Son günlerde bazı gazetelerde yayımlanan haberlerde, Memur-Sen ve Türkiye Kamu-Sen’in kamu görevlileri sendikaları için yüzde 5’lik bir örgütlenme barajı talebini Kamu Personeli Danışma Kurulu gündemine taşıdığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının da bu öneriyi değerlendirdiği belirtilmektedir Henüz kesinleşmiş bir yasal düzenleme bulunmazken, tartışmanın merkezinde sendikaların üye sayıları ve barajın altında kalan sendikaların üyelik ödentilerinden yararlanmasına ilişkin olası sonuçlar yer almaktadır.
Bugün yeniden yüzde 5 olarak gündeme getirilen sendikal baraj, Türkiye’de daha önce uygulanmış ve sonrasında kaldırılmış bir düzenlemedir. 2002-2004 yılları arasında uygulanan bu barajın kaldırıldığı dönemde Memur-Sen ve Türkiye Kamu-Sen, bugünkü üye sayılarına ve örgütsel güçlerine henüz ulaşmamıştı. Başka bir ifadeyle, bugün kamu sendikacılığının en güçlü iki konfederasyonu arasında yer alan bu yapıların büyüme ve gelişme sürecinde, sendikaların önündeki barajın kaldırılması önemli bir imkân sağlamıştır.
Bu gelişme, kamu görevlileri sendikacılığında temel bir soruyu yeniden gündeme getiriyor: Sendikaların gücü yalnızca kaç üyeye sahip olduklarıyla mı ölçülmelidir, yoksa üyelerinin sorunlarına ne ölçüde çözüm ürettikleri, iradelerini ne kadar temsil ettikleri ve kendilerine emanet edilen kaynakları ne kadar şeffaf yönettikleriyle mi?
Yüzde 5 barajı talebi, yalnızca sendikaların üye sayılarıyla ilgili teknik bir düzenleme olarak görülemez. Düzenlemenin kapsamına ve doğuracağı sonuçlara bağlı olarak, kamu görevlilerinin sendika kurma hakkını, istedikleri sendikaya üye olma özgürlüğünü ve sendikalar arasındaki demokratik rekabeti doğrudan etkileyebilecek bir nitelik taşımaktadır.
Ancak bu tartışmanın sendikacılığın kendi içine dönerek cevaplaması gereken başka bir boyutu da var: Sendikalar büyüdükçe gerçekten üyelerinin sorunlarına daha fazla mı eğiliyor? Yıllar boyunca aynı yönetimlerin elinde kalan büyük örgütlerde temsil, katılım, şeffaflık ve hesap verebilirlik ne ölçüde korunuyor?
Michels görüşlerinde haklı mı çıktı?
Alman sosyolog Robert Michels, örgütlerin işleyişinde ortaya çıkabilecek önemli bir tehlikeyi, “oligarşinin tunç kanunu” kavramıyla açıklamıştır. Michels’e göre, başlangıçta ortak amaçlar etrafında bir araya gelen demokratik örgütlerde zamanla yönetim ve karar alma gücü dar bir kadronun elinde yoğunlaşabilir. Yönetici kadrolar uzmanlaşır, örgütsel mekanizmalar karmaşıklaşır ve sıradan üyelerin karar süreçlerine etkisi azalabilir. Zaman içinde sendikanın varlığını devam ettirmek, idari kadrolarının konumunu korumak ve maslahatı idare etmek, asıl amaç olan üyelerin sorunlarını çözmenin önüne geçtiğinde ciddi bir temsil sorunu hasıl olabilmektedir.
Bir sendikada yönetim değişimi gerçekten mümkün müdür? Üyeler, yönetimin politikalarını özgürce eleştirebilmekte midir? Genel kurul yalnızca yönetimlerin faaliyetlerini onayladığı bir toplantı mı, yoksa üyelerin iradesinin yönetim üzerinde etkili olduğu gerçek bir karar organı mıdır? Bu soruların cevapları, sendikanın büyüklüğünden çok daha fazlasını anlatır.
Sendika idareciliği, üyelerin kendilerine emanet ettiği bir temsil görevidir. Bu görev, kişilere ait kalıcı bir makam değil, çalışanların hak ve menfaatlerini savunmak için üstlenilen ağır bir sorumluluktur. Yönetimlerin sürekli aynı kişiler etrafında şekillenmesi, alternatif kadroların ortaya çıkamaması ve üyelerin yönetime etkisinin zayıflaması, sendika içi demokrasi açısından sorgulanması gereken ciddi bir meseledir.
Bir sendikanın başkanlığı veya yönetim kurulu üyelikleri neden yıllar boyunca aynı kişilerin etrafında dönüp durmaktadır? Yönetimde yenilenme, yeni fikirlerin ve farklı temsil anlayışlarının önünü açmak yerine neden bir tehdit gibi algılanmaktadır? Sendikalar, üyelerine demokratik katılımı ve ortak karar alma kültürünü savunurken kendi iç işleyişlerinde de bu ilkelere ne derece riayet etmektedir? Üyelerin yalnızca aidat ödeyen ve seçim dönemlerinde oy kullanan kişiler olarak görülmesi, sendikal temsilin anlamına uygun mudur?
Bu sorular sorulmadan ve makul cevaplar kamuoyu ile paylaşılmadan yüzde 5’lik bir örgütlenme barajı ne yeri ne de zamanıdır. Hiç kuşku yok ki üyeler, sendikanın gerçek sahipleridir. Yönetimler ise bu iradeyi tatbik etmekle görevli temsilcilerdir. Bu ilişkinin tersine dönmesi, yani üyelerin yönetimlerin varlığını sürdürmesine hizmet eden bir araca dönüşmesi, Michels’in işaret ettiği oligarşik eğilimin sendikal hayattaki karşılığıdır.
Sendikaların mali kaynakları, üyelerin ekonomik fedakârlıklarıyla oluşur. Üyelik aidatları, çalışanların kendi haklarını koruyacak bir örgütün faaliyetlerini sürdürebilmesi için emanet ettiği kaynaklardır. Bu nedenle sendikal gelirlerin kullanımı, doğrudan güven, şeffaflık ve hesap verebilirlik meselesidir.
4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu’nun 27’nci maddesi, sendikaların idari ve mali denetimini düzenlemekte; yıllık hesapların yetkili meslek mensuplarınca denetlenerek bağımsız denetim raporu hazırlanmasını ve bu raporların genel kurula sunulmasını öngörmektedir. Bu çerçeve, mali şeffaflığın sendikal yönetimin ayrılmaz bir parçası olması gerektiğini göstermektedir.
Ancak üyeler, sendikalarına emanet ettikleri kaynakların nasıl kullanıldığını sorabilmelidir. Sendikaların mali tabloları kamuoyunun bilgisine sunulmalıdır. Yönetimler üyelerden ve toplumdan gelen sorulara açık, anlaşılır ve belgelerle desteklenen cevaplar verebilmelidir. Sendika kaynakları, idarecilerin keyfi tasarruf alanı değildir. Bu kaynakların kullanımı, üyelerin ortak menfaatleriyle uygun olarak yapılmalı ve üyelerin hatta toplumun genelinin bilgisine sunulmalıdır.
Büyük sendikalar üyeleri ile ne kadar bağ kurabilmekte?
Bir kamu görevlisinin sendikaya üye olmasının temel nedeni, karşılaştığı sorunların çözülmesi, ekonomik ve sosyal haklarının korunması ve mesleki kabiliyetlerinin geliştirilmesi, bunlardan daha da önemlisi kendini yalnız hissetmemesinin sağlanmasıdır. Oysa ki sendikalar 10 binleri geçtiğinde artık bir üyenin varlığı on binde bir anlamına gelmekte, sahadaki ihtiyaçları yeterince takip etme isteği ortadan kalkmaktadır. Üstelik örgüt büyüdükçe üyelerle yönetim arasındaki mesafe artmaktadır. Yönetim kadroları kendi gündemlerine yoğunlaşırken farklı kurumlarda, farklı mesleklerde ve farklı çalışma koşullarında görev yapan kamu görevlilerinin somut sorunları geri planda kalmaktadır.
Bu sebeple, sendikaların muvaffakiyeti, yalnızca her yıl açıklanan üye sayılarına bağlanamaz. Üyelerin hangi meselelerine çözüm üretildiği, hangi hak ihlallerine karşı mücadele verildiği, hukuki desteğin ne ölçüde erişilebilir olduğu, mesleki gelişime ne kadar katkı sağlandığı ve yurtiçi ve yurtdışı faaliyetlere üyelerin iştirakinin ne boyutta olduğu ile idarenin üyelerden gelen eleştirilere nasıl karşılık verdiği de dikkate alınmak zorundadır. Sendika, üyelerinin sorunlarına çözüm üreten bir dayanışma örgütü olmaktan çıkıp yalnızca kendi büyüklüğünü korumaya odaklandığında ve bu büyüklükle iftihar ettiğinde araç amaç hâline gelmiş demektir.
Anayasa Mahkemesinin %2 barajı hakkındaki kararı görmezden gelinebilir mi?
Anayasa Mahkemesi, 18 Ocak 2024 tarihli E.2023/12, K.2024/12 sayılı kararıyla, belirli bir üye oranına ulaşan kamu görevlileri sendikalarına üye olanlara toplu sözleşme ikramiyesi ödenmesini öngören kuralı iptal etmiştir. Mahkeme, kamu görevlileri sendikasının kurulu olduğu hizmet kolunda toplu sözleşme ikramiyesinin sadece, sendika üyesi olabilecek toplam kamu görevlisi sayısının en az yüzde ikisini üye kaydeden kamu görevlileri sendikalarına ödenmesinin bu sendikalara üye olmaya zorlayıcı, dolayısıyla yeni sendikaların kurulabilmesini ve çalışanların dilediği sendikayı seçebilmesini fiilen engelleyici nitelik taşıdığını belirterek, anayasal yönden objektif ve makul bir temele dayanmayan kuralın sendika hakkı bağlamında eşitlik ilkesiyle bağdaşmadığı sonucuna varmıştır.
Ayrıca Mahkeme, Anayasa’nın 51. maddesinde güvence altına alınan sendika hakkının negatif boyutu sendika üyesi olmayan çalışanları sendikaya üye olmaya doğrudan veya dolaylı olarak zorlayan düzenlemeler yapılmasını da yasakladığını vurgulayarak, devlet tarafından sendika üyesi çalışanlara, katlandıkları sendika aidatı külfetini telafi edecek tutarda veya bu tutara yakın birtakım mali imkânlar sağlanmasının çalışanları sendika üyesi olmaya zorlayıcı bir yönü bulunmadığı, ancak sağlanan devlet yardımının sendika aidatı tutarını bariz bir biçimde aşması hâlinde bunun çalışanları sendikalara üye olmaya dolaylı olarak zorlayıcı bir boyuta ulaştığı ifade etmiştir. Zira yüksek devlet yardımı, gerçekte sendikaya üye olmaya istekli ve niyetli olmayan kamu görevlilerini, sırf bu yardımdan yararlanmak amacıyla sendikalara üye olmaya yöneltebilecektir. Dava konusu kuralda düzenlenen toplu sözleşme ikramiyesinin miktarı gözetildiğinde kamu görevlilerini sendika üyesi olmaya dolaylı olarak zorlayıcı bir yönünün bulunduğu anlaşılan kuralın negatif sendika özgürlüğünü de ihlal ettiği değerlendirilmiştir.
Anayasa Mahkemesinin iptal kararını verirken dikkat çektiği hususlar dikkatli bakıldığında %5 baraj talebinde de izhar olmaktadır. Sadece bu barajı geçen sendikaların aidat toplayabilmesi, bu sendikalara üye olmaya zorlayıcı, dolayısıyla yeni sendikaların kurulabilmesini ve çalışanların dilediği sendikayı seçebilmesini fiilen engelleyici nitelik taşıdığı izahtan varestedir. Bu yönüyle dahi %5 barajı ile ilgili yapılacak kanuni düzenlemenin Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edileceği ihtimali oldukça yüksektir.
Çözüm baraj değil daha demokratik, hesap verebilir ve şeffaf bir sendikacılık
Sendikaların karşı karşıya olduğu sorunları çözmenin yolu yalnızca daha yüksek üye sayıları hedeflemek olmamalıdır. Gerçek bir iyileşme için sendikaların kendi içlerinde de demokrasi, hesap verebilirlik ve şeffaflık ilkelerini güçlendirmesi gerekmektedir.
Bunun için:
- Sendika yönetimlerinde gerçek bir demokratik rekabet ve yönetimde yenilenme kültürü teşvik edilmelidir.
- Üyelerin karar süreçlerine katılımı güçlendirilmeli, eleştiri ve önerileri etkili biçimde değerlendirilmelidir.
- Gelir ve giderler üyelerin anlayabileceği açıklıkta sunulmalı; mali denetim raporları kamuoyunca erişilebilir ve anlamlı hâle getirilmelidir.
- Sendika kaynaklarının kullanımı, üyelerin ortak menfaatleri ve somut faaliyet sonuçları üzerinden açıklanmalıdır.
- Sendikaların performansı yalnızca üye sayısıyla değil, üyelerin sorunlarına getirdikleri çözümlerle de değerlendirilmelidir.
- Yeni sendikaların kurulması ve faaliyetlerini sürdürebilmesi, sendikal çoğulculuğun doğal bir parçası olarak korunmalıdır.
Michels’in oligarşinin tunç kanunu olarak adlandırdığı eğilim, bize örgütlerin kendi varlıklarını ve yönetim kadrolarını korumaya yönelme riskini hatırlatmaktadır. Bu riske karşı en güçlü güvence, üyelerin özgür iradesi, demokratik katılım, düzenli ve etkili denetim, şeffaf mali yönetim ve gerçek hesap verebilirliktir.
Sendikacılıkta asıl başarı, kaç kişinin aynı çatı altında toplandığından ziyade, o çatı altında toplanan insanların haklarının ne ölçüde korunduğunda, sorunlarının ne kadar çözüldüğünde ve kendi örgütleri üzerinde ne kadar söz sahibi olduğunda ortaya çıkmaktadır. Üyelerinin şahsi gelişimleri ile ilgilenmeyen, eğitim programları hazırlamayan, gündelik sorunlarını dikkate almayan, çalışma ortamını düzeltmek yönünde girişimde bulunmayan bir sendikacılık anlayışı çalışanların çoğunu üye yapsa bile başarılı olarak görülmesi gerçekçi değildir.
Sendikalar üyelerine dokunmalıdır. Sendika idarecileri üyeleriyle birlikte çalışma ortamının içinde olmalı, sendikadan aldıkları huzur hakkı veya benzeri gelirler onların zenginleşme aracına dönüşmemelidir. Sendika yöneticiliği öncelikle gönüllü bir faaliyet olarak değerlendirilmeli ve samimi bir şekilde icra edilmelidir. Ancak bu şekilde etkili ve verimli bir sendikacılığa ulaşılabilir.
Bu nedenle yüzde 5 barajı tartışılırken yalnızca sendikaların kaç üyeye sahip olması gerektiğini değil, nasıl bir sendikal sistem istediğimizi de konuşmalıyız. Üyelerinin sorunlarından kopmayan, yöneticileri üyelerine hesap veren, kaynakları şeffaf biçimde kullanan ve farklı sendikal tercihleri demokratik rekabetin doğal sonucu olarak gören bir sistem…
Çünkü sendikal özgürlük, yalnızca bir sendikaya üye olabilmek değildir; seçilen sendikanın özgürce var olabilmesi, üyelerinin iradesiyle yönetilmesi ve üyelerine karşı hesap verebilmesidir.
Sendikaların gücü barajlarla değil, üyelerinin güveniyle ölçülmelidir.
Sendikalı olmak ise yalnızca büyük sendikaların değil, her kamu görevlisinin anayasal hakkıdır.
.
Cihangir B. AKSAKAL
SASAM Başkan Yardımcısı

