Twitter Facebook Linkedin Youtube

BABANIN BEDDUASINDAN KAÇ, ANNENİN DUASINA KOŞ!

Anne-babaların duaları da makbul bedduaları da. Anneden ziyade babanın evladına yaptığı ahlar, Allah katında reddedilmiyor. Zira babanın anneye göre evladına olan şefkati daha az. Bu sebeple ilencinin kalpten olma ihtimali fazla.

“Ömrün at üstünde geçsin, savaştan savaşa giresin. Allah seni galip eylesin, zenginlikle, şanla, şöhretle gözünü doyursun ama dilerim ki ciğerini görerek ölesin…” Rivayet odur ki Yavuz Selim, ayaklanan yeniçerilerin de desteği ile babası II. Beyazıt’ı tahttan indirip payitahtın başına geçtiğinde; II. Beyazıt, oğlu Yavuz Sultan Selim’e bu bedduayı eder. Babasının intizarı tutmuş olacak ki, Sultan Selim’in 8 yıl süren saltanatı gerçekten de at üzerinde, seferde geçer. Girdiği her savaştan zaferle çıkar. Osmanlı hazinesini kendisinden sonra gelen oğlu Kanunî Süleyman’dan daha fazla hazineyle doldurur. Ancak sırtında ‘şirpençe’ adı verilen bir çıban çıkar. Sultan, sırtına tutturduğu bir tepsiyle çıbana bakar, çok derin olan çıbandan ciğerlerini görür. Hastalığının ağırlaşmasına rağmen, seferlerine devam eder. Fakat daha fazla dayanamaz, hareket edemeyecek kadar takatsiz düşer. Kısa bir süre sonra da ruhunu teslim eder.

Çocuğa en fazla iyiliği dokunan, hizmet eden, onun kahrını en çok çeken anne-babadır kuşkusuz. Onların duaları da makbuldur bedduaları da. Nitekim Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Ben, babam İbrâhim’in duâsıyım.” buyuruyor. Hz. İbrahim ve oğlu İsmail, Kâbe’nin inşasını tamamladıktan sonra ellerini Dergâh-ı İlâhîye açarak yalvarıyor: “Ey Rabb’imiz! Neslimizden gelen Müslüman ümmet içinden bir Peygamber gönder. Ki o, onlara âyetlerini okusun, Kitab’ı ve hükümlerini öğretsin. Onları günâhlardan temizlesin!” Cenâb-ı Hak, yapılan bu samimi duayı cevapsız bırakmadı ve Hz. İsmail’in neslinden peygamberlerin reisi Hz. Muhammed’i gönderdi.

Anneden ziyade özellikle babanın çocuklarına ettiği beddua reddedilmiyor. Baba, hayır duası da yapsa beddua da etse neticesi görülüyor. Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Abdulkerim Ünalan, bu durumu annenin bedduasının yüzeysel olmasıyla açıklıyor. Ünalan’a göre annenin evladına karşı olan şefkat ve merhameti babaya göre daha fazla. Bu sebeple anne, kolay kolay beddua etmiyor. Etse dahi içinden, kalbinin derinliklerinden gelmiyor bu intizar. Babanın ahının ise kalpten olma ihtimali daha fazla. Dolayısıyla babanın bedduasının anneninkine göre kabul edilme ihtimali daha yüksek. Ünalan, babanın özellikle sakin olduğu ve haksız olmadığı durumlarda yapacağı ilentilerden sakınmak gerektiği kanaatini taşısa da, “Öfkeli ve sıkıntılı olduğu anlarda ve haksız olduğu durumlarda ise babanın edeceği beddualar büyük ihtimal kabul olmaz.” diyor.

Efendimiz de bir hadis-i şeriflerinde, “Üç dua vardır ki şüphesiz Allah-u Teâlâ onları kabul eder: Mazlumun duası/bedduası, yolcunun duası ve babanın çocuğu aleyhine yaptığı duası (bedduası).” buyuruyor. Bazı büyük zatlar da babanın duasını daha makbul görmüşler. Nitekim rivayete göre bir kişi büyük bir zata gelip kendisine dua etmesini istediğinde, evliya “Babanın duasını al, yeter.” tavsiyesinde bulunuyor. Duada ise tam tersine anne, evladın lehine olduğu için daha içten yakarıyor. Dolayısıyla annenin duasının kabul edilme ihtimali her zaman daha yüksek.

Ah, dua vaktine denk gelebilir

“Anne-babanın çocuğuna ettiği her ah kabul olur mu?” sorusunu yönelttiğimiz Prof. Dr. Abdulkerim Ünalan’a göre ebeveynin çocuklarına hak etmedikleri bir bedduayı sarf etmeleri durumunda Allah bunu kabul etmiyor. Çünkü Yaradan, gelişigüzel her intizara icabet etseydi birçok evlat haksız yere helak olurdu. Kur’an-ı Kerim’de bu mevzuyla ilgili, “Eğer Allah insanların faydalarına olan şeyleri çabucak elde etmek istemelerinde verdiği gibi, müstehak oldukları şerri de çarçabuk verseydi derhal sonları gelir, helak edilirlerdi.” (Yunus 10/11) buyuruluyor.

Müminin dilini bedduaya alıştırması dinimizce hoş görülmüyor. Öyle ki Peygamber Efendimiz’e “Müşriklere beddua et.” denildiğinde O (sallallahu aleyhi ve sellem), “Ben rahmet olarak gönderildim, lanetçi olarak gönderilmedim.” diyor. Sultanlar Sultanı Efendimiz müşriklere dahi ah etmezken anne-babalar, evlatlarına kızdıklarında ağızlarına bedduaları dolayabiliyor maalesef. Hâlbuki onlara düşen vazife beddua değil, çocuklarının ıslah olmaları için dua etmek. Zira ilentilerin kabul edileceği bir vakte denk gelmesi durumunda en çok üzülecek kişiler de yine onlar oluyor. Hadis-i şerifte, “Kendi nefsiniz, mallarınız, evladınız aleyhine beddua etmeyin. Ola ki bu beddua, Allah’ın duaları kabul edeceği ve kimsenin duasını reddetmeyeceği ana denk gelir.” uyarısında bulunuyor. Zira kimi zaman başımıza gelen türlü türlü sıkıntılar ve musibetlerin perde arkasında edilen beddua ya da okunan lanetler yatabiliyor. Bunu bizlere örnek olarak anlatılan kıssalarda da görüyoruz. Büyük tefsir âlimi Zemahşeri’ye (ra) ayağının neden topal olduğu sorulduğunda, “Çocukluğumda bir serçe yakaladım; uçup gitmemesi için bir iple ayağından bağladım. Derken elimden kurtulup yerdeki bir yarığın içine kaçtı. Onu tutup çekerken ayağı koptu. Annem onun acı çekmesine dayanamayıp üzüldü ve bana öfkeyle ‘Onun ayağını kopardığın gibi Allah da senin ayağını koparsın e mi!’ diye haykırmıştı. İlim tahsili için giderken binekten düştüm ve ayağım kırıldı.” cevabını veriyor.

Anne-baba olmak, evlatlar üzerinde sınırsız bir hakka sahip olunduğu anlamına gelmiyor. Dolayısıyla ebeveyn-evlat ilişkisinde bedduanın bir tehdit aracı olarak görülmesi son derece hatalı. Kaldı ki çocukların olduğu kadar ebeveynin de evlatlarına karşı sorumlulukları var. Çocuğa güzel isim vermek, helâl kazanç yedirmek, İslâmî terbiye vermek, dinini ve Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatını öğretmek anne-babanın en başta gelen mesuliyetlerinden birkaçı. Hatta ebeveynin çocuğuna dinî terbiye vermesi, çocuğun ailesine saygı göstermesinden önce geliyor. Çünkü anne-babasından iyi eğitim almış çocuk, onlara saygıda kusur etmemeye çalışıyor. Fakat ahlâkî yönden eksik yetiştirilenler, ileride ebeveynini kendisine beddua edecek hale getirebiliyor. Üstelik çocuğunu doğru yetiştirmediği için hatalı olan anne-baba, intizarda bulunurken ailesine daha fazla zarar vermiş oluyor. Bunu şu kıssadan da anlayabiliyoruz: İbn Mübarek’e bir gün birisi gelip çocuğunu şikâyet edince, büyük zat, adamcağıza sorar: “Çocuğuna hiç beddua ettin mi?” Adam “Evet” cevabını verince, İbn Mübarek, “Çocuğunun ahlâkını sen bozmuşsun.” der.

Peki intizara maruz kalan çocuk nasıl hareket etmeli? Prof. Dr. Abdulkerim Ünalan’a göre bir kişi, anne-babasının bedduasını aldıysa o davranışından hemen vazgeçmesi, ailesinden özür ve helâllik dilemesi, bedduaya mukabil dua almaya çalışması lazım. Eğer hiçbir suçu olmadığı halde bedduaya maruz kaldıysa (ebeveynin Allah’a isyankârlık istemesi dışında) yine de çocuğun anne-babasına karşı gelmemesi, mümkünse onların gönülünü alıp beddua etmelerine yol açan sebebi ortadan kaldırması gerekiyor.

Duaları kabul etme ve reddetmenin yegâne mercii şüphesiz Allah. Bedduadan dolayı meydana gelen veya gelecek olan bir tahribatı telafi etme ve ortadan kaldırma kudretine sahip olan da yine O (cc). Müminlerin başlarına ne gelirse gelsin beddua etmekten kaçınması elzem. Fakat intizar edilmişse de bundan pişmanlık duyulup Cenâb-ı Hakk’tan edilen ahı hayır duasına çevirmesini dilemek en doğrusu.

Beddua eden anne-baba vefat etmişse

Prof. Dr. Abdulkerim Ünalan’a göre anne-baba hayattayken onların bedduasını gerektirecek bir şey yapmamak, ah ettikleri takdirde onlardan helâllik almak şart. Fakat ebeveyn ölmeden önce ettikleri intizara karşılık hayır dua alınamadıysa onlar için Allah’tan af ve mağfiret dilemek, onlar adına fakirlere sadaka vermek, hayır-hasenat yapmak, hacca gitmemişlerse onlar adına hacca gitmek, mezarlarını ziyaret edip kabirleri başında Kur’an okumak, mezarlarına çiçek ve ağaç dikmek tavsiye ediliyor. Bir evlat bunları yaptığı takdirde bu konudaki hatasını telafi etmiş oluyor ve Allah, kendisi adına anne-babasını ebedî istirahatlerinde memnun ediyor.

.

Zeynep KAÇMAZ – Yenibahar Dergisi

Yazının orijinali için tıklayınız.

sahipkiran Hakkında

Sahipkıran; 1 Aralık 2012 tarihinde kurulmuş, Ankara merkezli bir Stratejik Araştırmalar Merkezidir. Merkezimiz; a) Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü savunan; ülkemizin her alanda daha ileri gitmesi ve milletimizin daha müreffeh bir hayata kavuşması için elinden geldiği ölçüde katkı sağlamak isteyen her görüş ve inanıştan insanı bir araya getirmek, b) Ülke sorunları, yerel sorunlar ve yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarına yönelik araştırma ve incelemeler yaparak, bu sorunlara çözüm önerileri üretmek, bu önerileri yayınlamak, c) Tespit edilen sorunların çözümüne yönelik ulusal veya uluslararası projeler yürütmek veya yürütülen projelere katılmak, ç) Tespit edilen sorunlar ve çözüm önerilerimize ilişkin seminer ve konferanslar düzenleyerek, vatandaşlarımızı bilinçlendirmek, amacıyla kurulmuştur.

Yorum Ekleyebilirsiniz