Twitter Facebook Linkedin Youtube

ULUSLARARASI HUKUKTA MEŞRU KUVVET KULLANMA KRİTERLERİ

Mammad ISMAYILOV*

Hukuk ve bununla bağlı olarak yasalar, kamu düzenin çıkarlarını sürdürmek ve geliştirmek için koşulların varlığı halinde meşru bir zorlamayla kuvvet kullanımına olanak tanıyabilmektedir. Bununla birlikte hukuk ve baskı diyalektik karşıtlar değildir. Ancak hukuk ve yasal düzenlemeler toplumsal süreçlerde baskı kullanımının yararını ve kaçınılmazlığını kabul etmekle birlikte, örgütlenmeyi, tekelleştirmeyi ve ekonomikleştirmeyi amaçlamaktadır.

Güç kullanımını sınırlama çabaları ise silahlı çatışmaların tarihi kadar eskidir. Kutsal inanışların simgelerinden biri olan Mesih’ten en az 400 yıl önce Çinli filozof Mo Ti, uluslararası saldırganlığın terk edilmesini ve savaşların tüm suçların en büyüğü olarak yasaklanmasını istediği bilinmektedir. Feodal Avrupa’da bile savaş, bir türlü uzlaşılamayan anlaşmazlıkları çözmek için onaylanmış ve buna bağlı olarak yasal bir yöntem olarak kabul edilmişti. Bu bağlamda yüzyıllar boyunca, devletlerin, arzulanan belirli amaçlara ulaşmak için uluslararası ilişkilerinde güç kullanmaya başvurmalarının neredeyse olağan bir hal aldığını söylemek mümkündür.

Uluslararası hukuk sistemi, bu genel özelliklerden sadece örgütlenme derecesi ve baskı kullanımının merkezileştirilmesi bakımından ayrılmaktadır. Ulusal ve daha otoriter sistemlerde zorlama, nispeten merkezileştirilir ve çoğunlukla devlet aygıtları tarafından tekelleştirilir. Ancak uluslararası sistem bakımından bu söz konusu değildir. Diğer bir ifadeyle bireysel aktörler tarihsel olarak yasal yetkileri korumak ve haklarını doğrulamak için tek taraflı olarak güç kullanma hakkını saklı tutarlar.

Uluslararası sistemde tehdit ve güç kullanımının kapsamlı bir şekilde yasaklanması, uluslararası sistemde vahşeti önemle çabalarıyla birlikte, şiddete karşı da özerk etik bir olgu oluşturmaktadır. Bu bağlamda Birleşmiş Milletler Şartı 2/4 maddesi karmaşık güvenlik olgusunu sağlamak için yasal dayanak hüviyetindedir.

19 ve 20. yüzyıllardan Lahey Barış Konferanslarına kadarki süreçte ulusların kara ve denizde gerçekleştirilen savaşlarından kaynaklanan anlaşmazlıkların barışçıl çözümü için spesifik sözleşmelerin düzenlenmesi gündeme gelmekteydi. Ayrıca I. Dünya Savaşı’nın neden olduğu muazzam acı, uluslararası saldırganlığı durdurmak için yenilenen çabalara ilham vermekteydi. Hatta Müttefik Kuvvetler, Alman Devleti Başkanı Kaiser’in şahsen sorumlu tutulması gerektiği sonucuna varmışlardı. Ancak saldırganlık ve kuvvet kullanımı hiçbir zaman bireylerin hesaba katılabileceği bir suç olarak kabul edilmediğinden, 10 Ocak 1920 tarihli Versay Barış Antlaşması Kaiser’in yargılanmak için teslim edilmesine hiçbir zaman olanak tanımamıştır.

10 Ocak 1920 tarihinde kurulan Milletler Cemiyetini oluşturan Milletler Cemiyeti Misakı, tüm üye ülkelerin toprak bütünlüğü ve siyasi bağımsızlığının dış saldırılara karşı korunmasını sağlamış ve bu yükümlülüğün nasıl yerine getirilmesi gerektiğine karar vermek için Konsey’i görevli kılınmıştı. Ancak Konsey yalnızca oybirliği ile hareket edebiliyordu. Ayrıca saldırgan devletin belirlemesine yardımcı olacak nesnel bir kriter de yoktu.

  1. Dünya Savaşı’nın ardından kurulan Milletler Cemiyeti’nin güvenlik mekanizmasının üye devletler üzerinde etkili olmaması ve II. Dünya Savaşı’nın çıkmasına engel olamaması gibi nedenler yeni ve daha merkeziyetçi bir uluslararası örgütün kurulmasına olanak tanımıştı. Bu bağlamda II. Dünya Savaşı sonrası 24 Ekim 1945’te kurulan Birleşmiş Milletler (BM) uluslararası sistemde kuvvet kullanımı yönelik daha somut düzenlemeler getirmekteydi. BM kuran BM Şartı kuvvet kullanımından ziyade daha çok güç kullanımın sınırlandırılması şeklinde düzenlenmiştir. Şart’ta “kuvvet tehdidi ya da kuvvet kullanma” kavramı istifade edilmekte ve üye devletin birbirilerine karşı kuvvet kullanımına yönelik eylemlerini engelleyebilecek nitelikte daha somut düzenlemeler getirmeyi amaçlamaktaydı. Bu bağlamda Şart’ın 2.maddesinde kuvvet kullanımın yasaklanmasından önce egemen eşitlik, iyi niyet, uyuşmazlıkların barışçı yollarla çözülmesi gibi devletlerarası ilişkilere yön veren genel ilkeler düzenlenmiştir. Şart’ın 4. Paragrafında ise toprak bütünlüğü, siyasal bağımsızlık gibi kavramlardan istifade edilerek adeta bunlara ilke mahiyetinde değer atfedilmiştir. Şartın 2.maddesinin 1,2, 3 ve 4. hükümlerinin tam metni aşağıdaki şekildedir:

“Örgüt, tüm üyelerinin egemen eşitliği üzerine kurulmuştur.”

“Tüm üyeler, üyelik sıfatından doğan hak ve çıkarlardan tümünün yararlanmasını sağlamak için işbu Antlaşma’ya uygun olarak üstlendikleri yükümlülükleri iyi niyetle yerine getirirler.”

“Tüm üyeler uluslararası nitelikteki uyuşmazlıklarını, uluslararası barış ve güvenliği ve adaleti tehlikeye düşürmeyecek biçimde barışçı yollarla çözerler.”

“Tüm üyeler, uluslararası ilişkilerinde gerek herhangi bir başka devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığa karşı, gerek Birleşmiş Milletler’in amaçları ile bağdaşmayacak herhangi bir biçimde kuvvet kullanma tehdidine ya da kuvvet kullanılmasına başvurmaktan kaçınırlar.”

Madde hükümlerinin şerhine geçmeden önce, uluslararası hukukta kuvvet kullanma yasağının varlığını ifade etmek yerinde olacaktır. Kuvvet kullanma yasağı bir jus cogens kuralıdır. Diğer bir ifadeyle bu kural uluslararası hukukta emredici bir kural özelliği taşımaktadır. Şart’ın yukarıda saydığımız 1,2,3. paragrafları  “egemen eşitlik”, “iyi niyet” ve “uyuşmazlıkların barışçı yollarla çözülmesi” prensiplerine vurgu yapmaktadır. Şartın 4. paragrafı ise açık bir şekilde kuvvet kullanımını yasaklamaktadır. Ancak bu yasağa yine Şart’ın ilgili hükümlerinde belli başlı istisnalar getirilmiştir.

Genel olarak kuvvet kullanmaya olanak tanıyan istisnai haller dört unsurdan ibarettir. Bu unsurlardan ikisi BM’in kuruluş yıllarına aittir. Günümüz itibarıyla ise en çok ikisine müracaat edilmektedir. Bunlarda ilki BM Şartı’nın 51.maddesinde düzenlenen “meşru müdafaa halinde kuvvet kullanma” dır. Diğeri ise Güvenlik Konseyi kararıyla kuvvet kullanılmasıdır. Şart’ın meşru müdafaa hakkını düzenleyen 52.maddesinin ilgili hükmünün tam metni aşağıdaki şekildedir.

“Bu Andlaşması’nın  hiçbir hükmü, Birleşmiş Milletler üyelerinden birinin silahlı bir saldırıya hedef olması  halinde, Güvenlik Konseyi uluslararası  barış ve güvenliğin korunması için gerekli önlemleri alıncaya dek, bu üyenin doğal olan bireysel ya da ortak meşru savunma hakkına halel getirmez. Üyelerin bu meşru savunma hakkını kullanırken aldıkları önlemler hemen Güvenlik Konseyi’ne bildirilir ve Konsey’in işbu Antlaşma gereğince uluslararası barış  ve güvenliğin korunması ya da yeniden kurulması için gerekli göreceği biçimde her an hareket etme yetki ve görevini hiçbir biçimde etkilemez.”

Görüldüğü üzere kuvvet kullanımına istisna teşkil eden bu hakla tek tek üye devletlerin veya hep birlikte tüm üye devletlerin meşru müdafaa hakkı düzenlemiştir. Bu hükme göre, BM üyesi devletlerden herhangi birine veya birkaçına karşı silahlı bir saldırı olması durumunda, Güvenlik Konseyi bu husus için toplanıp gerekli kararları alıncaya kadar üye devletler barışı ve güvenliği koruyabilmek amacıyla tek başına veya topluca meşru müdafaa hakkını kullanabileceklerdir.

Kuvvet kullanımına olanak tanıya ikinci istisnai durum ise BM organları tarafından alınan kararların kuvvet kullanmayı meşru hale getirmesi durumudur. Şöyle ki BM en önemli organlarından biri olan Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyeleri barış ve güvenliğin tehlikeye düşürüldüğüne kanaat getirirlerse, bu barış ve güvenliği bozan devlete karşı kuvvet kullanılmasına yönelik kararı verebilirler. Bu husus Şart’ın 41.ve 42.maddelerinde düzenlenmiştir. BM Şartı’nın 41.maddesinin tam metni aşağıdaki şekildedir:

“Güvenlik Konseyi, kararlarını yürütmek için silahlı kuvvet kullanımını içermeyen ne gibi önlemler alınması gerektiğini kararlaştırabilir ve Birleşmiş Milletler üyelerini bu önlemleri uygulamaya çağırabilir. Bu önlemler, ekonomik ilişkilerin ve demiryolu, deniz, hava, posta, telgraf, radyo ve diğer iletişim ve ulaştırma araçlarının tümüyle ya da bir bölümüyle kesintiye uğratılmasını ve diplomatik ilişkilerin kesilmesini içerebilir.”

Şart’ın 42.maddesinin tam metni ise aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir:

“Güvenlik Konseyi, 41. madde’de öngörülen önlemlerin yetersiz kalacağı ya da kaldığı kanısına varırsa uluslararası barış ve güvenliğin korunması ya da yeniden kurulması için, hava, deniz ya da kara kuvvetleri aracılığıyla gerekli saydığı her türlü girişimde bulunabilir. Bu girişimler gösterileri, ablukayı ve Birleşmiş Milletler üyelerinin hava, deniz ya da kara kuvvetlerince yapılacak başka operasyonları içerebilir.”

Şart’ın bu hükümlerinden de görüleceği üzere uluslararası sistemin barış ve güvenliğinin temini için Güvenlik Konseyi kuvvet kullanımına yönelik gerekli kararları alabilmektedir. Yöntem olarak Güvenlik Konseyi barış ve güvenliğin tehdidi gerekçesiyle kendiliğinden harekete geçebileceği gibi, Genel Kurul’un uyarısı ve teşviki üzerine de harekete geçebilmektedir. Bununla birlikte Genel Sekreter’de Güvenlik Konseyi’ni harekete geçirebilmektedir.  Ayrıca Güvenlik Konseyi’ni oluşturan beş daimi üyeden birini temsil eden veya Güvenlik Konseyi daimi üyesi olmayan başka bir ülke de kuvvet kullanılmasına yönelik talepte bulunabilmektedir.  Ancak yukarıda sayılan hususlar Güvenlik Konseyi bakımından bağlayıcı değildir. Diğer bir ifadeyle Güvenlik Konseyi, ister kendi daimi üyesi ister başka bir devlet talebiyle ya da Genel Sekreter’in isteğiyle bağlı değildir. Daha açık bir ifadeyle Güvenlik Konseyi kendi iradesiyle hareket etmektedir. Ancak bu husus kendisiyle birlikte negatif bir tutum sergilemektedir. Daha açık bir ifadeyle Güvenlik Konseyi’nin hangi kriterlere göre barış ve güvenliğin tehdit edildiğine kanaat getirmesi ve bunu uygun olarak meşru kuvvet kullanma araçlarını nasıl seçtiği ve kuvvet kullanma kararını nasıl vereceği belirsizdir. Güvenlik Konseyi’nin yukarıdakilerle bağlı olmaması ve nasıl karar vereceğinin belirsiz olması, onun bu hususta oldukça geniş bir inisiyatif hakkına sahip olduğunu göstermektedir.

Günümüz itibarıyla uluslararası sistem ve buna bağlı olarak uluslararası ilişkiler ve uluslararası hukukta devletlerin ve diğer uluslararası aktörlerin hangi durumlarda kuvvete başvurabilecekleri ve hangi durumlarda kuvvete başvurmanın hukuka aykırı olacağına ilişkin genel kanaatin ve buna bağlı olarak genel bir düzenin oluştuğu söylenebilir. Bu bağlamda Birleşmiş Milletler de bu düzenin korunmasının garantörü durumunda işlev görmektedir.

 

* Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kamu Hukuku Anabilim Dalı, Kamu Hukuku Doktora Öğrencisi.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz