Twitter Facebook Linkedin Youtube

FRANSA, ABD VE AB’DE YENİ LİDERLİK MÜCADELESİ

En basit ifadesiyle kurallar, düzensizliğe neden olan davranışların tekrarlanmasının önüne geçmek adına konulan engeller silsilesidir. Bu minvalde belirli kuralların, kurumsallaşması ve hukuk çerçevesinde esas düzenleyici unsurlar olarak devletin omurgasını oluşturması olağandır. Burada önemli olan o kurallara bakarak bahsi geçen milletin temel zafiyetlerini ve davranışsal bozukluk eğilimlerini anlayabileceğimizdir.

Halihazırda Fransa’da yaşayan, Lübnanlı ünlü yazar Amin Maalouf’un Uygarlıkların Batışı isimli kitabında şöyle yazıyor: “ Eğer farklı ulusların ve tektanrıcı dinlerin mensupları dünyanın bu bölgesinde birlikte yaşamaya devam etseler ve yazgılarını uzlaştırmayı başarsalardı, tüm insanlık ahenk içinde bir arada yaşama ve refah konusunda ilham alabileceği, yolunu aydınlatacak anlamlı bir model bulmuş olacaktı. Ne yazık ki bunun tam tersi cereyan etti, nefret ağır bastı, birlikte yaşama konusundaki yetersizlik kural haline geldi.  Doğu Akdeniz’in ışıkları söndü. Sonra karanlık gezegene yayıldı”(s.12).

Maalouf’un aile büyüklerinden dinleyip özendiği Doğu Akdeniz’in hoşgörü öyküleri şüphesiz Osmanlı İmparatorluğu döneminde geçmiştir. Bilindiği üzere insan hakları, eşitlik, fikir ve inanç özgürlüğü ve laik devlet gibi olguların kurumsallaştığı coğrafya ise Avrupa ve hatta bilhassa genel literatüre göre Fransa’dır. Bugün ise gerek Charlie Hebdo’nun, Hz. Muhammed’e hakaret eden karikatürlerinin kamu binalarına yansıtılması, gerek Fransız lider Macron’un “İslam’ı yeniden düzenlemeye” yönelik hadsiz açıklamaları ile Avrupa’nın her fırsatta “doğum yeri” olmakla övündüğü, siyasal eşitlik, laiklik gibi fikirlerin niçin Avrupa coğrafyasında kurumsallaşmasına gerek kaldığını bir kez daha anlıyoruz. Almanya ve Avusturya’da resmen adi suç haline gelmiş olan cami saldırılarından ve kıtada artan faşist eğilimlerden bahsetmeye  gerek bile görmüyorum…

Dünya krizde. IMF’in son araştırmalarına göre 2020’de küresel çapta %3’lük bir ekonomik daralma yaşanacak. Asya Gelişim Bankası’nın araştırmalarına göre de yine küresel çapta 8.8 trilyon dolarlık bir ekonomik kayıp ön görülmekte. Yine Dünya Bankası’nın tahminlerine göre Afrika kıtası genelinde %2.1 ila %5.1’lik bir GSMH kaybı yaşanacak. Genellikle kriz zamanlarında büyük güçlerin olaya müdahale edip, kriz sonrası yeniden yapılanmada rol oynaması beklenir. Özellikle, Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından yegâne süper güç ve “Dünya Polisi” rolünü senelerce zevkle oynayan ABD’ye yönelik beklentiler ise oldukça yüksek. Ancak, son araştırmaların ışığında Amerikan GSMH’nda %5’lik bir azalma bekleniyor. Buna ek olarak, işsizlik oranı yaklaşık %15’i bulacak ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ilk kez Amerikan dış borcunun GSMH’ye oranı %100’ü aşacak. Bir diğer muhtemel süper güç olarak anılan Çin’de de %6,2’lik bir GSMH azalması bekleniyor. Ekonomik değerlerin kötüleşmesiyle siyasal krizler yaşanması, empati ve toleransın rafa kalkması muhtemeldir. Daha da önemlisi İkinci Dünya Savaşı öncesinde Nazizm ve Faşizm ile Avrupa’nın bu konudaki zafiyeti tecrübe edilmiştir. Fakat bugün yaşananlar şüphesiz çok daha komplikedir. Bugün, özellikle Fransız lider Macron’un bizatihi kışkırtmalarıyla şekillenen, birlik içinde yaşanan bir tatminsizliğin, spesifik olarak kendi coğrafyasından çok uzaktaki masum insanları bile etkileyebilecek şekilde hedef gösterilerek yeni bir sömürü mekanizmasına dönüşmesi söz konusu. Bu konuda Fransa’nın değişen AB politikasını da incelemek önem arz etmektedir.

Bilindiği üzere, İkinci Dünya Savaşı’nın tatsız tecrübelerini takiben, kıta Avrupa’sındaki iç çatışmaların önüne geçebilmek adına ekonomik entegrasyon fikri çözüm olarak sunulmuştur. Bu çerçevede 1952 yılında Avrupa Kömür-Çelik Topluluğu (AKTÇ) kurulmuştur. AB’nin atası kabul edilen bu organizasyonun siyasal teorik temelleri, Fransa İmparatoru Napolyon Bonapart; yakın tarihte ise Robert Schuman, Jean Monnet ve Jacques Delors’un fikirlerine dayandırıldığı için de birlik temelinde bir Fransız projesi olarak lanse edilmiştir. Ancak, Fransa Hiçbir zaman dış politika, savunma gibi hayati konularda birlik öngörülerine tabi olmayıp, daha çok ulusal çıkarlarına AB (ve tabi ilerleyen süreçlerde Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET)) vasıtası ile ulaşmaya çalışmıştır. Örneğin, 24 Ekim 1950’de dönemin Fransa Başbakanı Rene Pleven tarafından ortaya atılan Avrupa Savunma Topluluğu (AST) fikri yine Fransız olan Charles DeGaulle destekçileri tarafından bahsi geçen “Avrupa Ordusu” kurucu antlaşmasında  NATO’ya bağlılık ve bağımlılığın vurgulanması sebebiyle reddedilmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nda İngiliz ve Amerikan hükümetlerinden tabiri caizse çok çeken De Gaulle, NATO ve Avrupa Birliği’nde Amerikan etkinliğinin artırılması nezdinde “Truva atı” olarak gördüğü İngiltere ile rekabete girmiş, Londra’nın birliğe üyeliği yolunda, birliğin niteliğinin Ulusüstücülük /Hükümetlerarasıcılık, Federasyon/Konfederasyon olması yönündeki tartışmaların ardında, politikalardaki birliği engellemek adına pek çok olumsuz oy kullanmış ve genişleme konusunda ise boş koltuk politikası izlemiştir.

De Gaulle’nin selefi olan Pompidou (1969-1974) döneminde ise birlikteki fikir birliği, genişleme gibi konularda daha ılımlı bir politika izlenmiş ama belirli konularda birliğin bir federasyondan ziyade farklı devletlerin egemenliklerini koruyarak bir araya geldiği konfederatif yapının oluşturulmasına yönelik adımlar atılmıştır. Daha sonra Valery Giscard d’estaing (1974-1981) döneminde ise yaşanan ekonomik sıkıntıların da etkisiyle, ulusüstücü/federalist yaklaşımlar Fransız dış politikasında hız kazanmıştır.  Örneğin, Euro’nun atası sayılan ve halen dış borç yönetimi, alım gücünün artırılması gibi hayati konularda gerek üye devletlere gerek hane halkına önemli katkı sağlayan Euro’nun atası Avrupa Para Birimi (ECU-European Currency Unit), 13 Mart 1979 tarihinde Fransa’nın da desteğiyle yürürlüğe girmiştir. İlerleyen süreçte, yine yaşanan ekonomik sorunların etkisiyle Mitterrand (1981-1995), “Avrupacı” bir siyaset izlemiştir. Örneğin, birlik içi serbest dolaşımı perçinleyen 1985 Schengen Antlaşması, 1986 yılındaki İber genişlemesi (İspanya ve Portekiz’in üyelikleri), 1988 Tek Avrupa Senedi Anlaşması yine Fransa’nın katkılarıyla yoğurulmuş önemli gelişmelerdir.

Soğuk Savaş’ın iki süper güç dışındaki devletlerde yarattığı taraf baskısının sona ermesinin ardından Avrupa’yı ve dolayısıyla AB’yi önemli bir kutup haline getirmek isteyen Chirac (1995-2007)  ise  halka öncelikle AB derinleşmesini, federalist yapının inşasını öngören çeşitli yasal teklifler sunmuş olsa da , 29 Mayıs 2005’te düzenlenen AB anayasası referandumunda halkın %54,67’si olumsuz oy kullanmıştır. Bu noktada halkın tepkisiyle karşılaşan Chirac, AB’de derinleşmeden ziyade genişlemenin daha kolay tesis edilebileceğini düşünmüş olacak ki, birliğin tarihindeki en büyük genişleme politikasına ciddi katkılar sunmuştur. 1995 yılında Avusturya, Finlandiya, İsveç; 2004 yılında Macaristan, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Slovenya, Letonya, Litvanya, Estonya, Malta, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi AB’ye üye olmuştur. Bahsi geçen devletlerin bazılarının Maastricht Kriterleri’ne uygunluğu tartışılmasına rağmen, bu genişleme ile AB’nin Almanya, Fransa, İngiltere gibi merkez ülkelerince kısa vadede ilgili ülke pazarlarına erişimin daha da kolaylaştığı ve bunun onlara nispi ekonomik kazanç olarak döndüğü de iddialar arasındadır.

Daha sonra göreve gelen Sarkozy (2007-2012) döneminde ise, ekonomik ve siyasi açıdan görece daha iyi durumda olan Fransa’nın, AB’ye tabiiyet ve federalist eğilimlerinin geri plana alıp, De Gaulle döneminde olduğu gibi Fransa merkezli bir birlik idealinin yükselişine tanıklık edilmiştir. Bu dönemde, Fransa’nın “Avrupa’nın gayrı resmi lideri” rolüne bürünmesiyle Berlin ile Paris arasında çeşitli gerginlikler yaşanmıştır. Nihayetinde ise, özellikle 2008 Ekonomik Krizi’nden Yunanistan gibi daha zayıf, kriterlere uygunluğu tartışmalı ülkelerin Almanya’nın verdiği krediler ile amiyane tabirle kurtarılması, Fransa’nın birlikteki ikincil (hatta İngiltere’nin ilgili konuda aynı yoğunlukta bir iddiası olsa üçüncül) konumunu kesinleştirmiştir.

2013 yılında göreve gelen Hollande ise, birliğin lideri olma yönündeki ideali bir tarafa bırakıp, halkın muhtemel küskünlüğünü sayılarla gidermek adına konunun ekonomik yönüne eğilmiş, ılımlı bir politika tercih etmiştir. Hatta Hollande, Le Monde gazetesinde İstediğim Avrupa (L’Europe Que Je Veux) adlı bir makale yayınlamış ve bu makalede Avrupa’dan çıkmayı, tarihten çıkmak olarak tanımlayıp, “Fransa’nın Avrupa’ya, Avrupa’nın Fransa’ya ihtiyacı olduğunu” vurgulamıştır.

Son olarak Fransa’nın mevcut lideri Macron (2017-) ise bir yandan Almanya ile olumlu ilişkiler yürütmeye çalışmakta, ekonomik kriz sonrası Kuzey-Güney hattında üye ülkeler arasında oluşan, çatlağın derinleştiği, özellikle Brexit ve hatta Frexit gibi kavramların tartışıldığı bir dönemde birliğin kurumsal yapısının ve toplumların rızasının korunması adına çaba sarf etmekte iken, diğer taraftan birlik içinde Fransa’nın etkinliğini artırmayı ve bir Fransız klasiği olarak birliğin ulusal çıkarlara yönelik kullanımına hizmet etmektedir. 22 Ocak 2019 tarihinde Macron, Aachen İşbirliği ve Entegrasyon Antlaşması’nı imzalanmıştır. Bu çerçevede ortak silah sanayi kurma, silah ihracatında ortak politika üretme kararları gündeme gelmiş ve “AB ordusu” fikri tekrar su yüzüne çıkarılmıştır. Ayrıca 4 Mart 2019 tarihinde tüm üye devletlerin milletlerine seslendiği, “Avrupa Rönesansı” temalı mektubunda, birliğin “rekabetten çok, bir uyum projesi” olması gerektiğini dile getirmiş, Avrupa’nın bölünme tehlikesinin; özgürlük, koruma, çevre, teknoloji gibi konularda yapılacak reformlar ile aşılabileceğini belirtmiştir.  Bunun yanı sıra, Avrupa Ordusu dışındaki tüm alanlarda asgari ücret uygulamasına geçilmesi, iklim sorunlarına çözüm getirecek bir Avrupa İklim Bankası kurulması, demokrasinin muhafazası adına Avrupa Ajansı’nın kurulması gibi önerilerde de bulunmuştur. Brexit’i bir “tuzak” olarak nitelendiren Macron, Mitterand ve Sarkozy gibi seleflerinin izinden giderek AB’nin çok kutuplu dünya düzeninde etkin bir güç olması gerektiği fikrinin altını çizmiş, birliğe yönelik umutların tazelenmesine çalışmıştır. Ancak burada esas olan, hem Almanya’nın gölgesinde kalmış Fransa’nın amiyane tabirle münferit olaylardan faydalanıp, popülist, İslamofobik ve zenofobik açıklamalarla gündemde kalmak, hem de birlik içerisinde De Gaulle döneminden beri süregelen AB liderliği rolünün oturtulup, daha sonrasında Doğu Akdeniz ve Kuzey Afrika’dakiler başta olmak üzere Fransa’nın eski sömürge imparatorluğunu yeniden canlandırmaktır. Bu noktada 2000’lerin başında yaşanan bazı çatışmaların alt yapısında olduğu gibi uluslararası hukukun, insani müdahale olgusunun seçmece kullanımı, ticari ambargolar, insani yardım adı altında yapılması muhtemel askeri faaliyetler, hedef gösterme, ilgili ülkenin iç politikasında dahi yaşanan gelişmelerin kara propaganda malzemesi haline getirilip ve en sonunda meşruiyet tartışmaları yaratılarak belirli coğrafi bölgelere basit ifadesiyle askeri geçiş bileti çıkartılması amaçtır. Tabii başta Avrupa ordusu gibi idealler olmak üzere Almanya’nın birlikteki tartışılmaz üstünlüğü Fransa’nın liderlik ideallerinin önünde önemli bir engel teşkil ederken, Alman halkının yükselişe geçen radikal sağ eğilimler ve üstüne üstlük Covid-19 pandemisinin getirdiği sosyal kısıtlamalar ve bunların getirdiği ağır ekonomik sonuçları ile baskı altında bulunması, nüfus bakımından en çok Müslüman ve hatta Türk göçmeni bulunduruyor oluşu, bu minvalde zorlanacak bir çatlak olarak belirlenmiş olabilir. Dikkatin başka bir yöne dağıtılmasıyla Fransa’nın, Almanya ile geliştirdiği yüzeysel dostluk ve sulh devam ettirilebilir. Bu esnada diplomatik ve hatta medyatik çıkışlarla kimi çevrelerde prestiji artan Fransa için yeni imkanlar doğabilir. AB gücü, Fransa’nın ulusal çıkarlarının bulunduğu alanlara ilgili lobi faaliyetleri neticesinde rahatlıkla yönlendirilebilir.

Öte yandan, ABD’de de her ne kadar 2020 Başkanlık Seçimleri ile ilgili kritik yasal süreç devam ediyor olsa da, Türkiye iç politikasının gidişatına dair mesnetsiz ifadelerde bulunan Biden’ın zaferi, Macron ile şahsi yakınlığı ve bilhassa Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin izole edilmesine yönelik fikir birliğine sahip oldukları biliniyor. Bunların dışında, Mike Pompeo’nun Türkiye’de yaptığı son resmi ziyaretin ardından Fener Rum Patrikhanesi çıkışında yaptığı açıklamalar ile bu fikrin Cumhuriyetçi yahut Demokrat Parti fark etmeksizin, Türkiye’nin çıkarlarının yanı sıra kaynakların adil paylaşımı ilkesi ve dolayısıyla bölgesel huzur ve güvenliğe aykırı yeni bir ABD-Fransa işbirliğinin de doğuşuna işaret ediyor. Buradan hareketle, Fransa’nın, ABD’nin süper güç oluşuna dair çekimser yaklaşımlarının ironik bir pragmatizme dönüştüğünü ve iki-yüzlü siyasi geleneğin farklı şekillerde devamlılığının sağlandığını gözlemlemek mümkün.

Özetle,  tarih boyunca kendisini nispeten güçlü hissettiği anlarda AB’ye ve tarihsel bağlamda Avrupalı devletlere ait olmasıyla övünülen siyasi, diplomatik, demokratik ve sözde insani değerlerin, Fransa tarafından pragmatik bir ikiyüzlülük esasına dayalı olarak kullanılması sıradanlaşmıştır. Nispeten kendisini güçlü atfedebildiği anlarda her türlü kural, tüzük ve mekanizmayı by-pass etmekten çekinmeyen ancak zafiyetlerinin bulunduğu alanlarda ulusal çıkarlar doğrultusunda AB ve hatta NATO ile ABD imkanlarını ve sözde birlik-beraberlik demeçlerini sonuna kadar kullanan Fransa, temelde sadece kazan-kazan esasına dayalı, daha nicel çıkarların arandığı iç pazar, çevre, rekabet gibi konularda liberal ve hakkaniyetli davranabilmekte, sözcülüğünü yaptığı esasları hayata geçirebilmektedir. Yakın geçmişte, ABD Başkanı Donald Trump’ın NATO üye devletlere getirdiği askeri harcama limiti, AB’ye yönelik ticari sınırlandırmalar, Nord Stream 2 boru hattı ile ilgili tartışmalar ve Alman Volkswagen markasına yönelik tazminatlar gibi gelişmeler de göz önüne alındığında, ABD ve tek kutuplu dünya konusunda belirli huzursuzlukları olan Berlin ile Paris’in belirli konularda geçici de olsa bir fikir birliğine erişmesi ve ilişkilerin bu düzlemde geliştirilmesi muhtemel görünmekteydi. Fakat, ilerleyen süreçte Fransa’nın kimi zaman AB ve kıtasal birlik terminolojisine, kimi zaman da Batıcılık ideali temelinde Washington’a yaslanacağı, Atlantik ötesinden alacağı desteğin etkisi ile de, AB’de spotların Fransa’ya dönmesi muhtemel görünüyor.

İlknur Şebnem Öztemel

Araştırmacı

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz