ekonomi politikalarını, hükümetin performansını, Türkiye ile ilişkileri ve Kıbrıs sorununun geleceğini dikkate alabilir. Yerel seçimlerde ise belediye hizmetleri, altyapı, ulaşım, temizlik, imar ve adayların kişisel performansı daha belirleyici olabilir.

Bu nedenle aynı seçmen, genel seçimde bir partiyi desteklerken belediye başkanlığında başka bir adaya yönelebilir. Yerel adayların kişisel itibarı, parti kimliğinin önüne geçebilir.

Bu durum, özellikle güçlü yerel örgütlenmesi bulunan partiler ve bağımsız adaylar açısından önem taşıyacaktır. Seçim gecesi ortaya çıkacak tablo, yalnızca ulusal siyasetteki güç dağılımını değil, belediyelerin hangi siyasi anlayışlarla yönetileceğini de belirleyecektir.

Karma oyun kaldırılması ve oyların geçerliliği

Seçim sistemindeki değişikliklerden biri olan karma oyun kaldırılması, seçmenin oy kullanma alışkanlıklarını da etkileyecektir.

Karma oy uygulamasında farklı partilerden adaylara oy verebilme imkânı, seçmene geniş bir tercih alanı sunarken pusulaların doğru doldurulması konusunda güçlükler yaratabiliyordu. Bu yöntemin kaldırılması, oy verme işlemini bazı yönlerden sadeleştirebilir ve teknik hatalardan kaynaklanan geçersiz oyları azaltabilir.

Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta, geçerli oy sayısının yalnızca seçim sistemine bağlı olmadığıdır. Seçmenin bilgilendirilmesi, pusulaların anlaşılır biçimde hazırlanması, sandık görevlilerinin eğitimi ve oy verme işleminin kolaylığı da belirleyicidir.

Üstelik aynı gün birden fazla seçim yapılması, seçmenin önündeki işlem sayısını artıracaktır. Dolayısıyla karma oyun kaldırılmasıyla elde edilebilecek kolaylıkların, çoklu seçim sürecinin yaratacağı güçlüklerle birlikte değerlendirilmesi gerekir.

Seçim sonrasında yapılacak karşılaştırmalı analizlerde yalnızca toplam geçersiz oy sayısına değil, seçim türlerine göre geçersiz oy oranlarına ve katılım düzeyine de bakılmalıdır. Böylece yeni uygulamanın gerçekten ne ölçüde kolaylık sağladığı daha sağlıklı biçimde anlaşılabilir.

Katılım oranı: Seçimin görünmeyen belirleyicisi

Bütün bu tartışmaların merkezinde seçime katılım bulunuyor.

Bir partinin kamuoyu yoklamalarında önde görünmesi, destekçilerinin aynı oranda sandığa gideceğini garanti etmez. Benzer şekilde geride görünen bir parti, seçmenini daha yüksek oranda sandığa taşıyarak beklenenden iyi bir sonuç elde edebilir.

Katılım oranı; ekonomik memnuniyetsizlikten adayların toplumdaki karşılığına, siyasi kutuplaşmadan seçmenin değişim beklentisine kadar pek çok unsurdan etkilenebilir.

Genel ve yerel seçimlerin aynı gün yapılması, belediye başkanlığı adayları üzerinden sandığa gitme motivasyonunu artırabilir. Buna karşılık çok sayıda pusulanın bulunması ve oy verme sürecinin karmaşık algılanması, özellikle siyasete ilgisi düşük seçmenler açısından caydırıcı olabilir.

Burada siyasi partilerin görevi yalnızca seçmenleri kendi adaylarına yönlendirmek değildir. Seçim sistemini doğru anlatmak, seçmenin oyunu geçerli biçimde kullanmasını sağlamak ve demokratik katılımı güçlendirmek de önem taşır.

Çünkü seçimlerin meşruiyeti yalnızca kazananın kim olduğuyla değil, vatandaşların iradelerini özgürce ve etkili biçimde ortaya koyabilmesiyle de ilgilidir.

Sonuç: Seçim yalnızca iktidarı değil, ilişkinin biçimini de belirleyecek

6 Aralık 2026 seçimleri, KKTC’de yalnızca UBP, CTP, YDP ve diğer partiler arasındaki rekabetin sonucu olmayacaktır. Aynı zamanda ekonomik memnuniyetsizliğin siyasi karşılığını, Kıbrıslı Türk kimliğinin seçim davranışına etkisini, Türkiye ile ilişkilerin nasıl değerlendirilmesini ve federasyon ile iki devletli çözüm arasındaki tartışmanın toplumsal zeminini görünür kılacaktır.

CTP’nin önde olduğu yönündeki anket bulguları, mevcut yönetime yönelik eleştirilerin siyasi bir karşılık bulabileceğine işaret ediyor. Ancak CTP’nin birinci çıkmasıyla hükümeti kurması arasında önemli bir fark var. UBP ve YDP’nin toparlanması, seçim barajı, koalisyon seçenekleri ve seçime katılım oranı, seçim sonrasındaki tabloyu değiştirebilir.

Türkiye ile ilişkiler de bu denklemde önemli bir yer tutuyor. KKTC’nin ekonomik ve diplomatik koşulları, Ankara ile sürdürülebilir bir iş birliğini gerekli kılıyor. Bununla birlikte, sağlıklı bir ilişkinin yalnızca siyasi yakınlığa değil, KKTC’deki demokratik iradeye, kurumsal işleyişe ve karşılıklı saygıya dayanması da önemlidir.

Sonuç olarak 6 Aralık’ın asıl belirleyicisi, siyasi partilerin seçim öncesindeki iddialarından çok, seçmenin sandıkta ortaya koyacağı irade olacaktır.

KKTC için önemli olan, hangi partinin kazandığından ibaret değildir. Asıl mesele, seçim sonrasında ekonomik sorunlara çözüm üretebilen, demokratik kurumları güçlendiren, toplumsal farklılıkları gözeten ve Türkiye ile ilişkilerini kendi siyasi iradesiyle uyumlu biçimde sürdürebilen bir yönetimin ortaya çıkıp çıkmayacağıdır.

6 Aralık gecesi açıklanacak sonuçlar, bu soruların tümüne tek başına cevap vermeyecek. Ancak Kıbrıs Türk toplumunun nasıl bir gelecek istediğini anlamak bakımından önemli bir başlangıç noktası oluşturacaktır.

.

Av. Ümmühan BEDİHAĞAOĞLU
SASAM Aday KKTC Uzmanı

Exit mobile version