Twitter Facebook Linkedin Youtube

TÜRKİYE’NİN MİLLİ GÜVENLİK KÜLTÜRÜ VE YENİ ULUSAL GÜVENLİK TRENDLERİ DOĞRULTUSUNDA DÖNÜŞÜMÜ

 

Ülkelerin geleneksel güvenlik yapılanmaları tarihi alışkanlıkları ve bu alışkanlıkların gerektirdiği kurumsal kültür ve jeopolitik prensip doğrultusunda inşa edilmiştir. Türkiye’nin de klasik milli güvenlik yapılanması yakın asırlardaki siyasi tecrübeleri ve kurumsal alışkanlığıyla orantılı bir inşa sürecini izlemiştir. Türkiye’nin güvenlik kültüründeki ögelerden ilki toprak kaybı korkusudur. Balkan Savaşları ve Sevr düzeni ile somutlaşan bu korku haklı olarak paranoyadan da beslenen bir güvenlik kültürü ve söylemini doğurmuştur. Güvenlik kültüründeki ikinci öge ise güç dengesi stratejisidir. Osmanlı İmparatorluğundan itibaren dış politika stratejileri sorun yaşanan devletlere karşı diğer devletlerle temas ve iş birliği arayışlarına dayanmıştır. Fransa’ya karşı Rusya, Rusya’ya karşı İngiltere ve Fransa, İngiltere’ye karşı Almanya, Sovyetler Birliğine karşı Amerika Birleşik Devletleri, ABD’ye karşı Rusya, Rusya’ya karşı ABD gibi ittifak stratejileri tercihlerinde bulunulmuştur. Bu stratejiler Türkiye’nin toprak ve güvenlik bütünlüğüne katkı yapmıştır ancak ittifak gerçekleştirilen devletlerin isteğine oranla tavizlerin verilmesini de kaçınılmaz kılmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun Türkiye’nin güvenlik kültürüne bir diğer mirası da, İmparatorluğun özellikle yakın çevresinde yarattığı olumsuz algılamalardır. Örneğin, Türkiye’nin Kuzey komşusu Rusya’ya karşı güvensizlik algılamalarının temel dayanağı Osmanlı tarihinde bulunabilir. On yedinci yüzyıldan itibaren güttüğü yayılmacı politikalar, Rusya’yı Osmanlı’nın baş düşmanı haline getirmiş ve Rusya karşısında alınan yenilgiler, Osmanlı İmparatorluğunu gücünün zayıfladığı gerçeğiyle yüzleştirmiştir. On dokuzuncu yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nu “Avrupa’nın hasta adamı” olarak tanımlayan I. Nicola bir Rus çarıdır. Türkiye’nin güvenlik kültürünü etkileyen ve Osmanlı İmparatorluğu’ndan miras edindiği bir başka tarihsel unsur da Batılılaşmadır. On sekizinci yüzyılda Osmanlı devletinde başlayan Batılılaşma hareketi Türkiye’nin Batı odaklı politikalarını harekete geçirmiş ve güvenlik politikalarına liberal unsurların girmesini sağlamıştır. Batılılaşmanın Cumhuriyet döneminde Türkiye’nin Batılı devlet sistemi içindeki yerini güvence altına alma çabasında önemli bir etkisi olmuştur. Türkiye’nin özellikle Soğuk Savaş döneminde Batının güvenlik kurumları içinde sahip olduğu rolü, Batılı kimliğinin tanınması anlamında bir güvence sağlamıştır. Ayrıca bu kurumlar, Türkiye’nin güvenlik sorun ve çıkarlarını ifade edebildiği önemli fırsatlar olarak da işlediğinden güvenlik politikalarının önemli bir unsuru olmuştur. Coğrafi açıdan bakıldığında ise, jeostratejik konumu Türkiye’nin resmi güvenlik söylemini şekillendiren diğer bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Askeri bakış açısından Anadolu yarımadası stratejik bir bölgedir; üç tarafında yer alan denizler ve doğudaki dağlık arazi geçilmesi zor doğal sınırlar konumundadır. Bu çerçevede Türkiye’nin genel olarak savunma avantajı vardır. Buna karşılık, jeostratejik konumunun yarattığı güvensizlik unsurları da mevcuttur. Örneğin, Boğazlar Türkiye’yi stratejik açıdan uluslararası bir güç konumuna getirmekle birlikte, önemli bir güvenlik sorunu da yaratmaktadır. Bu sorun, on dokuzuncu yüzyıl Avrupa diplomasisinin temel unsurlarından birisini oluşturan Boğazların kontrolünü ele geçirme mücadelesinden, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği’nin Rusya’nın Boğazların kontrolüyle ilgili tarihsel taleplerini yeniden gündeme getirmesine ve Soğuk Savaş sonrasında geçiş rejiminin ne olması gerektiği tartışmalarına kadar sürekli tehdit olarak algılanan bir güvenlik konusudur.[1]

Jeopolitik konum, sübjektif bile olsa tehdit algısı ve Türkiye’nin güvenlik alışkanlığı göz önünde bulundurulduğunda ordu merkezli bir dönüşüm, Türkiye’nin modern zamana özgü olması gereken örgütlenme biçimine olumlu yönde de katkılarda bulunmuştur. Osmanlı döneminde başlayan modernleşme teşebbüsleri her daim ordu merkezli olmuş ve ordunun kurtarılması devletin kurtarılmasıyla eş olarak görülmüştür. Sivil bürokrasi bile askeri erkan tarafından şekillendirilmiştir. Mülkiye mekteplerinin ve mezunlarının bürokratik dönüşümün öncüleri olduğundan bahsedilemez.

Prusya’nın 1870 yılında siyasi birliğini tamamlamasıyla birlikte ordu, toplumun parçası hatta kendisi olarak kabul edilmiştir. Bu anlayış ise Prusyalı subay Colmor von der Goltz’un yazdığı Das Volk in Waffen’de kuram haline gelmiştir. Savaş kavramı yalnızca ordulara arasında olmadığı görüşüyle beraber toplumun asker kabul edilmesi ve topyekûn savunma modelinin uygulanması öngörülmüştür. O dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşadığı 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı tarihteki adıyla 93 harbi yenilgisi ile bir asırdan fazla süredir devam eden yenileşme ve modernleşme teşebbüslerini hızlandırmıştır ve dönemin Padişahı II. Abdülhamid, Prusya askeri heyetini davetiyle ordunun Prusya ekolü nezdinde topyekûn dönüşmesinin yolu açılmıştır. Bu dönüşüm ise yalnızca ordunun sevk ve idaresine yansımayacak, Alman ordu kültürünün özelliği gereği ile Ordu-Millet uygulaması benimsenecektir.[2] Ancak Birinci Dünya Savaşının sonucundaki yenilgiyle birlikte Alman sistemi de artık uzaklaşılacak bir ekol haline gelmiştir ve güvenlik bürokrasisinin dönüşümü ABD’li uzmanların görüşleri doğrultusunda gerçekleştirilmiştir.

 

Türk Ordusunun ABD Askeri Yardımları Doğrultusunda kurumsal ve Doktrinsel Dönüşümü

 

İkinci Dünya Savaşı ile muazzam kabul edilen Alman ordusunun durdurulması bu ekolden hızlı kopuşu da beraberinde getirmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş kodu ‘’Muasır Medeniyet’’ti ve eninde sonunda model kabul edilecek taraf Batı ekolü olacaktı. Ancak Mustafa Kemal Atatürk zamanında da Alman ve İtalyan siyasi sistemlerine iltifat edilmemiş ve Anglosakson tarzı demokrasi biçimi ideal kabul edilmiştir. Bu sebeple her kurulan yeni sistemde olduğu gibi aksaklılar yaşansa da neticede varılmak istenen yer kapitalist sistemin içerisinde kontrollüde olsa demokrasi olduğu için, Türk modernizasyonu dikkatle izlenmiş Türkiye’nin taleplerine zaman içerisinde konumunun cazip değeri de göz önünde bulundurularak cevap verilmiştir.

Amerikan askeri ürünlerinin büyük oranda kullanılmaya başlaması ‘’Ödünç Verme-Kiralama Kanunu’’ çerçevesinde 1942 yılından itibaren İngiltere aracılığı ile başlamıştır. Ancak İngiltere kendisi için lüzumlu gördüğü teçhizatlara el koyarken, Türkiye’ye ikinci el tank-kamyon gibi taşıtların yanı sıra nispeten daha eski tarihli silahları göndermiştir. Ancak bu gereçler bile o dönem Türkiye için oldukça önemli nimet hükmündelerdir. 1946’dan itibaren Amerikan Askeri Yardım Kurulu, Türkiye ile ilgili çalışmalara başlamış ve ordunun dönüşümü konusunda eksikliklerin saptanması yolu tutulmuştur. Özellikle 1949 yılında Kurul’un başındaki Tümgeneral Lunsford Oliver yerine Tümgeneral Mcbridge getirilmesinden sonra ordu ile ilgili kurumsal değişiklik önerileri ve uygulamalarında hızlanma görülmüştür. Bu dönemde yalnızca 3 sene içerisinde Amerikan Askeri Yardım Kurulu personel mevcudu 459’a kadar çıkmıştır. Yapılan tespitlere göre ordunun durumu hiç iç açıcı değildir. Ordu dönemin modern orduları kategorisinden oldukça uzak olduğu gibi subayların talimsizcesine atıl vaziyetleri yabancı elçilerin bile dikkatini çekmiştir. Türk Ordusu ile ilgili saptanan eksiklerin başında envanterdeki silahların 1.Dünya Savaşı döneminden kalma olduğu ve muhabere-istihkam malzemelerinin neredeyse bulunmadığı gelmektedir. Erlerin çoğunun ayakkabısı bile bulunmamaktadır. Bunun dışında ordu ile ilgili saptanan en büyük iki eksiklik;

  • Okuma-yazma oranı çok düşüktür. Öyle ki subayların asli görevleri garnizonlar içerisinde oluşturulan okuma öğretme eğitimlerini ihtiva eden bir mizaçtadır.
  • Türkiye’de ulaşım alt yapısı oldukça zayıftır. Bu durum tehdit anında gerekli ikmâl-lojistik desteğinin yurdun bir noktasından diğerine ulaştırmakta sorun yaşanmasına sebebiyet verecek boyuttadır.

Bu eksiklere yönelik 291 sayılı kanun uyarınca 16 adet er okuma-yazma kursu açılmıştır. Ayrıca bir plan çıkartılarak Edirne-İskenderun hattı başta 23 bin km’lik kara yolunun yapılması kararlaştırılmıştır. Bu gibi düzenlemeler gerçekleştirilmek istendikçe Prusya ekolünden gelen eski kuşak subaylar bunlara uymamak konusunda diretmişlerdir. Örneğin bu denli kara ağı yatırımı başta Fevzi Çakmak olmak üzere üst subaylara göre Türkiye’yi, Sovyetler Birliği’nin işgaline açmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Bu sebeple 1922 yılından itibaren görev yapan Orgeneral Fevzi Çakmak, Genelkurmay Başkan lığından 1944 senesinde emekli edilmiştir. Bu emeklilik eski kuşak subayların tasfiye edileceklerini ve genç zihniyete yer açılacağının göstergesidir bu sebeple genç kuşak subaylar arasında tepkiye yol açmamıştır. Ancak emeklilik yalnızca ordu modernizasyonu bağlamında değerlendirilemez. Çünkü Çakmak, Alman tedrisatından geçmiştir ve Almanya İkinci Dünya Savaşında yenilmiştir. Bu sebeple Türkiye’nin de bir tavır göstermesi gerekmiştir. Fevzi Çakmak’ın emeklilik edilişi büyük sorun yaratmasa bile makam aracı ve emir erinin çekilmesi fevkalade hoşnutsuzluk kaynağı olmuştur. O dönem ordu da üst kademeleri ve eski kuşak subayları büyük oranda emekli edecek kapsamlı bir uygulamaya gidilememiştir.

Yardım Kurulu başkanı Macbridge’in telkinleriyle 1949 senesinde 5398 sayılı kanun uyarınca Milli Savunma Bakanlığı ve Kuvvet Komutanlıkları oluşturulmuştur. O döneme kadar kuvvet komutanlıkları yerine numaralı komutanlıklar faaliyet göstermektedir. Genelkurmay Başkanlığı da, Savunma Bakanlığı’na bağlanmıştır. Amerikalı uzmanların, Türk ordusunun dönüşümü için belirledikleri bir diğer yenilik ise Genelkurmayın küçültülerek, kuvvetler üzerindeki ağırlığının kaldırılması ve Müşterek bir karargâh gibi görev yapmasıdır. Ancak bu duruma Genelkurmay direnmiştir ve özellikle kara kuvvetleri üzerindeki ağırlığını devam ettirmiştir. Bu sebeple daha sonradan kurul başkanı olan General Arnold ile uyuşmazlık ve fikri çatışmalar görülmüştür.

 

 

 

                    Türk Ordusunun Doktrinsel Dönüşümü

Ordunun dönüşümü yalnızca teçhizat, kaynak aktarımı ve heyet telkinleri doğrultusunda gerçekleşen bir eylem değildir ve bunun mutlaka genel savunma düzeni ile talimnameleri de ihtiva etmesi gerekmektedir. O dönem de ordunun bu konuda dönüşümü konusunda çalışılırken subayların görüşleri de askerlerin genel vaziyetini yansıtmaktadır. Kenan Kocatürk, Alman ve Amerikan sistemini kıyaslarken şu noktalara dikkat çekmiştir:

 

‘’ Alman sistemi daha çok inisiyatife yer veriyordu. Savaş stratejisini ve taktiğini ince bir sanat olarak kullanıp az kuvvetle üstün üstün kuvvetleri yenmeyi yeğliyordu. Amerikan sistemi ise her türlü olasılığa karşı nasıl hareket edileceği önceden tespit edilmiş, harekât en bol silah, teçhizat malzeme, araç ve gereçle, devamlı desteğe dayanıyordu. Yani Napolyon’un dediği gibi: Para, para, para. Alman sistemi ise: Kafa, kafa, kafa. Tarihi gerçeklere göre bu ikincisi biz Türklere daha yakın geliyordu. Türk harp tarihi az kuvvetle üstün düşmana karşı kazanılmış zaferlerle dolu idi.’’[3]

Fakat artık dünya değişmiştir endüstri devrimi sonrasının düzeni modern ve silah bakımından üstün olan orduların varlığını gerekli kılmıştır. Türk ordusu modernize olamamanın sıkıntısını Kıbrıs çıkartmasını on yıldan fazla erteleyerek belli etmiştir. Ayrıca Türk ordusunda subayların bile kültürel durumları hiç iç açıcı değildir. Orhan Erkanlı’ya göre ‘’ 1940’lı yıllarda bazı subaylar harp okulundan sonra gazete bile okumadım’’ diyerek övünmektedirler.[4] 1962 ve 1963 ayaklanma girişimlerinde başı çeken ve özellikle Harbiyeliler arasında çok sevilen Kurmay Albay Talat Aydemir ise hatıratında eski sisteme göre yetişen subayların çıkarlarından ötesini düşünmediklerini, eski kuşaktan ayrışmak için ise kurmay eğitiminin bir kısmını Amerikan sisteminde aldığını belirtmiştir. 27 Mayıs 1960 hareketinin içerisinde de yer alan Numan Esin ise Aristo, Descartes gibi filozofları öğrencilik yıllarında okurken yadırgandığını amirlerinin ‘’ Bu adam piyade ama talimname okumuyor, yığınla garip kitapları var’’ biçiminde şikayet ederek 21 gün hapis cezasına çarptırıldığını belirtmiştir.[5] Ordunun bu durumu kapsamlı bir reforma ihtiyacı olduğunu göstermektedir ve Amerikan talimnamaleri Türkçeye çevrilerek sisteme kazandırılmaya başlanmıştır. Orhan Erkanlı bu durumu şu biçimde ifade eder:

‘’ Talimnamelerde Papaz yazılan yere Alay İmamı koyacak kadar sadık kaldık’’[6]

Talimnamelerin intikaliyle birlikte kurmaylık eğitiminin içeriğiyle ilgili değişikliklerde yapılmak istenmiştir. Ancak bu konuda Türk askeri yetkililer kuvvet öncelikli eğitimin korunmasından taraf olarak diretmişler, Amerikalılar ise uluslararası siyaset düzeyindeki derslerin de eğitime eklenmesi gibi yenilikleri telkin etmişlerdir. Türkiye’nin genel savunma biçimi de değişmeye başlamıştır. Tamamen Sovyetler Birliği işgaline karşı oluşturulan ordu dağılım biçimine göre Boğazların açık ve savunmasız yapısı üzerinde durulmuştur. Buna göre bölgeyi daha fazla askerle desteklemek yersizdir çünkü bölgedeki birliklerde çok eski silahlar bulunmaktadır. Ayrıca bölgede bulunan 3 kolordu da zamanla 1 kolordu seviyesine indirilmiştir.

Amerikan heyetinin, Türk ordusu ile ilgili reform düzeni ile ilgili tavsiyelerinden birisi de astsubay sayısının artırılması ve 30 binin üzerinde yeni astsubay kadrosunun ayırılmasıdır. Ordu bunu kesin olarak reddetmiştir. 27 Mayıs hareketinin içerisinde yer alan Suphi Karaman bu durumu şu biçimde ifade etmektedir:

 

‘’ Bir piyade bölüğünde 17 tane astsubayı tanımıyor benim kafam. Bu Türklerin mali gücüyle mütenasip değildir. Türkiye tarihi boyunca bir bölüğünde bir astsubay olunca öpüp başına koymuştur…Bir millet bu kadar milliliğini kaybeder…’’[7]

 

Ancak her şeye rağmen sahra ordusu kimliğinden sıyrılan Türkiye hızlı olmasa da değişim sürecine girmiş ve hafif modernize etkisini kazanabilmiştir. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra eski kuşak subaylar geniş oranda emekli edilerek yerlerini Amerikan tedrisatından geçenlere bırakmışlardır ve böylece ordu da bütünüyle Amerikan anlayışı hâkim olmuştur. Bu durumun darbelere kapı araladığı tek başına geçerli bir teori değildir. Çünkü Osmanlı döneminde de ordunun gerçekleştirdiği pek çok darbe girişimi görülmüştür. Ordunun modernizasyonu ve dönüşümü ile ilgili buraya kadar belirtilen ifadeleri sıralamak istediğimizde:

  • İkinci Dünya Savaşı yıllarından itibaren modernize arayışları başlamış Almanya tarafının kaybedeceği anlaşılınca Amerikan ekolü tek model olarak görülmüştür.
  • Yardım ve modernize çalışmaları CHP döneminde başlamış ve Demokrat Parti döneminde devam etmiştir. Bu bakımdan dış politika ve savunma stratejileri açısından iki parti arasında fark bulunmamaktadır.
  • Genç subaylar görece daha yaşlı olan subay diliminin uygulamalarından rahatsızlardır. Ancak Demokrat Parti orduda çok köklü değişiklere gidememiştir. Demokrat Parti’nin militarizme karşı olan tutumu da bulunmamaktadır.[8] Hatta emireri uygulaması ile ilgili münasip olmayan ifadeler kullanan Ahmet Kocabaş partiden ihraç edilmiştir.[9] Küçük çaptaki değişiklikler arasında ise askerlik süresinin, Deniz Kuvvetleri Komutanlığında 3 yıl, Jandarma Komutanlığında 2,5 yıl, diğer kuvvetlerde ise 2 yıla indirilmesi gösterilebilir. Subayların mali durumlarının bozulmaları ve istifaları yedek subaylardan uygun olanların bir dilekçeyle muvazzaf subaylığa başvurup kabul edilmeleriyle mümkün olmuş ancak bu biçimde subaylığa kabul edilenleri harbiye ekolünden gelenler hiçbir zaman benimsememişlerdir. Ayrıca bu dönemde bazı askeri liselerde kapatılmıştır.
  • Ordu genel olarak Amerikan yeniliklerini benimsemiştir ancak kara ekolünden ise taviz vermemiştir. Buna göre ordu, Genelkurmayın ve kara kuvvetlerinin ağırlığının muhafazası, astsubay sayısının artırılmaması hususunda kesin olarak direnmiş ve bu yönde devam etmiştir.
  • Ordunun dönüşümü, Türk kültür, siyasi hatta düşünsel hayatının dönüşümünü de tetiklemiş olabilir. Ancak Özellikle NATO’ya girişle birlikte çağa uygun modern bir ordu oluşturabilme tasavvuru hız kazanmış ve kısmen başarılı olunmuştur. İlk yıllarda Sovyetler Birliği’nin en büyük tehdit olarak belirlenmesi ve buna göre bir askeri dağılım oluşturulması normal kabul edilebilir. Ancak 1970’lerde bile Sovyet öncelikli dış tehdit ve savunma politikaları hele ki bu durumun askerler tarafından iç siyaseti şekillendirmek için kullanılması demokratik süreci sekteye uğrattığı gibi, uluslararası siyasetin iyi okunamadığı sonucunu ortaya koymaktadır. Bu noktadan sonraki askeri darbe ve müdahaleler ise bire bir Amerikan karargâhlarında tasarlanmasalar bile ordunun batı-kapitalist sisteminden ayrı bir vizyon geliştirme teşebbüsü bulunmadığı için dış mercilerce kesin biçimde reddedilmemişlerdir.

 

Tarihsel açıdan milli güvenlik kavramı Birinci Dünya Savaşıyla beraber kullanılmaya başlanan topyekûn harp kavramı ile kullanılmaya başlanmıştır. Savaş sonucunda yeni bir küresel savaşı önleyebilmek için başlatılan yeni dünya düzeni arayışları, topyekûn harp yerine topyekûn savunma kavramı tercih edilmiş ve öne çıkartılmıştır. Topyekûn savunma kavramı da topyekûn savaş kavramı kavramının yapmış olduğu gibi bir yandan savaş-barış, diğer yandan ordu-toplum ve asker-yurttaş ayrımlarını belirsizleştirmiştir.[10] İkinci Dünya Savaşından sonra ise milli güvenlik kavramı ABD tarafından kuramsallaştırılırken Türkiye’de savunma kavramı üzerinde durulmuştur. Örneğin Milli Savunma Bakanlığı, Milli Savunma Yüksek Kurulu, Milli Savunma Akademisi, milli savunmanın kavram olarak kullanılmasının yanı sıra kavramın askeri nitelikli olarak askeri kurumlarda kullanıldığını ortaya koymaktadır. Milli Güvenlik ise Türkiye’de bir kavram olarak ilk kez 1955 yılında Milli Savunma Akademisinin çalışma programında vurgulanmıştır:

 

‘’ Milli Güvenlik

Topyekûn harb zaruretinden doğmuş bir devlet faaliyetidir. Topyekûn harb, devlet hayatındaki hazer ve sefer devrelerini kaldırmış, daimi olarak cereyan eden bir mücadele hali yaratmıştır. Sulhün ve güvenliğin kazanılması maksadına müteveccih bir mücadele, sulhsever milletler tarafından milli güvenlik yahut buna benzer başka terimlerle ifade edilmektedir. Milli güvenlik terimi, sulh ve milli güvenliği korumak için yapılan meşru müdafaayı, sulhü ve güvenliği ihlâl niyeti ile yapılan topyekûn harb faaliyetlerinden tefrik eder; aynı zamanda tehlikeyi ortadan kaldırmak için müracaat edilecek bütün hareket tarzlarını -taarruzi, tedafüi- birlikte ifade eder.’’[11]

Bu noktada 1955 yılındaki tanım milli güvenliği yalnızca dış kaynaktan gelebilecek tehdide karşı savunma ve tehdidi yok etmeye yönelik olarak hücumu ifade eden dar perspektifli ve tehdit odaklı bir kavramdır. Ancak milli güvenliğin kavramsallaştırılması 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesinden sonraki sürece denk düşmektedir. Milli Savunma Yüksek Kurulu’nun adının ve içeriğinin değiştirilmesiyle ilgili tartışmalar sonucunda yüksek komuta heyetinin ve sivil siyasilerin yer aldığı Milli Güvenlik Kurulu oluşturulmuştur. 1961 Anayasa’sı ile resmileşen bu gelişmeyle birlikte milli güvenliğe yapılan vurgular artmaya başlamıştır.

1961 Anayasası’nın 11. Maddesinde temel hak ve hürriyetlerin, Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak, ancak kanunla sınırlanabileceği belirtilmiş ancak maddenin ikinci fıkrasında kanunun kamu yararı, genel ahlâk, kamu düzeni sosyal adalet ve milli güvenlik gibi sebeplerle de olsa bir hakkın ve hürriyetin özüne dokunamaz kaydını getirmiştir. Buna karşılık, 15, 16, 18 ve 22. maddelerinde milli güvenlik ilgili maddelerde söz konusu edilen hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması için bir gerekçe olarak belirtilmiştir. Böylelikle özel hayatın korunması, seyahat ve yerleşme hürriyeti, basın dışı haberleşme araçlarından faydalanma, dernek kurma, sendika kurma gibi hak ve özgürlüklerin milli güvenlik gerekçesiyle sınırlandırılabilmesi mümkün olmuştur.[12] Nitekim 1964-1970 yılları arasında Bakanlar Kurulu kararıyla ertelenen toplam 32 grevin 22’si -milli güvenliği bozucu nitelikte-, 9’u ise -memleket sağlığını veya milli güvenliği bozucu nitelikte- olduğu gerekçesiyle ertelenmiştir.[13] Milli güvenliğin, Milli Güvenlik Kurulu nezdinde kavramsallaşmasının yanı sıra ilerleyen süreçte sivil okullarda Milli Güvenlik dersleri okutulmaya başlanmış ayrıca, Milli Savunma Akademisi, Milli Güvenlik Akademisine dönüştürülmüştür.[14]

Milli güvenlik kavramının genel hatlarıyla belirleyicisi olanlar askerlerdir ve askerler milli güvenlik politikasını oluştururlarken iç tehdit olgusunu da güvenlik politikalarına eklemleyerek hem sivil sosyal alana müdahil olmakla ithama tabi tutulmuşlar hem de güvenlik kavramının teknik derinliğinden yoksun olarak yorumlanıp uygulanmak istendiği eleştirilerinin muhatabı durumunda bulunulmuşlardır. 1960 askeri müdahalesinden sonra emir komuta zinciri içerisinde veya dışında askeri müdahaleler ve uyarılar yaşanmıştır. Yakın tarihe kadar askeri bir terim olarak değerlendirilen milli güvenlik kavramının dönüşebilmesi, asker-sivil ilişkilerinin değişmesiyle mümkün olmuştur. Ancak bu sefer yine kapsamlı bir milli güvenlik doktrini oluşturulamamıştır. Üstelik sivilleşme teşebbüslerine rağmen güvenliğin, ordu ekseninden çıkamaması ve postmodern döneme uygun olarak modern askeri cihazlara ve silahlara önem verilmesi, Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafyanın yanı sıra dünyada o döneme denk düşen merkezi hükümetlerin yeniden uluslaşma teşebbüslerinde ulusal orduları öne çıkartabilme gayretleri ile açıklanabilir. Yakın siyasi tarihte ve günümüzde sivil-asker ilişkilerinin dönüşümü ve yeni güvenlik stratejileri hamlelerinin irdelenmesiyle Türkiye’nin Milli Güvenlik adımlarını izlemeyi devam ettirelim.

 

 

     Türkiye’nin Ulusal Güvenlik Yapısı ve Stratejilerinin Dönüşümü

 

Postmodern dönemde asker sivil ilişkilerinin dönüşümüyle ilgili birinci dönem 1980-1983 süreçlerini kapsayan Askeri Darbe Dönemi’dir. 12 Eylül 1980 yılında emir komuta zinciri içerisinde askeri darbe gerçekleştirilmiştir ve cunta yönetimi Milli Güvenlik Konseyi adıyla ülke idaresine el koymuştur. Bütün siyasi partiler, sendikalar ve sivil toplum kuruluşları kapatılmışlardır. Orgeneral Kenan Evren, Güvenlik Konseyi ve Devlet Başkanı olarak görev yapmıştır. Bütün vilayetlerde sıkıyönetimin ilan edildiği ve siyasi içerikli dava ve tutuklama sürecinin yaşandığı evrede sivil bir girişimden söz etmek mümkün değildir.

İkinci dönem 1983-1993 yılları arasındaki dönemi kapsayan Kontrollü Sivilleşme Dönemidir. Asker kontrolünde yeni anayasanın yapılmasıyla birlikte serbest seçimlerin gerçekleştirilmesi ve onay verilen siyasi partilerin seçimlere katılabilmelerine olanak sağlanmıştır. Askerler, emekli bir general olan Turgut Sunalp’in genel başkanlığını yürüttüğü Milliyetçi Demokrasi Partisi’ni desteklemişler, ancak Turgut Özal’ın genel başkanlığını üstlendiği Anavatan Partisi iktidara gelmiştir. Özal, liberalleşme yönünde attığı adımların yanı sıra Kürt meselesinde alternatif bir görüş geliştirerek otoriter-devletçi değil, kültürel ve anayasal düzenlemesinden taraftır. Ayrıca ABD’nin, Körfez Harekâtı sırasında Genelkurmay ile fikri çatışma içerisinde olmuştur. Bu duruma istinaden ise Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay istifa etmiştir. Ancak her şeye rağmen sivil siyaset ve sivil toplumun baskınlığından söz edilemez. Milli Güvenlik Kurulu ve Askeri Şura atamalarında siyasetçilerin ağırlığı sağlanamadığı gibi dönemin iktidar partisi ya da koalisyonları atamalara müdahil olmama ve sert çatışmaya girmeme yönünde strateji geliştirmişlerdir. Bu sebeple bu dönem askerin ya da askeri zihniyetin de kontrolünde sivilleşme dönemi olarak adlandırılmalıdır.

Üçüncü Dönem, 1993-2003 süreçlerini kapsayan Askeri Vesayet Dönemidir. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümüyle merkez sağ geleneğini temsil eden ancak orduya her zaman yakın duran ve bu sebeple kimi zaman muhafazakâr cenahlarca eleştiriye tabi tutulan Süleyman Demiral Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Fakat ülkede siyasi krizler hiçbir zaman son bulmamış ve zamanında seçim gerçekleştirilememiştir. Milli Görüş hareketinin yükselmesi 1994 yerel seçimlerindeki başarısı ve sonrasında Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın Başbakan olması laiklik söylencesini yükseltmiştir. 1990’ların başından itibaren Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu gibi toplum önündeki kişilerin öldürülmeleri ile İran arasında bağ kurulmuştur[15] ve İran’ın rejim ihracı gayesinde olduğu teması işlenmiştir. Bu zihinsel hazırlığın akabinde İslâmcı bir siyasi partinin iktidara gelmesi ise toplumsal bağların ordu ve uzantıları eliyle gerilmesine sebep vermiştir. Bu dönemde terör örgütü PKK’nın saldırılarını artırması, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne neredeyse sınırsız siyasi meşruiyet imkânı tanımıştır. Başbakanlık yapmış Tansu Çiller askeri kamuflajlar giyer, orduyu kutsar. Emekli ve muvazzaf paşaların başını çektikleri laiklik mitingine görüşleri birbirlerine aykırı olan SHP ve MHP bir arada katılırlar. Genelkurmay Karargâhında gazetecilere ve rektörlere düzenli brifingler verilmiştir. Vesayetin sivil kalesi olarak adlandırılan Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden tehditler aldığını açıklamıştır. Özden, gerçekten de o dönem Atatürkçü kimliğini sık vurgulayan müesses nizamın misyonunu üstlenmiş bir bürokrattır. Dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş ise Özden’i ziyaret ederek ‘’Aydınların ve üniversite gençliğinin Atatürkçü olduğunu ve Atatürkçü olmanın en büyük şeref olduğunu’’ açıklamıştır.[16] 28 Şubat 1997 yılında gerçekleştirilen MGK toplantısını izleyen süreçte ise hükümet istifa eder ve erken seçime gidilmiştir. Bu dönemde gerçekleşen en dikkat çekici etkinliklerden birisi de Cumhuriyet’in 75.yıldönümü kutlamaları olmuştur. Sivil Toplumla iş birliği halinde, resmi katılığından azade kılınıp ‘’konser-kutlama’’ formatına kavuşturulan 29 Ekim kutlamaları, rejimin geleceğinden endişeli kitlelerle buluşturulmuştur. Artık ‘’müesses nizamı korumak’’ sadece resmi söylemin değil popüler kültürün de bir parçasıdır. Türkiye’nin birçok ilinde gerçekleştirilen Cumhuriyet yürüyüşleri, Anıtkabir’e eşleri ve çocuklarıyla gelen askerler rejim etrafında toplanmanın alameti farikası olarak sunulur.[17] Milli Eğitim Bakanlığına bağlı okullar da bu kutlamalara sahip çıkan sivil kaleler olarak belirlenmiştir. 75.yıl münasebetiyle öğrencilere ‘’75.Yıl’’ yazılı küçük kumaş bir Türk Bayrağı dağıtılmış ve öğrenciler bunları ceketlerinin sol bölümlerine diktirerek (kalbin üzerine) eğitim-öğretim döneminin sonuna kadar taşımışlardır.

Akabinde kurulan koalisyonda erken seçim kararıyla yerini Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarına bırakacaktır. 1993-2003 yılları arasında askeri darbe olmamıştır ancak vesayet düzeni yalnızca darbe ile açıklanamaz. Ordu istediği zaman açıklama yapan, kendisinin sorgulanmasını kabul etmeyen, asker olmayan bürokratlara ve lüzumlu gördüğü siyasetçilere brifing veren, kendisini denetlettirmeyen, özellikle sivil adli makamlara hesap vermeyen konumdadır ve bu durum askeri vesayet düzenini açıklar.

2002-2007 arasındaki süreç Kontrollü Vesayet Dönemidir. Türkiye’nin, Avrupa Birliği müzakereleri ile uyum paketlerini yasalaştırması askerin kurumsal otonomisini de sınırlandırmaktadır. Recep Tayyip Erdoğan’ın karizmatik kişiliği ve beraberindeki kadronun dinamikliği her daim yolsuzluk ve yasaklarla mücadeleye değinmeleri de seçmen nezdinde desteklenmiştir. Bu durum da askeri-sivil ilişkilerinde dönüşümü daha kolaylaştırmıştır. Milli Güvenlik Kurulu’nda sivillerin sayısının artırılmaları, MGK genel sekreterliğinin sivilleşmesi, askeri mahkemelerin yetkilerinin daraltılması, ordunun belirli oranlarda Sayıştay denetimine tabi tutulması gerçekleştirilebilmiştir. Ancak Askeri Şura atamalarında askerler baskındırlar ve hükümet yetkilileri kararlara şerh koymakla yetinirler. Çünkü o dönem için bu durumdan ötesi mümkün olamamıştır. Komuta Kademesi emekliye ayrılacakları ya da yeni göreve atanacakları gün uzun konuşmalar yaparlar kimi zaman ise çekincelerini paylaşmakta bir sakınca görmezler. En mülayim Genelkurmay Başkanları arasında gösterilen Hilmi Özkök bile kimi zaman kat sayı düzenlemesine karşı olduklarını belirtme ihtiyacı hissetmiştir. Bu dönemde askeri vesayet tamamen bitirilememiştir ancak kontrollü bir seviyeye indirilebilmiştir. Ordu, darbe yapma isteğinde olmayacağını tavırlarıyla ifade ederken, kurumsal işleyişine müdahale edilmemesi gerektiğini ima eden tabloyu çok net ortaya koyabilmiştir. Ve bunda kısmen başarılı olmuştur.

2007-2014 arasındaki süreci kapsayan dilim ise Çatışma Dönemidir. 27 Nisan 2007 Genelkurmay açıklaması, Cumhurbaşkanlığı seçiminde ordunun aleni taraf olması ve genel seçimler ile AKP’nin güven tazelemesinin yanı sıra çoğu asker olan emekli ya da muvazzaf olan kişileri kapsayan yargılama süreçlerinde ordu ‘’Şahin’’ olarak ifade edilen komutanlardan, Yaşar Büyükanıt, İlker Başbuğ, Çetin Doğan, Işık Koşaner gibi isimler aracılığıyla çok net tutum ve tavır geliştirmişlerdir. Hükümet süreci yasal süreç olarak adlandırıp, milli siyaset vurgusu yaparken ordu mensupları ise yargılamaların hukuksuz olduğunu birçok kez dile getirmişlerdir. Sivil siyaset askeri şura atamalarında kısmen söz sahibi olmuştur ve 12 Eylül 2010 referandumu sonucunun ‘’Evet’’ çıkması ile de askeri şura kararıyla ihraç edilen personele yargıya başvurma imkânını tanımıştır. Bu değişiklik demokratik bir uygulama ile bağdaşmaktadır. Asker tutuklamalarının çoğalması ve ordunun moralsiz olduğunun sık olarak ifade edildiği dönemde sivil siyaset ve o dönem Cemaat olarak anılan Gülenistlerin çatışmaları ve bu yapının kendi vesayet düzenini kurmak istemesiyle beraber hükümetin tavrı da değişmiş ve bu yapıyla mücadele edebilmek için toplumsal mutabakatı geliştirmek adına ordu ve üzerinden ulusalcılarla ittifak sağlanmıştır.

2014-2016 arasındaki Ordu-Siyaset İş birliği Dönemi’nde, Çözüm Süreci bitilmiş ya da askıya alınmış, tutuklu askerler tahliye olmaya başlamışlar, teröre karşı başlatılan hendek operasyonlarıyla AKP giderek milliyetçi politikaları benimsemiş ve fiili olarak olmasa bile zihinsel bir beraberliği MHP ile gerçekleştirmiştir. Bu dönem Erdoğan, ultra liberaller ve FETÖ mensupları tarafından orduyla anlaşma ya da orduya teslim olmak söylemleri üzerinden eleştirilmiştir. 2015’den itibaren ise orduda darbe olabileceği yönünde ki görüş ve haberler farklı platformlarda çokça aktarılmıştır ve ordu ana aktör olmadığı halde artık en çok konuşulan ve en popüler mercii haline gelmiştir. 15 Temmuz 2016 kalkışmasının bastırılmasından sonraki olağanüstü süreçte ise ivedilikle kurumsal bazı önlemler ve düzenlemelere gidilmiştir ve sivil kontrol dönemine girilmiştir. Temmuz 2016’dan itibaren ordu bünyesinde köklü değişiklikler yapılmıştır. Bu değişikliklerden bazıları şu biçimde sıralanabilir:

 

 

 

 

  • Öncelikle geçiş sürecinde Genelkurmay Başkanlığı Cumhurbaşkanı’na bağlanmıştır. Sonrasında ise Genelkurmay, Milli Savunma Bakanı’na bağlanmıştır. ‘’Genelkurmay Başkanı; Kara, Deniz veya Hava Kuvvetleri Komutanlığı yapmış general ve amiraller arasında Bakanlar Kurulu teklifi üzerine Cumhurbaşkanınca atanır’’ ifadesi değiştirilmiştir ‘’Genelkurmay Başkanı, orgeneral ve oramiraller arasından kurul teklifince Cumhurbaşkanınca atanır’’ ifadesi eklenmiştir. Buna göre Genelkurmay Başkanlığı için artık kuvvet komutanı yapmış olmaya lüzum kalmamıştır.
  • Kuvvet Komutanlıklarının, Genelkurmay Başkanlığı ile bağı ortadan kaldırılmıştır. 1325 sayılı MSB görev ve teşkilat kanunu uyarınca kuvvet komutanlıkları, Milli Savunma Bakanlığına bağlanmıştır. Cumhurbaşkanı lüzumlu görmesi halinde kuvvet komutanlarından doğrudan bilgi alabilecek ve doğrudan emir verebilecektir.
  • Güçlendirilmiş Milli Savunma Bakanlığı modeline göre subay ve astsubay atamaları, Kuvvet Komutanlıkları teklifi ile Milli Savunma Bakanı onayı ile yapılacaktır.
  • Jandarma Genel Komutanlığı askeri görevi de bulunmasına karşın bütünüyle İçişleri Bakanlığına bağlanmıştır. Gerekli görülmesi halinde ise Kuvvet Komutanlıkları, iç güvenlik ile ilgili konular hakkında genel kolluk birimlerini takviye etmekte istifade edilecektir.
  • Askeri liseler bütünüyle kapatılmıştır. Astsubay Meslek Yüksekokulları ile Harp Okulları mevcut haliyle kapatılmış bu kurumlarda eğitim gören öğrenciler giriş puanlarına denk olan sivil fakülte ve yüksek okullara yerleştirilmişlerdir. Yeni bir uygulama olarak Milli Savunma Üniversitesi kurulmuş ve astsubay okulları ile harp okulları bu üniversiteye bağlanmıştır. Üniversite yüksek lisans ve doktora alanlarında dışarıdan kontenjan dahlinde sivil öğrenci de kabul etmektedir. Üniversite rektörü olarak asker olmayan Prof. Dr. Erhan Afyoncu atanmıştır. Üniversite’de görevli asker kişi olmayan yönetim ve öğretim üyesi kadrosu ise askeri tesis ve imkânlardan faydalanabilmektedir.
  • Askeri tesis ve okullarda kıyafet kısıtlaması kaldırılmıştır.
  • Askeri Tıp Akademisi’ne bağlı hastaneler, dispanserler, Jandarma Komutanlığına bağlı Sağlık kuruluşları Sağlık Bakanlığı’na bağlanmıştır. Bir anlamda askeri cerrahi uygulaması kaldırılmış olunmuştur.
  • 16 Nisan 2017 halk oylamasının kabul edilmesiyle birlikte yüksek mahkeme hüviyetlerinde bulunan Askeri Yüksek İdare Mahkemesi ile Askeri Yargıtay kapatılmıştır. Ayrıca askeri mahkemeler de, disiplin mahkemeleri uygulaması dışında bütünüyle kapatılmıştır. Personel askeri suçlar ve konular dahil olmak üzere sivil makamlarda yargılanacaklardır.
  • Askeri garnizonlar şehir merkezlerinin dışına çıkartılmaya başlanmıştır.

Ayrıca askerin denetimi ve ulusal güvenliğin merkeziliği konusunda Cumhurbaşkanlığı makamı öne çıkarılmıştır. Anayasaya (117. ve 118. maddeler) göre Cumhurbaşkanı, ulusal güvenliğin sağlanması ile Silahlı Kuvvetlerin yurt savunmasına hazırlanmasından TBMM’ye karşı sorumludur. Ayrıca, 2017 Referandum ile ilgili maddelerde yapılan değişiklikle daha önce Bakanlar Kurulu’na verilmiş olan ulusal güvenliğin sağlanması ve ulusal güvenlik politikalarının tespit ve uygulaması ile ilgili kararların alınması görev ve yetkisi Cumhurbaşkanına verilmiştir.[18]

Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler literatüründe küreselleşmeyle beraber ele alınan yeni dünya düzeni de bilgi çağının kapsamında değerlendirilebilir. Bilgi toplumu teorisyenlerinden Masuda, endüstri toplumlarının merkeziyetçi özelliğine karşı, bilgi toplumlarının ‘çok-merkezli’ olduğunu ifade etmektedir. Yeni dünya düzenine baktığımızda da ulus devletlerin yerini büyük ve kendi içinde dallara ayrılmış (uzmanlaşmış) kurum ve kuruluşların ortaya çıktığı ve dünya siyasetinde bu kuruluşların oldukça önemli bir yere sahip olduğu bir düzeni ifade ettiği görülmektedir. Bu paralelde yeni dünya düzeni ve bilgi çağının bize getirdiği bir diğer kavram ise yönetişim (governance) kavramıdır. Yönetim (goverment) kavramına hem yakın hem de oldukça uzak olan bu kavram, bilgi çağı içerisinde ulus devletin ötesinde hareket eden ve toplumdaki bireylerin de dahil olduğu dolayısıyla doğrudan demokrasi fikrine daha yakın bir anlam taşımaktadır.[19] Mevcut neo-sorunlarda ulus devletin çözüm önerilerinin yetersiz kalacağı bu bakımdan ise ulus-altı ya da ulus-üstü aktörlerden de faydalanılması ve ortak eylem geliştirilmesi modeli küresel yönetişimin ana argümanıdır. Ulus yapılarına yönelik teoriler oluşturuldukça ve bu teoriler kısmen de olsa uygulanma zeminine kavuştuğunda modern devletin değişimden geçeceğini öne sürebiliriz. Bu değişimler arasında ulus devletlerin temel ögelerinden olan ulusal orduların küçülmesi bu örneği destekleyecektir. Rusya’da ordu mevcudunun düşürülmesi ve general sayısının azaltılması kararı alınmıştır.[20] Almanya’da ise zorunlu askerlik kaldırılmış ve ordu mevcudunun en fazla 185 bin olması kararlaştırılmıştır.[21] Fransız ordusu da 55 bin civarı personeli ordudan çıkararak küçülme kararı almıştı.[22] Türk ordusu da daha 2014 yılında 120 bin civarında küçülmüştür.[23] 15 Temmuz 2016’dan önce ise Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde bulunan 350 general-amiral sayısı günümüzde 247’ye kadar düşürülmüştür ayrıca tek tip askerlik modeline geçilmiş ve bedelli askerlik ise kalıcı hale getirilmiştir. Orduların küçülmeleri ülkelerin silahlanmadıkları anlamına gelmemektedir. Bunun dışında uluslararası sistemin de en örgütlü ve silahlı yapıları ulusal ordulardır. Ulusal ordulardaki dönüşümü çağın şartlarına göre değerlendirmek gerekir çünkü artık akıllı silahlar, AR-GE, yeni silah teknolojileri gibi kavramlar üzerinde daha yoğun durulmaktadır. Bu bağlamda dönüşümden geçen Türk güvenlik bürokrasisi de postmodernize olma yolunda; kara-hava-deniz-uzay gibi sahalarda silah ve taşıt geliştirme faaliyetlerini sürdürmektedir.

 

Kara Araçları

 

Altay muharebe tankı projesi kapsamında üstün teknoloji ürünü silah sistemleriyle donatılmış, yüksek hareket ve beka kabiliyeti olan, uzun menzilli ve etkili ateş-darbe gücüne sahip, elektronik harekât kabiliyeti yüksek bir tankın yurt içinde tasarlanması, geliştirilmesi, prototip üretimi, atış kontrol ve komuta kontrol haberleşme bilgi sistemlerinin milli olarak geliştirilmesi, zırh sistemlerinin teknoloji transferi ile yurt içinde geliştirilmesi hedeflenmiştir.

Samur Seyyar Yüzücü Hücum Köprüsü, orduların nehir geçişlerini hızlı ve güvenli bir şekilde yapmaları amacıyla tasarlanmış bir köprü ve nakliye takımı sistemidir. SYHK sistemi, dizel motoru, otomatik transmisyonu, pünomatik süspansiyonu ve hidrolik fren sistemi ile %50 dik meyil tırmanabilir ve %30 yan eğimde hareket edebilir. Sistem 8×8 tahrik sistemine ve merkezi lastik şişirme sistemine sahiptir. SYHK sisteminin suda 360⁰ hareketini sağlayan iki adet su pompa jeti bulunmaktadır ve 2,5 m/s akıntı hızına kadar operasyon yapabilmektedir. Tek bir SYHK sistemi, AYS21 ağırlık sınıfı paletli bir aracı taşıyabilmektedir. Hidrolik vinci sayesinde her araçta taşıdığı 4 rampayı konuşlayarak AYS70 P ağırlık sınıfı araçları taşıyabilen 2’li nakliye takımı kurabilir. Üç adet sistem rampadan rampaya bağlandığında, AYS100 T ağırlık sınıfı aracı taşıyabilir. Nakliye takımı oluşturmanın yanı sıra, 12 adet SYHK sistemi bir araya gelip AYS100 T sınıfı araçların geçebileceği 150 metrelik bir köprü oluşturabilir.

Silah Taşıyıcı Araçlar (STA) Projesi kapsamında tanksavar füzeler ile donatılmış paletli ve tekerlekli araçların ve bu araçlara entegre edilecek tanksavar füze kulelerinin yurt içinde geliştirilmesi ve üretilmesi hedeflenmiştir. Tanksavar füzelere ilave olarak araçların tamamında kulelere entegre 7,62mm makineli tüfek bulunmaktadır. Araçlar, yerli zırh sistemi ile üstün bir beka kabiliyetine sahip olup, ayrıca, KBRN ortamında da görev yapma kabiliyetindedirler. Bunlar dışında personeli kırsal ve meskûn mahal bölgelerine aktarabilecek zırhlı ve silahlı araç projeleri de bulunmaktadır.

 

Deniz Araçları

 

MİLGEM ile Türkiye ilk defa korvet tipi bir askeri geminin tasarımını milli olarak gerçekleştirilmiş olup böylelikle gemi tasarımı, tekne inşası ile sistem entegrasyonunda dışa bağımlılık azaltılmış ve askeri tersaneler ile özel sektördeki gemi tasarım, inşa imkânları ve kabiliyetlerinin entegrasyonu suretiyle, özel sektörün harp gemisi inşası alanında gerekli bilgi birikimi, tecrübe ve altyapı ile donatılması sağlanmıştır. Projede geçen yıllar içerisinde yerlilik oranı %70 seviyesine kadar getirilmiştir.

LHD Çok Maksatlı Amfibi Hücum Gemisi; Ege, Karadeniz ve Akdeniz harekât alanlarında ve gerektiğinde Hint Okyanusu (Arap Yarımadasının kuzeyi, Hindistan’ın batısı) ile Atlantik Okyanusu (Avrupa’nın batısı, Afrika’nın kuzeybatısı)’nda kullanılabilecektir. Ayrıca, F-35B gibi dikey iniş ile kısa mesafede kalkış yapabilecek taktik uçaklarında konuşlanabileceği TCG ANADOLU ile Türkiye Cumhuriyeti bölgesel güç aktarım kabiliyetini, orta ölçekli küresel güç aktarımına çevirebilecektir. TCG ANADOLU, ameliyathane, röntgen cihazları, diş tedavi üniteleri ile yoğun bakım ve enfeksiyon odaları dahil en az 30 yatak kapasitesine sahip bir revir/hastaneye sahip olacak ve insani yardım operasyonlarında Hastane Gemisi olarak görev yapabilecektir.

Yeni Tip Denizaltı projesi ile Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın ihtiyacına binaen, Denizaltı Harekât Konsepti kriterlerini karşılamak üzere, havadan bağımsız tahrik sistemli 6 adet denizaltının Gölcük Tersanesi Komutanlığında azami ölçüde Türk sanayi katılımı ile inşa edilmesi amaçlanmıştır. Modern savaş sistemleri ile donatılacak olan bu denizaltılar, emsallerine göre daha uzun süre su altında kalma kabiliyeti nedeniyle Denizaltı Harekâtı anlamında Deniz Kuvvetleri Komutanlığımıza büyük bir üstünlük sağlayacaktır.

MOSHIP Denizaltı Kurtarma Ana Gemisi sahip olduğu Milli ve NATO derin su kurtarma araçları ile hasar görmüş denizaltı personeline yaşam desteği verecek, 600 m derinliğe kadar denizaltıdan personelin kurtarılmasını sağlayacak, su üstü gemileri için kurtarma görevini, sualtı çalışmaları ve enkaz kaldırma çalışmalarını gerçekleştirecektir. Asıl görevi batan denizaltıdan mürettebatı kurtarmak olmasına rağmen çok derindeki araçları (denizaltı, uçak, gemi) tespit etmek için de donatılan gemimiz kaza nedeniyle batan bir denizaltıya 72 saatte ve 600 metre derinliğe kadar yaşam desteği vererek tüm personelini kurtarabilmektedir. Bunlar dışında, Amfibi Gemi, Karakol Botu, Denizaltı projeleri devam ettirilmektedir.

 

 

Havacılık ve Uzay

 

HÜRKUŞ projesi kapsamında, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin eğitim uçağı ihtiyacına cevap verecek ve dünya pazarında pay sahibi olabilecek özgün bir eğitim uçağının yurtiçi imkanlar kullanılarak tasarımı, geliştirilmesi, prototip üretimi ve uluslararası sertifikasyonunun gerçekleştirilmesi amaçlanmaktadır.

TF-X Milli Muharip Uçak Projesi ile Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın 2030’lu yıllardan sonraki muharip uçak ihtiyacının yurt içinde özgün tasarım modeli ile karşılanması amaçlanmaktadır.

ANKA İnsansız Hava Aracı Projesi ile ilk aşamada, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin keşif, gözetleme, hedef, teşhis ve tespit ihtiyacını karşılamak üzere ihtiyaç duyulan milli bir İHA Sisteminin geliştirilmesi amaçlanmıştır. Bayraktar İnsansız Hava Aracı Projesi, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin havadan keşif gözetleme ve hedeflerin etkisiz hale getirmesi ihtiyacı doğrultusunda Müsteşarlığımızca yürütülmekte olup, İHA üretimi Baykar Makina tarafından yapılmaktadır. Orta İrtifa ve Uzun Menzil (MALE Medium Altitude Long Endurance) sınıfı İHA konseptine uygun olarak geliştirilen Taktik İnsansız Hava Aracı Sistemi, milli ve özgün tam otomatik uçuş kontrol özellikleri, üç yedekli uçuş kontrol sistem mimarisi, özgün seyrüsefer ve sensör füzyonu uygulamaları ile dünya klasmanında en ileri teknolojik seviyede geliştirilmekte olan keşif ve gözetleme araçlarından birisidir. Bayraktar İHA Sistemi, 24.000 feet operasyonel uçuş irtifası, 24 saat uçuş süresi, 150 km haberleşme menzili, 70 knot seyir hızına sahiptir. 12m kanat açıklığı, 650 kg. maksimum kalkış ağırlığı ve 55 kg faydalı yük taşıma kapasitesine sahiptir.

GÖKTÜRK Yer Gözetleme Uyduları Projesi ile Dünya üzerinde herhangi bir bölgeden askeri istihbarat amaçlı yüksek çözünürlüklü görüntü elde edilmesine imkan tanıyacak aynı zamanda orman alanlarının kontrolü, kaçak yapılaşmanın takibi, doğal afet sonrası en kısa sürede hasar tespiti, ürün rekolte tespiti, coğrafi harita verilerinin üretilmesi gibi pek çok sivil faaliyet alanında da görüntü ihtiyacını karşılayacak bir uydu sisteminin, teknoloji transferi, ortak geliştirme prensipleri doğrultusunda tedarik edilmesi amaçlanmaktadır. GÖKTÜRK Projesi ile elde edilen kazanımlar; Türkiye’yi çevreleyen alan ve karasularının gözetlenmesi için modern ve etkin bir yöntem sağlanması, Uzay-uydu alanında yerli sanayileşme modelinin oluşturulması, sistem ve alt sistem seviyesi tasarım kabiliyetinin kazanılması, montaj, entegrasyon ve test merkezinin kurulmasıdır.

 

Siber Güvenlik

 

SİSAMER TSK Siber Savunma Projesi; TSK’ya ait bilgi sistemlerinin siber güvenliğinin milli yazılımlar vasıtasıyla güçlendirilmesi ve TSK’nın siber olaylara anında tepki vererek söz konusu olayların muhtemel etkilerinin azaltılması amacıyla başlatılmıştır. Ayrıca Türkiye’de siber güvenlik çalışmalarını arttırmak, çalışmaları desteklemek, niteliği geliştirmek amaçlarına destek doğrultusunda Savunma Sanayii Başkanlığı himayelerinde Türkiye Siber Güvenlik Kümelenmesi oluşturulmuştur.

 

Türkiye’nin son yıllardaki savunma sanayii ağırlıklı gelişim stratejisi Cumhurbaşkanlığı Hükümet programına da yansımıştır. Örneğin Cumhurbaşkanlığı Eylem Planlarında savunma sanayii projeleri adet olarak ilk sırada yer almaktadır.[24] Ayrıca geleceğin savunma konseptine uygun olarak dünyada uzay çalışmaları ağırlık kazanırken Türkiye’de Uzay Ajansı’nı kurmuş ve kadrosunu belirlemiştir. Ancak yine de genel olarak patent başvuruları konusunda Türkiye diğer ülkelerin oldukça gerisindedir. Bu durum araştırma geliştirme olumsuz yönde sirayet eder ve bir müddet sonra savunma projelerinin de dünyadaki emsallerinden geride kalmasına sebebiyet verebilir.

 

 

 

Türkiye Japonya ABD Rusya Almanya
2008 3037 509.990 428.881 31.095 171.835
2009 3319 463.601 397.919 28.859 162.332
2010 4211 468.417 433.199 32.837 173.619
2011 5283 475.051 440.632 31.464 175.606
2012 5983 490.271 473.489 34.379 183.048
2013 5793 473.141 501.162 34.067 184.493
2014 6495 465.971 509.521 28.512 189.506
2015 7296 457.952 530.662 33.798 175.423
2016 8376 456.459 521.642 31.817 177.072
2017 11.144 460.660 524.835 27.782 176.235

Tablo: Bazı Ülkelerin Yakın Dönemli Patent Başvuru Sayıları [25]

 

 

Türkiye’nin Jeopolitik-Stratejik Avantaj ve Dezavantajları

Türkiye Cumhuriyeti, gelenek ve tarihi köken olarak Orta Asya’dan itibaren ordu merkezli bir yapılanma üzerine inşa edilmiş, Cumhuriyet’in ilk yıllarında da sivil mülki erkan genel olarak askeri zümre tarafından idare edilmiştir. Ancak Dünya’da çok partili siyasi modellerin görülmesi ve Türkiye’nin 1876 yılından beri var olan parlamenter geleneği, Tanzimat döneminde zirveye çıkan modernleşme arayışları ve Cumhuriyet’in kuruluş misyonunun Nazist eğilimler yerine liberal modeli en azından zihniyet olarak benimsemesi neticelerinde de Türkiye’de çok partili siyasi yaşama geçilmiş, mülki idare kurumsallaşmış ve Soğuk Savaş evresinde Batı İttifakı dahil olunması gereken pakt olarak belirlenmiştir. Soğuk Savaş’ın başlangıcıyla beraber ABD’de ortaya atılan milli güvenlik kavramı ve çalışmaları bu tanımla Türkiye’de 1961 Anayasasında yer bulmuştur. Her ne kadar uluslararası ilişkiler teorileri 1970’lerden itibaren realizmi güncelleyen ya da alternatifler sunan neo-realizm, yeşil teori gibi kuramları içerse de ulus devletler temel belirleyicilerdir. Ve bu bakımdan milli güvenlik, milli güç bileşenlerinin açıklanması devleti tanımak ve bu yönde iç ve dış politik stratejiler belirlemek bakımından vaz geçilmezdir. Her ne kadar 1990’lardan itibaren devlet mekanizması küçülmeye başlamış belki de egemenliklerini diğer kurum ve şirketlerle paylaşmak zorunda kaldıysa da uluslararası ilişkiler ve güvenlik modellerinin birincil aktörü ulus devletler olarak yine ön planda durmaktadırlar. Bu güncel durum nezdinde Türkiye’nin milli güç bileşenleri, avantajları ve dezavantajları ile birlikte oluşturulacak Swot analizinin ortaya koyulması, uluslararası sistemin de güncel durumu göz önünde bulundurulduğunda sonuç kısmında daha sağlıklı tahliller oluşturulmasını sağlayacaktır.

Milli Güç, Bir devletin milli menfaatini sağlamak ve milli hedeflerini yerine getirebilmek için kullanacağı siyasi, ekonomik, askeri, coğrafi, demografik, psiko sosyal kültürel, bilimsel-teknolojik maddi ve manevi unsurların toplamından oluşmaktadır. Güç kavramındaki milli ifadesi ise bu unsurların ülkenin kaynaklarına dayanmasını ifade etmektedir. Buna göre Türkiye 2018 yılından itibaren Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi Modelini benimseyen, 783.562 km2 yüz ölçümüne sahip olmak suretiyle kıtaların ve denizlerin kesişimden bulunan, 800 milyar dolara yakın milli gelirinin yanı sıra, askerlik sistemini yenilemiş ve kısmi profesyonelleşme üzerinde yoğunlaşılmış, güçlü tarihi birikimi bulunan, yeni teknoloji atılımları arayışlarında ve genel olarak kutuplaşmalara sahne olan bir ülke hüviyetindedir. Buna göre;

 

Türkiye’nin sahip olduğu avantajlar:

  • Modern jeopolitik teorilerin merkezini oluşturmaktadır
  • Serbest Pazar ekonomisine entegre olmakla birlikte demokratikleşme çabası bulunmaktadır
  • Güçlü bir ordu ve devlet geleneği bulunmaktadır
  • Demografik olarak genç bir nüfusa sahiptir
  • Ordu-siyaset ilişkileri normalleşme evresine girmiştir
  • Milli teknoloji ve savunma sanayi hamlelerini devam ettirmektedir

 

Türkiye’nin sahip olduğu dezavantajlar ise genel olarak şu özellikler dahilinde sıralanabilir:

  • Ulusal ve kurumsal stratejiler oluşturulamamaktadır
  • Coğrafi istifade üst seviye çıkartılamamıştır
  • Genç nüfus popülasyonuna rağmen sağlıklı sosyal ve istihdam koşulları yeterince oluşturulamamıştır
  • Teolojik politika çalışmaları bulunmamaktadır
  • Ordu-siyaset ilişkilerinin uzun vadede ne seviyede seyredeceği belirsizliğini korumaktadır
  • Dış ticaret ve bütçe açığı gibi kronik sorunları devam etmektedir.

 

Artı ve eksi olarak bu yönde bir birikime sahip olan Türkiye son dönemde iç ve dış sahada terörle mücadele operasyonlarını artırmış, özellikle güvenlik bürokrasisindeki illegal yapılanmaları haklı gerekçelerle tasfiye etme yoluna gitmek suretiyle güvenlik şablonunu kuvvetlendirmiş, bölgesel enerji denkleminde ağırlığını artırmayı hedef belirlemiş, yurtdışında askeri üs, kabiliyet ve harekât uygulamalarını milli politika unsuru olarak uygulayabilmiş, ABD ve Rusya arasında dönemsel tercihli taktiklere dayanan kararlar verebilmiş, mülteci, yeni göç dalgası, demokratikleşme gibi gelişmelerle iştigal eden bir gündemi barındırmaktaydı.

 

         Sonuç: Yeni Dünya Düzeni ve Türkiye’nin Ulusal Güvenlik Strateji Seçenekleri

Türkiye’nin birikimi sahip olduğu zaaflar ve dünyadaki yeni gelişmeler ve tehditler süreci ve sonrası için öngörülen sistem ve sorun senaryoları toplandığında Yeni Dünya Düzeni[26] için bazı önerilerde bulunmak kaçınılmaz olmuştur. Ancak öncelikle Türkiye açısından kısa, orta ve uzun vadelerde görülebilecek risk tablosu ile bütüncül olarak sorunlar belirlenmeli ve çözüm belirleme adımları takip edilmelidir.

 

 

SÜRE RİSK SEÇENEKLERİ
Kısa -Finansal piyasa krizi ile istihdamın azalması, liranın değer kaybetmesi

-Şok terapili özelleştirme reçetelerinin tatbik edilmek zorunda kalınması

-Seçmen konsolidasyonu için siyasi söylemlerin olgu yerine algıları hedef alan stratejiye sahip olmaları

Orta -Siyasi istikrarsızlık

-Askeri kısmi ya da genel müdahale olasılığı

-Küresel politikaları okuyamama ve global ölçekli stratejilere angaje olma durumu

Uzun -Konvansiyonel ya da yeni mizaçlı hibrid tehditlere hazırlıklı olamama durumu

-Yeni medeniyet kurgusunda yer edinememek

-Sanal büyüme

Tablo: Türkiye’nin Sürelerine Göre Karşılaşabileceği Tehditler

 

Türkiye’de olağanüstü bu durumda devlet mekanizmasının azami ölçüde işleyebilmesi sosyal devlet ilkesinin ruhunu yansıtmaktadır. Covid 19 krizinde özellikle maske tedarik-dağıtım, 65 yaş üstü vatandaşların aylıklarına erişememe gibi sorunlar ortaya çıkmıştır. Kızılay gibi güzide kurumlar çok yanlış propagandayla iç yerine dış yardımları destekliyor imajı doğmuştur ve kamuoyu ile bu gibi kurumların aralarında kopukluk meydana gelmiştir. Öncelikle kurumsal propaganda ve iletişim becerileri için kurumların bu özel birimlerinde kesinlikle liyakata dayalı seçimlerde bulunulmalıdır. Ayrıca Türkiye’de olağanüstü durumlarda Cumhurbaşkanlığı talimatıyla devreye girecek Ulusal Lojistik Ajansı oluşturulmalıdır. Ajansın idare birimi profesyonel olmak suretiyle diğer mensupları muvazzaf veya emekli askeri personel ile seçilen sivil gönüllülerden oluşmalıdır. Ajans, olağanüstü biyolojik ya da afetler benzeri durumlarda lojistik-ikmal-kamu ile halk arasında köprüyü kurabilme misyonunu üstlenmelidir. Bu gibi durumlarda her alanda kolluk kuvvetlerini seferber etmek üzerlerinde zaten yük olan bu birimleri daha da zora sokacaktır.

Türkiye bakımından kısa vadeli jeopolitik kırılganlık senaryolarında ise petrol krizi ve Kuşak-Yol İnisiyatifinde özgül konumun sarsılması durumları baş gösterecektir. Petrolün neredeyse içinde bulunduğu varilden bile daha düşük değere gerilemesi temel ya da en önemli geliri bu yakıttan olan ülkeleri daha katı tedbirler almaya iteceği için bu ülkelerde sosyal bölünmelerin ve sosyal hareketliliğin görülmesi ya da sömürgeci eğilimlerin güçlenmesi olanaklı hale gelir. Çin merkezli başlatılan Kuşak ve Yol girişimi ekonomik iş birliğinin devam ettiği bir dönemde Türkiye’nin yer aldığı orta koridorun gözden düşmesine sebebiyet verebilir. Çünkü bu hat istikrarsızlıklara sahne olabileceği gibi Türkiye’nin bu projede önceliklerini belirlemeden angaje olması ‘’Batı Kıskacından’’ sonra ‘’Doğu Kıskacını da’’ beraberinde getirebilir. Bu noktada yeni milli güvenlik stratejilerinin belirlenmesi ve Grand Stratejilerin oluşturulması bir zorunluluktur. Anayurt güvenliği sert bileşenleri geleneksel sınırlar ile ilgili sorumluluğu bulunan silahlı kuvvetler ve genel kolluk teşkilatlarıdır. Ancak Anayurt güvenliği modern ve postmodern sınırların yumuşak güç güvenlikleri; göç idaresi, enerji enstitüleri ve bakanlığı, biyolojik sahalar gibi vaz geçilmez ögelerden oluşacaktır. Bu sebeple de ana güvenlik omurgası içerisinde bugüne kadar yer almayan bu sahalar için profesyonelleşme teşvikinin yanı sıra ilgili kurumlar nezdinde çalışmaların artırılmaları da gereklilik haline getirilmelidir. Milli güvenliğin askerler mi yoksa siviller tarafından mı belirleneceği, Türkiye gibi asker-sivil ilişkileri sorunlu ve hassas olan ülkelerde yeni sorunları beraberinde getirmesi kaçınılmazdır. Ancak güçlendirilmiş Milli Savunma Bakanlığı modeliyle demokratik standartlarda bir eşgüdüm sağlanabilmiştir. Bu noktada bütüncül güvenliği artık silahlı kuvvetlerden beklemek yeni güvenlik modelleriyle uyumlu olmaz bu bakımdan diğer bakanlıklar, sivil ve özel kurumlarda profesyonel güvenlik yapılanması içerisinde yer almalıdır ve silahlı kuvvetlerin modernizasyon ve dış savunma ile ilgili görüş ve kaygıları da öncelik taşımalıdır.

Dünya’da bozulan ekonomik düzen sebebiyle Lübnan ve Libya gibi ülkelerin, Avrupa Birliği ve lobilere yönelik ihtiyacı artacağından ötürü Türkiye’nin özellikle Akdeniz stratejisi riske girecektir. Bu sebeple İsrail gibi ülkelerle alternatif ittifaklar üzerinde durulmalıdır ve Almanya-Güney Kore gibi güncel salgınlarla başarılı ülkelerle Dünya Sağlık Örgütü alternatifi yeni pakt oluşumları üzerinde durulması ise Türkiye’yi referans belirleyen otorite kapsamına yükseltecektir.

Türkiye’nin ekonomik bakımdan pekte parlak olmayan dosyasına toplam döviz borcu da eklendiğinde özellikle dolar ihtiyacının doğduğu görülmektedir. Doların tedarik edilmesi ise birkaç yoldan mümkün olabilir; birincisi diğer ülkelerden temin yoludur. Ancak kriz sebebiyle her ülke doları elinde tutmak isteyeceği için bu zayıf bir seçenektir. İkincisi, Amerikan tahvillerinin satılmasıyla elde edilebilir. Fakat Türkiye, ABD ile yaşadığı kriz esnasında bu tahvilleri elinden çıkartma yönünde karar vermiştir. Üçüncüsü, Türkiye’ye yabancı yatırımların yapılmasıdır. Fakat yabancı kuruluşlar bunun için güven endeksi daha detaylı olarak, demokrasi-şeffaflık gibi parametrelere ve kredi derecelendirme kuruluşlarının değerlendirme notlarına göre karar vermektedirler. Bu da kısa vadede mümkün olmayan bir seçenektir. Dördüncüsü ise IMF’den kredi temin etmektir. IMF borç verdiği ülkenin deyim yerindeyse defterlerini istediği için ve bu durum ise ülkenin kamu harcamaları, kamu istihdamı, asgari ücret ve vergi politikaları gibi siyasi alanlara da sirayet edeceği için özellikle Türkiye tarafından tercih edilmeyen bir yoldur. Ancak örneğin Covid 19 sebebiyle bu krizle ilgili olarak Stand-By anlaşmaları yapılmadan kredi temini mümkündür. Zaten Türkiye Dünya Bankasından 100 milyon dolar kredi alarak bu yönde bir seçenek geliştirebileceğini de göstermiştir. Olağanüstü krizler zamanında besin temini oldukça önemli bir hale gelmiştir ve tarım-gıda politikaları artık ulusal güvenlikten ayrı düşünülemez. Bu doğrultuda endüstrileşen tarım metoduyla hiç değilse kendisini doyurabilen gıda politikaları lüzumlu görülmektedir. Çin gibi ülkelerin ‘’Yapay Güneş’’ çalışmaları bir anlamda iklim kontrolüne yönelik projeleri kapsadığından ötürü uzun vadeli tarım politikaları yeraltı tarımı uygulaması biçiminde yapılmalıdır. Serbest Girişim teşebbüsü ve özel sermaye yatırımları modern devlet yaşantıları içerisinde doğal kabul edilen seyir olsa bile savunma sanayinde muhafazakâr ya da devletçi anlayış benimsenmelidir.

Orta ve uzun vadede oluşması muhtemel düzende bu döneme özgü ise bir Dijital Soğuk Savaş yaşanacaktır. O dönemdeki siyasi birimler yapay zekâ logaritmaları tarafından idare edilecektir ancak tek bir yapay zekâ yerine totaliter ve liberal idareyi benimsemiş zekaların yönetim biçimleri ve toplumları arasında mücadele yaşanacaktır.[27] Bu yeni düzen veya sonrası ile ilgili toplum biçimleri ise aşağıdaki tabloda izah edilmek istenmiştir.

 

 

 

 

BİG DATA tarafından yönetilen dijital Tek Dünya Devleti
Tamamen Merkeziyetsiz Yönetim
Farklı değerlerdeki yapay zekalar tarafından yönetilen toplum modelleri
Siyasetin yapay zeka ve robotikle desteklenmesi

Tablo: Geleceğe Ait Yönetim Senaryoları

 

Bu noktadan itibaren güvenlik istihbaratı; siber, biyolojik, siyasal, ekonomik, yazılım, uzay gibi uzmanlık alanlarının bir araya getirildikleri çok disiplinli ve dikişsiz bir anlayışı ifade edecek ve Beşinci Nesil Topluma[28] uygun istihbarat/savunma stratejileri modellenecektir. Ancak bu popülasyonda merkezi ya da tamamen merkeziyetsiz fark etmeksizin güvenlik yalnızca siyasi idarelerin üstlenecekleri kavramı ifade etmeyecektir ve insanlarda kendi güvenliklerini sağlamayı öğrenmek zorunda kalacaklardır. İnsanlar daha fazla çip, makine ve nesnelerle hibrid bir organizmayı ifade edecekleri için müdahale ve hacklenmek gibi akıbetlere karşı birincil savunmayı kendileri oluşturacaklardır.

Bambaşka sosyal ve siyasi modellerin yaşanacağı ilerleyen dönemde Türkiye tarafından Singularity Endüstrisi’ne yatırım yapılması ve Altın Yakalılardan[29], Işık Yakalılara[30] geçiş evresinin bu şekilde en az hasarla atlatılabileceği unutulmamalıdır. Bu endüstri sisteminin oluşturulabilmesi ise ancak Tekillik Enstitüsünün açılması ve bun yönde nesilin yetiştirilmesiyle mümkündür.

Sonuç olarak salgın ya da bölgesel krizler sonrasında eski bütün sistemlerin bütün olarak son bulacağı ve yeni bir modele geçileceği doyurucu olmayan bir teoridir. Siyaset, ekonomi ve güvenlik ufak güncellemeler ile rotasında devam edecektir. Otuz sene sonra siyasi tarih yazılırken yeni dönemin başlangıcı olarak bugün ki durum ancak birinci üniteyi oluşturacaktır ve bu üniteden sonra diğer üniteler anlatılacaktır. Siyaset-ekonomi-salgın hastalık krizi dünya sistemini bir anda değiştirmez fakat evrimleşecek siyaset ve savunma hatta yaşam biçimlerinin somut ilk basamağı kabul edilebilir. Kriz sonrasındaki sorunlara gerçekçi, ivedi, yönlendirmeler ve telkinlerden uzak ve kurumsal koordinasyon eşliğinde çözümler geliştirilmesi ise Türkiye’yi kazanan ülke ve medeniyetler arasında yazacaktır.

 

Onur DİKMECİ – SASAM İstanbul İl Başkanı

 

[1] Fulya Ereker, Türkiye’de Strateji ve Güvenlik, Mustafa Aydın ve Ahmet Halûk Atalay (Ed.), Strateji ve Güvenlik, Eskişehir, Anadolu Üniversitesi Yayını, Ağustos 2018, S.147

[2] Onur Dikmeci, Militarizm Ders Notları

[3] Kenan Kocatürk, Bir Subayın Anıları: 1909-1999, İstanbul, Kastaş Yayınları, 1999, s.420-421

[4] Orhan Erkanlı, Anılar Sorunlar Sorumlular, 3.Baskı, İstanbul, Baha, s.377

[5] Numan Esin, Devrim ve Demokrasi Bir 27 Mayısçının Hatıraları, 2.Baskı, İstanbul, Doğan Kitap, 2005, s.45

[6] Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni Dün Bugün Yarın, İstanbul, Tekin Yayınevi, 1982, s.554

[7] Suphi Karaman, Devrimci Bağımsız Türkiyeci ve Milli Savunma Stratejisi Nasıl Olmalıdır, Ankara, Ulusal Basımevi, 1965, s.17

[8] Milli Savunma Bakanı yapılan Seyfi Kurtbek, asker millet zihniyetini benimsemiş ve Enver Paşa’nın masasını buldurup kullanan Yarbay emeklisi bir asker olarak militarizmin yüksek dozajını tatbik etmek isteyen bir mizaca sahiptir.

[9] Ancak sonuçta emir eri uygulaması kaldırılmıştır. Bu durumu eleştiren askerler, subayların askeri memur olmadıklarını ve paket taşımalarının büyük bir utanç olacağını belirtmişlerdir.

[10] Andrew Bennett ve Joseph Lepgold, Reinventing Collective Security after the Cold War and Gulf Conflict, Political Science Quarterly, c.108, N.2, 1993, s.214

[11] Aktaran: Gencer Özcan, Türkiye’de Milli Güvenlik Kavramının Gelişimi, Evren Balta Paker ve İsmet Akça (Ed.), Türkiye’de Ordu Devlet ve Güvenlik Siyaseti, 1.Baskı, İstanbul, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, Mayıs 2010, s.318; T.C. Milli Savunma Akademisi Çalışma Planı Şeması 1954-1955

[12] Tayfun Akgüner, 1961 Anayasasına Göre Milli Güvenlik Kavramı ve Milli Güvenlik Kurulu, 1.Baskı, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1983, s.60

[13] Akgüner, A.g.e., s.145

[14] Milli Güvenlik Akademisi sonraki yıllarda kapatılmıştır ve 14 Kasım 2016 tarihinde Milli Savunma ve Güvenlik Enstitüsü adıyla yeniden oluşturulmuştur.

[15] Suikastlar İran İşi, Milliyet, 2 Şubat 1993

[16] Ordudan Tavır, Milliyet 27 Ocak 1993

[17] Güven Gürkan Öztan, Türkiye’de Militarizm, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 2018, s.212-213

[18] Ereker, A.g.e., S.155

[19] Bilge Durutürk, Küresel Siyasette Dijital Çağ Dijital Sivil Toplum ve Aktivizm Kavramlarının Değerlendirilmesi, Ali Burak Darıcılı (Ed.), Güvenlik Teknoloji ve Yeni Tehditler, 1.Baskı, Ankara, Nobel, 2020, s.329

[20] Rus Ordusu Küçülmeye Generallerden Başladı, https://www.haber7.com/dunya/haber/391777-rus-ordusu-kuculmeye-generallerden-basladi

[21] Alman Ordusu Küçülüyor, https://www.dw.com/tr/alman-ordusu-k%C3%BC%C3%A7%C3%BCl%C3%BCyor/a-15490567

[22] Fransız Ordusu Küçülüyor, https://www.yenisafak.com/dunya/fransiz-ordusu-kuculuyor-516536

[23] Türk Ordusu 120 Bin Küçüldü, https://www.milliyet.com.tr/gundem/turk-ordusu-120-bin-kuculdu-1831571

[24] Detaylı bilgi; Onur Dikmeci, Cumhurbaşkanlığı İkinci 100 Günlük Eylem Planında Savunma Sanayii, http://sahipkiran.org/2018/12/18/savunma-sanayii/

[25] WIPO, 2018

[26] Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan iki kez Yeni Dünya vurgusu yapmıştır. Bu kavramın artık liderler nezdinde de gündeme taşınması komplo teorilerinden ve gizemli örgütler silsilesinden uzak bilimsel saptamalar nezdinde Yeni Dünya Düzeni teori ve tartışmalarının üretilmesini lüzumlu kılmaktadır.

[27] Orwelist 1984 Stili Dijital Toplum, Özel mülkiyetin kaldırıldığı Eşit Dijital Toplum, Özel mülkiyetin korunduğu ancak yüksek yaşam standartlarına erişildiği Liberal Dijital Toplum, Dünya dışı ile ilgilenen zekâ logaritmalarının toplumları tarafından protesto edildikleri Çekişmeli Dijital Toplum gibi seçenekleri sıralayabiliriz.

[28] Japonya Başbakanı Shinzo Abe tarafından ortaya atılan kavram dördüncü sanayi devrimi sonrası oluşması beklenen nesnelerin interneti, syborg insanlar, zekâ-bilgisayar entegresi gibi temel özellikleri taşıyacaktır.

[29] Beyaz Yakalıların, dijital ve teknolojik cihazlardan verimli biçimde istifade eden bölümünü kapsamaktadır. Örneğin Covid 19 krizinde istihdam Beyaz Yakalılardan ağırlıklı olarak Altın Yakalılara kayma eğilimi göstermiştir.

[30] Bu çalışma için üretilen sınıfın adını ifade etmektedir. İnsan kabiliyetli makine ve sentetik zekaların üretim süreçlerinde aktif yer aldıkları durumlarda haftalık ortalama 15 saat çalışan Evrensel Temel Gelir dağılımı dahilinde geçimini sağlayan ve insanlardan oluşan zümreyi ifade etmektedir.

Onur Dikmeci Hakkında

Onur DİKMECİ: (İstanbul) 1987 İstanbul doğumludur. Haliç Üniversitesi İşletme Lisans bölümünden mezun olduktan sonra Harp Akademileri Stratejik Araştırmalar Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı Yüksek Lisans programına devam etmiştir. Güvenlik, istihbarat, NATO gibi konularda çeşitli eğitim programlarına katılmış ve bu alanlarda “Beyaz Kitap” ve “Devlet Aklı” adlarıyla 2 adet kitap yayımlamıştır. Türkiye’nin ilk özel istihbarat platformu Türkiye Algı Merkezi’nin (turkiyealgimerkezi.org) kurucusu ve direktörüdür. Bireysel ve kurumsal danışmanlık görevini sürdürmektedir.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz