Twitter Facebook Linkedin Youtube

ENVER PAŞA ÖZELİNDE TÜRKİYE-LİBYA İLİŞKİLERİ

Zafer TEKİN

27 Kasım 2019 tarihinde Türkiye ile Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti arasında imzalanan anlaşma ile özellikle Akdeniz’de ülkemiz lehine çok önemli ve somut sonuçlar almış bulunuyoruz. Üç kıtada asırlarca yaşamış bir Milletin mensupları olarak hapsedilmeye çalıştığımız Anadolu’dan, tarihi ve kültürel hafızamızın rehberliğinde yine tarihi ve kültürel bağlarımızı harekete geçirerek ülkemize vurulmak istenilen prangaları söküp ata biliyoruz.

Bu bağlamda Libya ile yapılan söz konunu mutabakat çok önemli ve stratejik bir yer tutmakta. Zira Trablusgarp, yani Libya ile 18 Ekim 1912’de fiilen, 26 Mart 1919’da da resmen ülkemizin bir parçası olmaktan çıkmıştır. 1551’de ünlü Türk denizcisi Turgut Reis tarafından Malta Şovalyerinden alınarak Türk vatanına dâhil edilen Trablusgarp bu tarihten itibaren 360 sene, 1 ay, 11 gün Türk hâkimiyetinde kalmıştır.

Osmanlı’nın kılıç tutan bileği zayıfladıkça, merkezden uzakta kalan vatan toprakları da bir bir elinden çıkarken, Afrika Kıtasında ki son vatan toprağı olan Libya’da bu zincire eklenmiştir.

Tüm dünyayı kasıp kavuran ve milyonlarca insanın hayattan koparan 1. Dünya Harbi, imkânsızlıklar içinde yapılan şanlı “Trablusgarp Harbi” üzerine bir perde olduğu gibi,   vefalı Trablus halkını da,  o kadim coğrafyayı emperyalistlere teslim etmemek üzere her şeylerini arkalarında bırakıp giden bir avuç idealist ve kahraman Türk Subayını da gölgede bırakmıştır.

Bugün özellikle Libya özelinde her türlü iç ve dış tehdite karşı Türkiye ile yapılan anlaşma da hiç kuşkusuz yaklaşık yüz yıl önce kanlarını ve canlarını İtalyan mermilerine siper eden o kahraman subayların hakkı yadsınamaz.

Tarihler 28 Eylül 1911’i gösterirken İtalya, her türlü uluslararası hukuku hiçe sayarak Osmanlı Devletine bir ültimatom vererek 24 saat içinde Libya’nın kendisine verilmesini istemiştir. Söz konusu ültimatomun hemen ertesi günü de büyük bir donanma ile getirdiği 30.000 askeri Libya kıyılarına çıkarmaya başlamıştır. O sıralarda çıkmış olan ayaklanmayı bastırmak için Trablusta’taki askeri gücünün büyük bir bölümünü vapurlarla Yemen’e gönderen Osmanlı, Afrika Kıtasındaki son kara parçasını savunmaktan acizdir.

Trablusgarp coğrafi olarak İtalya’nın tam güneyinde bulunmakta olup, daha önce Osmanlı toprağı olan Tunus ve Mısır’ın da tam ortasında bulunmaktadır. 1881 yılında Fransa Tunus’u işgal ederken, İngilizler de hemen bir yıl sonra 1882’de Mısır’a el koymuşlardır. Haliyle durumdan vazife çıkaran İtalya’da, bu emperyalist dünyada kendisine en yakın ve ele geçirilmesi en kolay olan Trablusgarp’a diğer Avrupalı devletlerinde göz yummasıyla el koymaya kalkmıştır.

Zira Trablusgarp’ın, bağlı olduğu Osmanlı İmparatorluğu ile karadan bir bağlantısı yoktur. Akdeniz’de ise deniz gücü yok denecek kadar zayıf olması nedeniyle bu yolda kapalıdır. Dolayısıyla Osmanlı’nın bölgede hem askeri yönden hiçbir gücü yoktur, hem de merkezden asker ve silah gönderecek yolu yoktur. Bu şartlar altında Bab-ı Ali, hiçbir yaptırım gücü ve geçerliliği olmayan “açıklama” ile işgali protesto eder.

Ancak İtalya’nın hesaba katmadığı gelişmeler, işgalden hemen sonra yeni bir seyir almaya başlar. Zira Sultan Abdülhamit Han’ın açtığı okullarda sıkı bir eğitimden geçen genç ve vatansever bir grup subay, vatan toprağının işgalinin basit “protestolarla” geçiştirilemeyeceğini, ifade ederek insiyatif almaya karar verirler.

Başta Binbaşı Enver Bey(Paşa), Kolağası Mustafa Kemal (Atatürk), Fuat Bey (Bulca), Nuri Bey (Conker), Ali Fethi Bey (Okyar, Paris Ataşe Militeri), Halil Bey (Enver Bey’in amcası), Nuri Bey (Enver Bey’in kardeşi), Ekrem Bey (Müşir Recep Paşa’nın oğlu), Ali Çetinkaya (sonraki yılların İstiklal Mahkemesi Başkanı) Kuşçubaşı Eşref Bey, Süleyman Askeri Bey’in de aralarında bulunduğu yaklaşık yüz yirmi kişiden oluşan bir avuç vatansever Türk Subayı, her türlü ulaşım ve iletişimin kesilmiş olduğu Trablusgarp’a sadece vatani, askeri ve en önemlisi de ahlaki görevlerini yerine getirmek üzere Trablusgarp’ı işgal etmeye başlayan İtalya’ya karşı mücadele etmek için yollara revan olurlar.

Bölgeye gitmeye karar veren genç subaylar içinde özellikle birisi dikkat çeken isimdir. Meşrutiyetin yeniden ilan edilmesinde önemli rol oynayan ve “Hürriyet Kahramanı” olarak nam salan Enver Bey, kısa süre önce Sultan Abdülmecit’in torunu Naciye Sultan ile nişanlanmış ve saraya damat olmuştur. O dönemde Berlin’de askeri ateşe olarakta görev yapmakta olan Enver Bey’in önünde parlak bir gelecek bulunmakta, gerek saraya damat olması, gerekse kişisel yeteneklerinin yanı sıra şöhretli olmasından dolayı da ömrünün geri kalanını hiçbir zahmete katlanmadan, tüm makamları elde edebilecek durumdadır.

Ancak bu durum tıpkı diğer arkadaşları gibi ona göre değildir ve dönemin hükümetini de karşısına alarak meşakkatli ve sonu belli olmayan bir yola, Trablusgarp’a doğru hareket edecektir. Hareketinden önce bir arkadaşına yazdığı mektuplar, hem Trablusgarp’ın Türkiye ve Türkler için ne ifade ettiğini, hem de Türk askerinin karakterini anlatması bakımından önemlidir. Enver Bey 08 Ekim 1911 tarihli mektubunda; “ ….  şu İtalyanlar bizi iğrenç utanç verici bir duruma düşürdüler. Ben bu çok zayıf insan, şerefimize ve kendimize duyduğumuz saygıya sürülen bu lekeyi kendim silmek istiyorum. Size yazmış olduğum her şeyi yapacağım. Hükümetimiz bu işten vazgeçse bile ben, kanım bu utanç verici lekeyi yıkayana kadar, kararımdan dönmeyeceğim, hükümet bu işten vazgeçse bile ben, kanım bu utanç verici lekeyi yıkayana kadar kararımdan dönmeyeceğim” dedikten sonra, hemen 09 Ekim tarihli mektubunda da yine aynı arkadaşına; “ …sabahın saat 5’inden beri son hazırlıklarımı bitirmek için şehirde koşturup durdum. Vazifem bu sefer beni, hiçbir maddi netice alamayacağım bir amaca doğru götürüyor.

Trablus, zavallı memleket, kaybetti şimdilik… Kim bilir belki de ebediyyen… Peki ne diye gidiyorum? İslam dünyasının bizden beklediği ahlaki bir görevi yerine getirmek için.”[1]

İstanbul’dan İskenderiye’ye kaçak olarak bir İngiliz gemisiyle gelen Enver Bey, oradan Trablusgarp’a doğru çölün ortasında uzun ve meşakkatli bir tren yolculuğu yapar. Devamında da yine at ve deve sırtında günlerce yol giderek kaçak olarak sınırı geçer. Bu yolculuk sadece Enver’e mahsus değildir, aynı amaca matuf bir şekilde oraya giden tüm subaylar için geçerlidir. Hemen tamamı Türk Kurtuluş savaşında da aktif olarak bulunan o dönemin genç subayların tamamı benzer sıkıntılar çekerek Trablusgarp’a yani Libya’ya gelmişlerdir.

Fuat Bulca o döneme ilişkin olarak; “hepimiz neşeliydik. Binbir yokluk ve mahrumiyet içinde, neticesi elbette ölüm olacak çetin bir maceraya değil de, sanki manevraya gidiyorduk. Bizim nesil için bu ruh halini bugün de gayri tabii bulmuyorum. İmparatorluğumuzun en buhranlı devirlerini yaşadığı o müstesna günlerde, bizi, daha sonra Türkiye Cumhuriyetine vücut veren çetin mücadelelere doğru iten ve zafere götüren ruhun manasını ve kudretini bugünkü neslin de idrak etmiş, edebilmiş olmasına dua ederim.”[2]değerlendirmesini yapar.

Enver Bey’in Derne’ye vardığında işgalci İtalyanlara karşı mücadele eden yerli Trablusgarp’lı sayısı sadece beş-altı yüz kişi civarındadır. Karnını doyurmaktan başka hiçbir derdi ve amacı olmayan fakir halk, birbirlerinden dağınık olarak yaşamakta, kabileler arasında çatışmalar da eksik olmamaktadır. Ancak Enver Bey’in Padişahın yani Halife’nin damadı ünvanın da etkisiyle işgale karşı savaşmaya gelenlerin sayısı bir anda yirmi bini bulacaktır. Özellikle Kuşçubaşı Eşref Beyin mükemmel derecede konuşabildiği Arapçasını kullanarak tek tek kabileleri ikna edip, mücadele safını katması da sayının artmasında önemli bir faktör olacaktır.

Enver Bey, mücadeleye gelen insanlara verdiği savaş eğitiminin yanı sıra, bulunduğu bölgede muazzam bir teşkilatlanmaya giderek bayındırlıktan eğitim faaliyetlerine kadar birçok alanda yenilikler getirmeye başlar. Para basımından silah ve cephane üretimine kadar imkânsızlıklar içinden imkânlar bulur. Halifenin damadı için gelenler, “biz halifenin damadı için gelmiştik, Enver için kalıyoruz” demeye başlamışlardır. Enver Bey başta olmak üzere Türk subaylarının Trablusgarp çöllerinde meydana getirdikleri bu direniş ruhu, elini kolunu sallayarak gelen İtalya için hesapta olmayan bir durum olur. Zannederler ki, Enver’i ortadan kaldırırsak, getirdiği mücadele bitecek saplanıp kaldıkları Trablusgarp sahillerinden içeri girebileceklerdir. Bu yüzden Enver’in başı için büyük ödüller koyarlar ancak başarılı olamazlar.

İtalyanlar Enver’in başı için büyük ödüller ortaya koyarken, yerli halk “Enver’in başı üzerine” yemin edince alacakları cezadan kurtulmaktadır. Zira Enver’in başı, her şeyden önemlidir ve kimsenin bu konuda yalan söylemeyeceğine inanılmaktadır.

Kısa sürede direniş hareketi Libya’nın tüm sahil şeridine yayılır. İtalya umduğundan çok daha fazla asker ve silah sevkiyatı yapmasına rağmen sahil şeridine çakılıp kalmıştır. Genç Osmanlı Subaylarının başlattığı bu direnişi kırmak için İtalyan donanması Çanakkale Boğazı başta olmak üzere Anadolu kıyılarını bombalamaya başlar. Osmanlı Donanması yok denecek kadar zayıf olduğu için buna mukavemet edemez. Ayrıca bugün on iki adalar olarak bildiğimiz Ege Denizindeki adalarımızı işgal ederler. Diğer taraftan zaten hazır bekleyen dört Balkan ülkesi (Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ) dört bir koldan saldırıya geçerler. Yüzyıllardır Türk yurdu olan Rumeli birden bire kan deryasına döner.

Libya’daki Enver Bey başta olmak üzere genç subaylar işte o zaman İstanbul’a dönmeye mecbur kalırlar. Ancak bu dönüş onlar için hiçte kolay olmayacaktır. Zira onlara inanan binlerce insan, vatanlarını onlardan aldıkları güç ile savunmaktadırlar.

Trablusgarp’tan ayrılmak zorunda oluşunu “…Dün akşam İtalyan komutanı bana mektupla barış kararını bildirdi (Uşi Antlaşmasını kast etmektedir). İçeriğini bildiğim için çok üzüldüm. Gece de Harbiye Nazırlığından düşmanlığa son vermemi emreden ve bana Sultan’ın anlaşmayı imzaladığını bildiren bir telgraf geldi. Düşüncelerimi tahmin edersiniz. Kesin bir karar vermek için Seyit Ahmet’in adamlarını bekliyordum. Bugün geldiler. Karar verildi. Bana bağlı kalacaklar ve böylece savaş devam ediyor. Bugün Harbiye Bakanlığından gelen çeşitli haberler durumu aydınlatıyor. Gazetelerden hükûmetin iki bölgeyi tamamen kaybettiğini öğrenmişsinizdir bile. Bir an düşünün sevgili dostum, ne yaptığımızı bir an düşünün! Kadınlarıyla ve çocuklarıyla bir yıl boyunca başarıyla savaşmış olan bu yiğit insanları düşmanın kollarına bırakıyoruz ve böylece terk ediyoruz. Onlara ana vatanın yardıma geleceğine dair söz verip savaşmaya öğütleyen ben, şimdi tarif edilmez zorluklar içine dalıyorum. Bu memleketi terk edecek durumda değilim ve memleketimin öbür yarısının bana ihtiyacı var. Neticede burada bağımsız bir devlet kuracağım… İşte böyle utanç verici bir barışı kabul ettik. Sırtımızda neticesi çok açık olmayan bir dizi savaş var”[3]sözleriyle ifade edecektir.

Gerçekten de ilerleyen yıllarda da görülecektir ki, Enver Bey başta olmak üzere, oraya giden yaklaşık 118 Türk Subayı’nın ektiği tohumlar Libya’nın bağımsız bir ülke olmasına kadar tazeliğini korumuştur. Enver Bey’in Senüsi tarikatı şeyhleriyle olan münasebeti ölünceye kadar devam etmiş, bu münasebet Osmanlı’nın 1. Dünya Savaşı sırasında ve Kurtuluş Savaşında da devam etmiştir. Yine Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi’nin desteği hafızalarımızda hala tazeliğini korumaktadır.

Enver Bey’in kurduğu yerel teşkilatta önemli bir yere sahip olan ve Libya’nın bağımsızlık mücadelesininde sembol isimlerinden olan “Çöl Aslanı”  diye namlı Ömer Muhtar’ın oğlu Muhammed Ömer El Muhtar, 2011 yılında geldiği Türkiye’de Enver Paşa’yı ve arkadaşlarını unutamadıklarını ifade ederek, Paşa’nın torunu Arzu Enver Eroğan Hanımefendi ile bir araya gelmişlerdi.

(Muhammed Ömer El Muhtar, Arzu Enver Eroğan)

Muhammed Ömer El Muhtar, gazetecilere verdiği röportajda, “Osmanlı döneminde Mustafa Kemal Atatürk, Enver Paşa ve diğer bazı Osmanlı subaylarının Libya’ya gelerek İtalyanlara karşı kendilerine yardımcı olmalarını da unutmadıklarını ve Tobruk bölgesindeki bir yola Enver Paşa’nın isminin verildiğini” [4] kaydetmiştir.

Aradan geçen yüz yıla rağmen unutulmayan bu minnet duygusu elbette sıradan bir duygu değildir. Zira Enver Paşa, 1. Dünya Savaşı’ndan sonra ülkesini terk ederken dahi Trablusgarp’ı ve O toprakların vefalı insanlarını unutmamıştır. Teşkilat-ı Mahsusa’nın önemli isimlerinden Hüsamettin Ertürk bu husustaki anısını; “o günlerde İstanbul’da bulunan Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa ve Trablusgarp’ın manevi liderlerinden Şeyh Sunisi gibi misafirlere gerekli ilgi ve alakanın gösterilmesini tembihleyerek, “Hüsamettin dedi, bunlar imparatorluğun medarıiftiharı kimselerdir. Onların bütün arzularını yerine getiriniz. Yarın akşam biz buradan hareket ediyoruz. Kimse hareketimizi duymasın, sen bile bunu ne işitmiş ne de bilmiş ol. Elini öptüm, yüzüne baktığım zaman, gözleri yaşlıydı”[5] şeklinde nakletmiştir. Ailesini ve yurdunu terk etmek zorunda kalan Enver Paşa, böylesine kritik bir veda öncesinde bile Trablusgarp’lı dostlarını unutmamıştır. İlerleyen yıllarda da Kurtuluş Savaşının en zor günlerinde Moskova’dan Mustafa Kemal Paşa’ya yazdığı mektuplarda Trablusgarp’a imkânlar dâhilinde yardım edilmesini rica etmiştir.

O günlerden bugünlere geldiğimizde, yazımızın başında ifade ettiğimiz Akdeniz’i kontrol altına alan ve Libya ile Türkiye Cumhuriyeti arasında imzalanan mutabakatın bizim dışımızda herkesi şaşırtması normal karşılanabilir.

Tarihi ve kaderi uzun yıllar birlikte olmuş olan ve emperyalist güçlerin müdahaleleriyle sonlandırılmış olan fiziki birliktelik, yine geçmişimizde var olan ortak fedakârlık ve vefa duygusu ile iki ülkenin geleceğine olumlu yönde katkı sağlayacaktır.

O günlerden, bugüne, bugünlerden yarınlara Trablusgarp ve Türkiye’nin geleceğine not düşen herkese saygı, muhabbet ve rahmetle.

 

Zafer TEKİN – zafertekin@sahipkiran.org
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.
____________________________________

Dipnotlar

[1]M.Şükrü Hanioğlu,  Kendi Mektuplarında Enver Paşa, Der Yayınları –İstanbul 1989, s.78-79

[2] Nevzat Kösoğlu, Şehit Enver Paşa, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2008, s.104

[3] Hanioğlu, age. s.200

[4] http://www.haber7.com/afrika/haber/779325-omer-muhtarin-oglu-turkiyeye-minnettar (erişim tarihi:29.12.2019)

[5] Kösoğlu, age, s.383

Zafer Tekin Hakkında

Zafer TEKİN: (Ankara) 1976 Eskişehir doğumludur. Selçuk Üniversitesi Adalet Yüksek Okulu (Önlisans) ve Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü (Lisans) bölümlerinden mezun olmuştur. Türkiye hukuk sistemi, halkla ilişkiler ve Türkiye’nin siyasi tarihi alanında çalışmalar yapan TEKİN, orta düzeyde İngilizce bilmektedir.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz