”Bana içimin derinliÄŸinde ne olduÄŸum sorulduÄŸunda, bunda herkesin içinin derinliÄŸinde ağır basan tek bir aidiyetin, bir bakıma kiÅŸinin derin gerçekliÄŸinin, doÄŸarken ebediyen belirlenen ve artık deÄŸiÅŸmeyecek olan ‘öz’ünün var olduÄŸu inanışı yatıyor; sanki geri kalanın, bütün geri kalanın -özgür insan olarak kat ettiÄŸi yolun, benimsediÄŸi inanışların, tercihleri, kendine özel duygusallığının, yakınlıklarının, sonuçta yaÅŸamının- hiçbir önemi yokmuÅŸ gibi..”
Toplumbilimci gazeteci Amin Maalouf tarafından kaleme alınmış olan Ölümcül Kimlikler, detaylı sorgulamalar eşliğinde yazılmış, kimlikler ve bu kimliklerin bireylere ve toplumlara yansımalarını temel almış bir denemedir. Yazarın denemeyi yazma amacı, kendi deyimi ile önemi kimilerince sık vurgulanan kimlik arzusu ve bunun beraberindeki ölümcül sapmalar hakkında detaylı bilgi vermek, ortaya bir fikir koymak; okuyucu tarafından buna tanıklık edilmesini ve bu konu üzerine düşünülmesini sağlamaktır. Daha özelde ise kitabın amacı, neden bugün bunca insanın dinsel, etnik, ulusal ya da başka kimlikleri altında cinayetler işlediğini anlamaya çalışmaktır. Kitap dört kısımdan oluşmaktadır.
İlk kısım olan KimliÄŸim, aidiyetlerim baÅŸlığı altında yazar, kendisi üzerinden kimlik sorununu tespit etme odaklıdır. Bir Lübnanlı, bir Arap, bir Hıristiyan ve aynı zamanda bir Fransız Vatandaşı olan Maalouf, farklı medeniyetler ve dinler arasında yaÅŸama fırsatı bulmuÅŸ, sahip olduÄŸu karışık kimliklerin her birini kendisiyle özleÅŸtirmiÅŸ bir dünya insanı olma amacından söz etmektedir. Yazara göre, pek çok ÅŸey onu her Hıristiyan’dan ayırıyor, tıpkı her Arap ve her Müslüman’dan ayırdığı gibi, ama her biriyle arasında, biri dinsel ve entelektüel, öteki dilbilimsel ve kültürel baÄŸlamda, yadsınamayacak bir akrabalığı olduÄŸunu da ilave ediyor. Buna ek olarak, inançlarının tehdit altında olduÄŸunu hisseden insanlar arasında, bütün kimliklerini özetler gibi görünen ÅŸeyin dinsel aidiyet olduÄŸu, fakat eÄŸer tehdit altında olan anadilleri ve etnik gruplarıysa, o zaman bu kiÅŸilerin dindaÅŸlarıyla dahi kıyasıya savaÅŸabileceÄŸi tespiti ile yazar, kimliÄŸin kimi zaman dinsel aidiyetlerin önüne geçebileceÄŸini vurguluyor. Öte yandan, bir kimlik adı altında binlerce hatta milyonlarca insanı genelleÅŸtirmenin haksız yargılaması üzerine de bu bölümde oldukça deÄŸiniliyor. Yazara göre kuÅŸkusuz bir Sırp bir Hırvat’tan farklıdır, ama her Sırp da bütün öteki Sırplardan farklıdır ve her Hırvat da bütün öteki Hırvatlardan farklıdır. Gene Lübnanlı bir Hıristiyan Lübnanlı bir Müslüman’dan farklıysa, birbirinin aynısı iki Lübnanlı Hıristiyan da yoktur, ne de iki Müslüman. Dünyada birbirinin eÅŸi iki Fransız, iki Afrikalı, iki Arap ya da iki Yahudi de yoktur. İnsanlar birbirinin yerini tutamazken, kolayına kaçıp farklı insanların aynı kefeye konulmasını, gene kolaylık olsun diye onlara cinayetler, toplu eylemler, ortak görüşler yüklenmesini eleÅŸtiriyor Maalouf. ‘Sırplar katliam yaptı..’, ‘İngilizler yaÄŸmaladı..’, ‘Yahudiler el koydu..’, ‘Siyahlar ateÅŸe verdi..’, ‘Araplar reddediyor..’ Maalof’a göre, bizlerin bu duygusuzca yargıları kimi zaman kanla sona eriyor çünkü baÅŸkalarını çoÄŸu zaman en dar aidiyetleri içine sıkıştıran bizim bakışımız ve onları özgür kılacak da gene bizim bakışımız. O halde çaÄŸdaÅŸlarımız, bizlerin önyargıları olmaksızın, çoÄŸul kimliklerini benimsemeye yüreklendirilmeli, kimlik ihtiyaçlarını farklı kültürlere samimi ve komplekslerden arınmış bir açılmayla uzlaÅŸtırabilmeliler.
Kitabın ikinci kısmı olan Modernlik Öteki’nden gelince’ de yazar, dini aidiyetler etrafında, kendini bir inanç sistemi içerisine oturtmuÅŸ olan bireylerin, diÄŸer inanç sistemindeki bireylere ve toplumlara olan bakış açısını ele alıyor. Yazarın mücadele ettiÄŸi ve daima edeceÄŸini söylediÄŸi ÅŸey, bir yanda, her zaman için modernizmi, özgürlüğü, hoÅŸgörü ve demokrasiyi taşımaya yazgılı bir din -Hıristiyanlık-, öbür yanda ise, en başından beri despotizme ve karanlıkçılığa adanmış baÅŸka bir din -Müslümanlık- olduÄŸunu ileri süren düşüncedir. Yazara göre bu yanlıştır, tehlikelidir ve insanlığın büyük bir kesimi için tüm gelecek ufuklarını karartmaktadır. Maalouf bu fikrini şöyle açıklıyor: ” Hiçbir din hoÅŸgörüsüzlükten soyutlanmış deÄŸildir ama bu iki ‘rakip’ dinin bir bilançosu yapılacak olsa, İslam hiç de fena görünmez.. EÄŸer atalarım, Müslüman orduları tarafından fethedilen bir ülkede Hıristiyan olmak yerine, Hıristiyanlar tarafından fethedilen bir ülkede Müslüman olsalardı, onların inançlarını koruyarak on dört yüzyıl köy ve kentlerinde yaÅŸamaya devam edebileceklerini sanmıyorum. Gerçekten de, İspanya’daki Müslümanlara ne oldu? Ya Sicilya’daki Müslümanlara? Yok oldular, tek kiÅŸi kalmamacasına katledildiler, sürgüne zorlandılar ya da cebren Hıristiyan edildiler.” Öte yandan yazar ÅŸu iki düşüncenin de çürütülmeyi hak ettiÄŸini ileri sürüyor; Müslüman dünyasının hoÅŸgörü konusundaki ‘toplam olarak olumlu’ tarihi bilançosuna bakarak, günümüzdeki aşırılıkları gelip geçici durumlar olarak gören düşünce, ve tersine, bugünkü hoÅŸgörüsüzlüğü temel alıp, geçmiÅŸteki tavrı içi boÅŸ bir anıya dönüştüren düşünce. Peki uzun bir hoÅŸgörüsüzlük geleneÄŸi olan, ötekiyle yan yana yaÅŸamaktan her zaman rahatsızlık duymuÅŸ olan Hıristiyan Batı ifade özgürlüğüne saygılı toplumlar ortaya çıkarabilmiÅŸken, uzun zaman yan yana birlikteliÄŸi uygulamış olan Müslüman dünyası neden artık fanatizmin kalesi olarak görülüyor? Maalouf’a göre bunun nedeni, dinlerin halklar üzerindeki etkisi fazlaca abartılırken, halkların dinler üzerine olan etkisi dikkate alınmıyor. Yani günümüzde İslam coÄŸrafyalarında yaÅŸanan ve bir kesim Müslümanlar tarafından desteklenen aşırılıklar, Müslümanlık tarihinin saf bir ürünü deÄŸil, çağımızın gerginliklerinin, çarpıklıklarının, uygulamalarının, umutsuzluklarının bir ürünüdür diyebiliriz. Engizisyoncuların odun ateÅŸinin ya da ilahi hakka sahip monarÅŸinin Hıristiyanlığın ayrılmaz parçası olmadığı nasıl ortaya çıktıysa, Cezayir’de, Afganistan’da, az çok her yerde karşımıza çıkan ÅŸiddet, gericilik, zorbalık, zulümle dolu bu manzaranın da İslam’ın özüne has olmadığı ortaya çıkarılmalıdır.
Aynı zamanda kimilerince çok bariz bir gerçek olan, İslam’ın yeniliklere ve modernleÅŸmeye uygun olmayan bir din olduÄŸu, Batı hızla ilerlerken Arap dünyası ve Müslümanların yerinde saydığı kanısına karşılık yazar, dinin modernleÅŸme ve geliÅŸme üzerinde bir parça etkisinin olabileceÄŸi ama daha çok bunun kurbanı olabileceÄŸini dile getiriyor. Yazara göre Avrupa’yı modernleÅŸtiren Hıristiyanlık deÄŸil, Hıristiyanlık dinini modernleÅŸtiren Batı toplumudur. Bu sebepten, Müslümanlık modernleÅŸtirilemez olduÄŸu için deÄŸil, toplumun kendisi modernleÅŸemediÄŸi için geride kalmış gözükmektedir.
Gezegensel Kabileler Zamanı isimli üçüncü kısımda yazar, tarihin bazı anlarında ortaya çıkan, çok sayıda insanın, kimlik ve aidiyetlerinden bir öğeyi ötekilerin zararına olarak yüceltmeye başlamasını sorgulamaktadır. İçinde bulunduğumuz küresel dönemden söz edecek olursak, insanlar hiçbir zaman bu kadar ortak şeye sahip olmamışlardı, bu kadar ortak bilgiye, bu kadar ortak referansa, bu kadar imaja, bu kadar söyleme, bu kadar paylaşılan araca, ama bu, birilerini ve ötekilerini farklılıklarını daha da vurgulamaya itiyor. Yani denilebilir ki, hızlı küreselleşme kimlik ihtiyacının güçlenmesi gibi bir tepkiye yol açıyor. İnsan kimi zaman, bu kadar gazete, radyo, televizyonla binlerce farklı görüş duyacağı hayaline kapılıyor. Sonra bakıyor ki, durum bunun tam tersi; bu megafonların gücü o anın hâkim görüşünü genişletip yaymaktan başka işe yaramıyor. Görüntü ve sözcük bombardımanı eleştirel düşünceyi her zaman besleyemiyor. Oysa insanların bu denli ortak paydada toplanmasının, evrenselliğin yaygınlaşmasına sebebiyet vermesi umulurdu. Evrenselliğin temel ön gerçeği, insanlık onuruna ilişkin haklar olduğu, hiç kimsenin dini, rengi, milliyeti, cinsiyeti ya da daha başka nedenler yüzünden hemcinslerini bu haklardan yoksun bırakamayacağıdır. Eğer evrensellik hiç ayrım yapmadan bütün insanları ilgilendiren değerler olduğunu peşinen kabul etmiyorsa, bu kavram anlamından boşalır. Zira bu değerler her şeyden önce gelir.
Yazara göre kimlik kavramına bu nedensiz haykırmaların dışında farklı bir bakış açısı getirildiğinde insanca bir özgürlük yolunun çizilmesine katkıda bulunulabilir.
Kitabın son kısmı olan Panteri EvcilleÅŸtirmek adlı bölümde Maalouf, dünyalılaÅŸmanın kimliÄŸe iliÅŸkin davranışları nasıl azdırdığını ve günün birinde bunları nasıl daha az ölümcül hale getirebileceÄŸini anlamayı deniyor. Peki neden panter? Çünkü eziyet edildiÄŸinde öldürür, çünkü serbest bırakılırsa öldürür, en kötüsü de yaralandıktan sonra onu doÄŸaya bırakmaktır. Ama gene de panter, çünkü panter evcilleÅŸtirilebilir de ondan. Bu nitelikler çerçevesinde kitapta panter-kimlik benzetmesi yapılıyor, kimlik kavramına ne iÅŸkenceyle ne de merhametle davranılmaması, ama serinkanlılıkla gözlemlenmesi, incelenmesi, anlaşılması sonra dizginlenmesi ve evcilleÅŸtirilmesi gerektiÄŸi belirtiliyor. Yazar bu bölümde, dünyalılaÅŸmanın tek yönlü iÅŸlemesinin felakete sebep olacağını saptıyor; bir yanda ‘evrensel vericiler’, öte yanda ‘alıcılar’; bir yanda ‘norm’, öte yanda ‘istisnalar’; bir yanda dünyanın geri kalanının onlara bir ÅŸey öğretemeyeceÄŸini sananlar, öte yanda dünyanın asla kendilerini dinlemek istemeyeceÄŸine inananlar. Buna karşılık herkes modernliÄŸi hep baÅŸkalarından ödünç alma izlenimine kapılmak yerine, kendi içine sindirip özümseyebilmelidir, ÅŸeklinde devam ediyor satırlar.
Buna ek olarak, son kısımda kimliklerin bir arada ve özgürce yaÅŸayabilmesine yönelik bir çözüm olarak ileri sürülen ‘demokrasi’ kavramı ele alınıyor. Yazara göre, demokrasi var, demokrasi var.; ve bu alandaki ölümcül çarpıklıklar, diktatörlüğünkilerden aÅŸağı kalmıyor. Çok kültürlülüğün korunması ve demokrasinin temel ilkelerine saygı konusunda iki yol özellikle tehlikeli görünüyor; kuÅŸkusuz, saçmalığa vardırılan bir kota sistemi, ama bir o kadar da, bunun tam tersi bir seçim olan, hiçbir sınır çizmeden sadece çoÄŸunluk yasasını dikkate alan sistem. ÇoÄŸunluk yasası her zaman demokrasiyle, özgürlükle ve eÅŸitlikle eÅŸanlamlı olmuyor; kimi zaman zorbalıkla, köleleÅŸtirmeyle ve ayrımcılıkla eÅŸanlamlı olabiliyor. Demokratların rolü artık çoÄŸunluÄŸun tercihlerini en ön plana çıkartmak deÄŸil, gerekirse çoÄŸunluk kuralına karşı, ezilenlerin haklarına saygı duyulmasını saÄŸlamak olmalıdır. Demokraside kutsal olan, mekanizmalar deÄŸil, deÄŸerlerdir. Mutlaka ve en küçük bir ödün vermeden saygı gösterilmesi gereken ÅŸey, insanların, inançları ve renkleri ne olursa olsun, sayısal önemleri ne olursa olsun, kadın, erkek ve çocuk, bütün insanların onurudur; oylama biçimi bu zorunluluÄŸa uygun hale getirilmelidir.
Amin Maalouf kitabını bitirirken, denemede altı çizilmiÅŸ olan kimlik ve ötekileÅŸtirme sorunlarının gelecek nesillere taşınmaması yönündeki umudunu ÅŸu sözlerle dile getiriyor; ”Umarım ki torunum yetiÅŸkin biri olup da, günün birinde rastlantıyla aile kitaplığında bu eseri keÅŸfettiÄŸinde biraz sayfalarını karıştırsın, biraz göz atsın, sonra omuz silkerek ve büyükbabasının zamanında hala böyle ÅŸeylerin konuÅŸulmasına ihtiyaç duyuluÅŸuna hayret ederek hemen aldığı tozlu yere geri koysun.”
AyÅŸenur ÇETİN – SASAM Stajyeri
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler 3. Sınf Öğrencisi
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız