Twitter Facebook Linkedin Youtube

MAVİ TÜRK KUŞAĞI PROJESİ-2: TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNE FARKLI BİR BAKIŞ ARAYIŞI

Haldun BARIŞ

Siyaset biliminde bir ara form olarak görülen milliyetçilik teorisinin Türk milliyetçiliği şeklinin, bir kısır döngü içerisinde kaldığının ve hem aksiyon yönünün hem de fikir yönünün ciddi bir şekilde durgunluk içerisinde bulunduğunun farkında olmamız ve kabul etmemiz gerekir. Türk milliyetçiliğinin fikri altyapısının yeniden çalışılması ve revize edilmesi artık bir gerekliliktir. Bu durum sadece fikri altyapıda kalmamalı pratiğe de yansıyabilmelidir.

Türkçülüğün fikir babalarından olan ve meselelere sosyolojik açıdan bakması ile de oldukça etkili düşünceleri kaleme alan Ziya Gökalp’in günümüzdeki gelişmelerle yeniden ele alınması ve Türkçülüğün teorisinin geliştirilmesi oldukça önemli hale gelmiştir. Türkçülüğün formülünü “Türk milletindenim, İslâm Ümmetindenim, Garp Medeniyetindenim” şeklinde formülleştiren Gökalp’in medeniyet-kültür (hars) ayrımı başta olmak üzere döneminin şartlarını taşıyan pek çok fikrinin kritiğinin yeniden yapılması gerekir.

Aslında Ziya Gökalp’e eleştirel açıdan yaklaşıp Türk milliyetçiliğine önemli katkılar yapan Prof. Dr. Erol Güngör eşsiz eserleriyle bunu yapmış ve Türk milliyetçiliğine yeni bir soluk getirmiştir. Ancak o günlerde hem ülkemiz hem de dünyanın konjonktürü oldukça farklı bir suretteydi. Günümüzdeki şartlarda ise hem ülkemiz hem bölgemiz hem de dünya oldukça farklı bir haldedir. Her şeyden evvel Sovyetler’in çökmesiyle küreselleşme oldukça ivmelenmiştir. Öte yandan modernizmin ilkelerinin yerini post-modern ilkelerin aldığı her alanda daha çok hissedilmeye başlanmıştır. Uluslararası arenada post-Vestfalyan süreç yaşanmaktadır. Küresel ticaretin önemi anlaşılmış, sosyalizm çökmüş, küresel güvenlik kavramı, terörizmle mücadele, bilişim devrimi, iletişim devrimi gerçekleşmiştir.  Bütün bunlar hiç şüphesiz ne Gökalp’in ne de Güngör’ün öngörebileceği durumlar değildi. Dolayısıyla bugünün gerçekleri oldukça farklıdır. Kültür ve medeniyet kavramı, milliyetçilik ve milli duruş kavramı da haliyle değişmektedir.

Ülkemizde yaklaşık 20 yıllık istikrar döneminin çok önemli sonuçları olmuştur. Türkiye her şeyden önemlisi oldukça yoğun demokratikleşme süreçleri geçirmiştir. Cumhuriyetimizin sorunlarıyla yüzleşilmiş, özgürlükler noktasında önemli adımlar atılmış, devlet-millet ilişkilerinde belli bir ilerleme kaydedilmiş, eskiye nazaran çok daha yaşanabilir bir Türkiye inşa edilmiştir. Bunların yanı sıra, üretim çabasında olan, akademisi daha güçlü, dış politikada daha aktif ve oyun kurgulamaya çalışan, ekonomisi geçmişe nazaran çok daha sağlam bir Türkiye söz konusudur. Elbette ki ülkemizde halen çok ciddi sorunlar vardır. Ancak geçmişle yapılan bu kıyaslamada ülkemizin geldiği nokta oldukça barizdir. Bütün bu gelişmelerin sonucu olarak veya kimi zaman toplum mühendisliği çalışmaları sonucunda, Türkiye’de sınıflaşmalarda farklılıklar yaşanmıştır. Yeni sosyolojik gerçekliklerin de ortaya çıktığı aşikardır. Özellikle artan orta gelirli sınıf, devletle daha da yakınlaşan ve sorunlarını büyük oranda çözen İslamcı kesim, milliyetçiliği artan ve siyasette çok daha etkinleşmiş Kürtler’in varlığı dikkat çekmektedir. Yine ülkemizin “başkanlık sistemine” geçişiyle birlikte meydana gelen iki kutuplu blok sisteminin de 10-20 yıl içerisinde sonuçları daha da yoğun hissedilecektir. Bizim bu noktada gördüğümüz, her iki kutupta da varlığını sürdüren milliyetçiliğin, giderek daha da hakim ideoloji olacağı ancak farklılaşarak yeni versiyonlarının ortaya çıkacağı ve Kürtlerin ise bu atmosferde, Türkiye ile barışık, meşru zemine çekilmiş temsilciler ile taleplerini ülkenin demokratikleşmesi ile bir tutacağı yönünde bir ayrışma yaşayacağıdır. AB ile ivmeli ilişkilerin 20 yıllık süreçte oldukça ciddi ilerleme kaydetmiş olması, kanunların ve kurumların AB standartlarına getirilmesi noktasında atılan adımlar da oldukça önemlidir. Bu yazının yazıldığı tarihte müzakereler, fiili olarak dursa da AB-Türkiye ilişkilerinin stratejik önemi anlaşıldığında müzakerelerin yeniden başlayacağı beklenebilir.

Öte yandan Türk dünyasındaki gelişmeler de Türk milliyetçiliği açısından oldukça önemlidir. Sovyetler sonrasında bağımsız olan Türk Devletleri; 2009’da kurulan Türk Keneşi/Konseyi; oldukça etkin bir hal almış olan TÜRKSOY; sık sık dile getirilen ve işlevsel bir hale gelmesi tasarlanan Türk Birliği oldukça önemlidir. İran’da gelişen Türk milliyetçiliği, Irak ve Suriye’de Türkmenler’in daha etkin bir konumda olması ya da taleplerini daha da netleştirmesi gibi gelişmeler de oldukça önemlidir. Macaristan’ın AB’deki çıkışları ya da Balkanlardaki etkinliği artan Türk ve Türk dostu kavimler de dikkatimizden kaçmamalıdır. Yine TİKA’nın, YTB’nin, Kızılay’ın dünyanın dört bir yanında yaptığı çalışmalar ve mülteci meselesindeki duruşumuz da Türklere olan sempatiye ve yumuşak gücümüze önemli bir ivme katmıştır.

Bütün bunlar ışığında bu yazıda kültür, medeniyet tartışmalarına ve Türk Milliyetçiliğinin yeniden temellerine odaklanılmaya çalışılacaktır. Mavi Türk Kuşağı Projesi (MTKP) çerçevesinde yapmaya çalıştığımız ise teorik yönüne de odaklanmaya çalıştığımız Türk milliyetçiliğinin aksiyoner yönünü de gerçekleştirebilmektir. Bu hedefler gayesinde, SASAM ve TEBAREN ortaklığında Türk Dış Politikasında İran Türkleri Çalıştayı düzenlenmiştir. Bir diğer etkinlik ise devam etmekte olan Türkmen sığınmacı çocuklara yönelik olarak sürdürülen Engelsiz YBÜ, SASAM ve Sahipkıran Akademi ortaklığında ortak olarak hazırlanan Türkmen Çocukları Eğitim Atölyesidir. Bu projede Türkmen çocuklara sosyal bir kulüp ortamı sağlanmış, okul derslerine yardımcı olmak gayesi güdülmüş, milli değerlerin aşılanması hedeflenmiştir. Kutadgu Bilig okutulan, bayrak sevgisi aşılanan, çocuklara iyi bir gelecek perspektifi kazandırılması için uğraşılan bu proje belki de MTKP’nin en önemli projesidir. Amacımız bu projenin tüm Türkiye’de yaygınlaştırılmasıdır.

Bir yönüyle MTKP,  Ziya Gökalp’in hedef olarak belirttiği

  1. Türkiyelileşmek (Türk ulus devletinden bahsetmektedir.)
  2. Oğuz-Türkmen Birliği
  3. Turan Kızıl Elmasının; 2.kısmının inanç, milliyetçi heyecan ve sloganik motivasyonlar bir kenara konularak rasyonelleştirme ve yenileme hamlesidir.  Öte yandan burada MTKP çerçevesindeki diğer bazı hedeflerimizden/tasarımlarımızdan da bahsetmek yerinde olacaktır:
  • Çeşitli kurumlarla ortak olarak Türkçe’nin sorunları ve yeniden güçlendirilmesi üzerine öncelikle bir çalıştay ve sonrasında da sempozyum/kongre düzenlenmesi
  • Suriye Türkmenleri Çalıştayını düzenlemek
  • İran’ın demokratikleşmesi için çabalamak ve İran Türklerinin etkinleşmesi için lobicilik yapmak
  • Kuzey Kafkasya’da Türkiye’nin yumuşak güç bağlamında etkinliğinin artması için çabalamak

Kısa vadeli diyebileceğimiz bu hedeflerin yanı sıra burada ve başka başka platformlarda kaleme alacağımız yazılarla da teorik olarak Türk milliyetçiliğini geliştirmeye çalıştıracağız. Weberci paradigma ile ve liberal değerler ekseninde çeşitli makaleler kaleme alacağız. Böylelikle de MTKP çerçevesinde Türk milliyetçiliğinin teorik yönü de sağlamlaşmış olacaktır.  Medeniyet ve kültür bahsi, kültürün değişim hususunda konumu, kültürün temel yapıtaşları ve bu yapıtaşlarının güçlendirilmesi için yapılacakların tartışılması, Türk milliyetçiliğinin güncel durumu; liberal milliyetçilik; Türk milliyetçiliğinin Türkiye içerisinde kalıp kalmayacağı; Türk dış politikasının eksen değiştirip değiştirmeyeceği (Asya açılımı vs.); Türk Lobiciliğinin ve Türk diasporasının oluşturulup oluşturulmayacağı; Türkçe konuşan toplumların işbirliğini nasıl arttıracağı gibi meseleler tamamen bu konuyla ilgilidir.

Bu yazıda bu konular temel olarak ele alınacak ve tartışılmaya çalışılacaktır. Öte yandan bu yazının ve Mavi Türk Kuşağının Türk milliyetçiliği noktasında temel ilkeleri şunlardır:

  • Türk milliyetçiliği bölgesine gerçek demokrasiyi getirmeyi vaat eden ideoloji olmalıdır. Türk milliyetçiliği teorisi Kant’ın özgürlük yaklaşımını, Rawls’un sosyal adalet teorisini kendisine ilke edinmelidir. Durkheimci yaklaşım ile değil, Weber’in paradigmaları eşliğinde ele alınmalıdır.
  • Türk milliyetçiliği toplumcu anlayıştan ziyade bireyci anlayışa yönelmelidir. (Bireyin çıkarlarının gelişmesi zaten doğal olarak toplumsal refahı da beraberinde getirir.)
  • Türk milliyetçiliği, eşitliği savunmalıdır.
  • Türk milliyetçiliği, sivil toplum teşkilatlanmalarının her alanda hakim olmasını ve devletin geri planda bulunması gerektiğini savunmalıdır. Bu bireylerin gelişimini de hızlandıracaktır. Unutulmamalıdır ki bir dayatma ile veya tek bir yol ile gelişim olmaz, sürdürülemez. Bu insan fıtratına ve yapısına terstir.
  • Türk milliyetçiliği hoşgörüyü esas almalıdır. Hoşgörülü bir toplum yapılanması demek, gönülsüzce de olsa sizin hoş bulmadıklarınıza göz yumabilmeniz demektir. Bu bize en uygun olan ve en doğru olan yaklaşımdır.. Türkler yüz yıllarca başka milletlere veya başka kesimlere karşı hoşgörülü ve oldukça toleranslı yönetim anlayışıyla kıtalara hakim olmuşlardır.
  • Türk milleti ve Türk milliyetçiliği insan hakları noktasında özellikle Avrupalı devletlerle kıyas edilemeyecek kadar temiz bir geçmişe sahiptir. Ancak bugün vaziyetimiz AİHM’den adalet beklemek düzeyindedir. Öncelikle ülkemizde gerçek bir adaleti sağlamalıyız. İnsan haklarına dayalı bir hukuk sistemi inşa edebilmeli ve bunun savunuculuğunu yapabilmeliyiz. Türk milliyetçiliğinin temel ışıklarından birisi bu olmalıdır.
  • Türk milliyetçiliği her şeyden evvel sloganik yapıdan kurtulmalıdır. Türk milliyetçiliği rasyonel zemine çekilmelidir. Temel motivasyonları irrasyonel olmamalıdır.
  • Türk milliyetçiliği “öteki” kimlikler için bir sığınak olabilmeli, hak ve menfaatleri korumalı, herkes için yaşanabilir bir toplum hayalinin teorisi olabilmelidir. Bunu bu bölgede bizden başka yapabilecek hiç kimsenin olmadığını tarih göstermiştir.
  • Türk milliyetçiliği önyargılarını kırmalı, nefretlerinden vazgeçmeli, militarist yapısına ve söylemlerine son vermelidir.
  • Türk milliyetçiliği farklı düşünene karşı hain muamelesinden vazgeçmeli; tekfirci yaklaşıma son vermelidir.
  • Türk milliyetçiliği müzakereyi, reel politiği, küresel siyaseti öğrenmeli ve reflekslerini geliştirmelidir.
  • Türk milliyetçiliği devletin ontolojik sorgulamasını gerçekçi bir biçimde yapmalıdır. Devlet adlı mekanizmayı sorgulamalıdır. (Elbette ki var olan devletler arasında Türk Devletlerinin yeri ayrıdır. Ancak bu devlet mekanizmasının varlığını sorgulama noktasında bir engel değildir. Felsefi tartışma boyutu ayrıdır.)
  • Türk milliyetçiliği koşullar ne olursa olsun hukuktan vazgeçmemelidir. Hukuk devleti bir devletin bekası için güvenlikçi yaklaşımlardan daha da elzemdir.
  • Türk milliyetçiliği özellikle Türkçe’nin korunması noktasında çalışmalara yoğunlaşmalıdır. Dilimiz bizi birleştirecek olan en muteber araçtır.
  • Türk milliyetçiliği teorik çerçevesinde, aydınlanma dönemi düşünürlerinden başlayarak özellikle post modern düşünürlere doğru bütün düşünürlerden yararlanmalı, beslenmelidir.

Şimdi bu saydığımız hususların bazıları üzerinde incelemelerde bulunalım:

1.Rasyonel Zeminde Milliyetçilik Arayışı

Türk milliyetçiliğinin milliyetçilik teorisi öncelikle “nation” kavramından kurtulabilmelidir. Ülkemizde 19. ve 20. yy’da oluşturulan ulus kavramının altı, tam anlamıyla doldurulabilmelidir ancak bu durum “Türk milliyetçiliğinden” farklı tutulmalıdır. Türk milliyetçiliğini ulus devlete sıkıştırmak Türk milletine yapılacak büyük bir kötülük olur. Çünkü dil üzerinden kurgulayabileceğimiz Türk milliyetçiliğinin tarihsel altyapısı ve zemini oldukça güçlüdür. Uluslaşmanın ortaya çıktığı modernleşme sürecinin çok daha öncesinde Türklük noktasında pek çok unsur söz konudur. Temellendirmesi ise  bulunan yazıtlara ve daha evveline ve sonrasına  götürebilir. Eski yazıtlarda geçen Türk kavramından tutun da Divan-ı Lügati’t Türk’te yapılan Türk tanımı bile bunun delilidir. Öncelikle bu noktada, diğer Türk topluluklarıyla yapılan ortak çalışmalar arttırılmalı ve çeşitli kuruluşlar (örneğin TÜRKSOY gibi) bu çalışmaları teşvik etmelidir.

Türklüğü geliştirmek ve Türklerin işbirliğini arttırmak ve ortak hareket mekanizmasını kurgulayıp potansiyeli arttırmak ise heyecanlı sözler ve nutuklarla olacak iş değildir. Öncelikle bunun nedenini bulmamız gerekir. Kültürümüzü korumak, geliştirmek, ilerlemek; ailemizden toplumlarla, yakın toplumlarla işbirliği yapmak, aynı dili konuştuğumuz benzer düşünme yapısına ve reflekslere sahip olduğumuz topluluklarla ortak hareket etmek gibi nedenler, temel olarak sıralanabilir. Diğer taraftan örneğin, bizim Türkmen bayraklarına, göklere, huzura ve barışa ithafen Mavi Türk Kuşağı olarak adlandırdığımız; Gökalp’in Oğuz-Türkmen Birliği diyerek hedef gösterdiği kuşağın işbirliğinin uluslarası ilişkiler bağlamında rasyonel zeminini önceki yazımızda (Mavi Türk Kuşağı Projesi-1) ifade etmiştik. Burada vurgulamamız gereken unsur, Türk milliyetçiliğinin motivasyonunu rasyonel zemine çekmezsek eğer gerçek anlamda işbirliği yapılamaz. Yapılsa da bu uzun vadeli olmaz.

Öte yandan Türk milliyetçiliğinin diğer motivasyon kaynağı olarak kullanılan inanç hususu da doğru bir yaklaşım değildir. Türk demek Müslüman demek değildir. İslam bizim dinimizdir ve İslam’ın çıkarları çıkarlarımızdır. Bunun rasyonel ve anlaşılır açıklamalarını yapmak da mümkündür.  Ancak sırf Müslüman değiller diye Gagavuz Türklerini (adeta  Konya şivesi ile konuşmaktadırlar) dışlamak veya bazı Şamanist Türk topluluklarını dışlamak söz konusu olmamalıdır. Kaldı ki modernleşme sürecinden bu yana siyaset biliminde seküler politikaların faydaları detaylı bir biçimde ortaya konmuştur, böyle bir anlayışa ihtiyaç yoktur.

Gökalp’in bu noktada  Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak adlı eserinde belirttiği “Sudan’daki Araplar; Çin’deki Müslümanlar bizim bir savaşta kaybetmemize Macarlardan fazla üzülmektedirler bu sebeple Türk-İslam sentezi önemlidir” mealindeki sözlerine günümüz gerçeklerinde katılmamız mümkün değildir.  Bizler dış politikada ülkemizin çıkarları noktasında lehimize olan her husustan yanayız. Türkiye’nin Müslümanların yanında olması gerektiğinin, haklarını savunması gerektiğinin farkındayız. Müslüman ülkelerle ve bireylerle aynı gayeye yönelik çalışabileceğimize de (rasyonel zeminde) katılmaktayız. Ancak Macarlarla da Balkanlardaki Türk ve Türk dostu topluluklarla da ilişkilerimizi kuvvetlendirmeliyiz. Akraba toplulukların daha ivmeli olarak ortaklık kurabileceğini unutmamalıyız.

Biz Türklüğün ayrı olarak İslam’ın ise ayrı olarak değerlendirilmesi gerektiğine inanmaktayız. Ziya Gökalp’in “Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, Garp medeniyetindenim” sözü ile Erol Güngör’ün  dini kültür içerinde gördüğü tezlerini bu noktada değerlendirmemiz gerekir:

Öncelikle Gökalp’e baktığımızda söyleyebileceğimiz en net husus şudur; Gökalp döneminin gereklerine ve şartlarına göre değerlendirmeler yapmıştır. Gökalp’in fikirleri, İmparatorluğun dağılış ve Cumhuriyetin kuruluş atmosferinde ortaya çıkmıştır. O dönemde çokça tartışılan Osmanlıcılık-Türkçülük-İslamcılık gibi fikirlerin arasında; dünyanın gergin atmosferinde ve Batı’nın modernleşmesinin çok taze olduğu dönemlerde bizim ise teknik olarak çok geride olduğumuz bir dönemde bu fikirler ortaya atılmıştır. Dolayısıyla, örneğin Ziya Gökalp’in Garp medeniyetindenim sözü aslında dönemin en ileri ilkelerinden ve tekniğinden dolayıdır. Medeniyet sözcüğü de muhtemelen bu bağlamda ele alınmıştır.

Öte yandan Erol Güngör ise Gökalp’i, İslam’ı da Türk kültürü içerisinde değerlendirmediği için eleştirmiştir. Güngör, misyonerliği bir kültür operasyonu olarak görmek gerektiğini ve Türk kültürünün İslam’dan ayrı tutulamayacağını belirtmiştir. Tahminimizce, Türkiye gerçeklerinde özellikle Batılılaşma şeklinde ceryan eden hatalı modernleşme sürecimizden ötürü Güngör bu şekilde düşünmüştür.

Türklük motivasyonunun kitleler üzerinde, inanç ile birlikte sağlandığı ve kültürümüzün dinimizden oldukça etkilendiği açıktır. Ancak bize göre, ileride bahsedeceğimiz şekliyle dinin bu etkisi medeniyet olarak değerlendirmemizden ötürüdür. Yani kısaca; kültürün ilkel/medeni olmasındaki parametrelerin dinamiği olan ve ilkeleriyle adeta kültürlere bu süzgeci sunan temel üst mekanizma, ait olunan medeniyettir. Anadolu Türkleri için bu İslam Medeniyetiyken, Gagavuz Türkleri için bu Ortodoks Hristiyanlık veya başka bir etken denebilir. Öte yandan halen yaşayış biçimiyle, rasyonaliteden uzak kuralları ve örgütsüzlüğüyle, insana verilen değerinin azlığıyla yaşayan kimi Türk toplulukları varsa bunlar için de ilkellikten söz etmemiz yerinde olacaktır.

Burada yazdıklarımızdan da anlaşılacağı üzere biz Türk Milletini ve Türkçülüğü dil temelli olarak ele alıyoruz. Mavi Türk Kuşağı Projesindeki amaçlarımız ise rasyonaliteden ibarettir. Unutmayalım, rasyonel olmayan, işbirliği ve karşılıklı kazanç getirmeyen projeler kırılganlığa çok müsaittir. Tarihe baktığımızda aynı dinden, aynı ırktan ve hatta aynı aileden kişilerin kavgaları ve sonuçları ortadır. Bu sebeple rasyonel zeminde değerlendirmeler yapmak zorundayız. Tehdit odaklı değil; kazanç odaklı fikirleri canlı tutmalıyız.

Bu başlık altında son değinmemiz gereken nokta ise Türk olmayanların neden Türklüğü ve Türk Milliyetçiliğini desteklemesi gerektiği sorusudur. Bu sorunun cevabı ise yazının bütününde vardır. Türkler bu coğrafyada cazibe merkezi olmalıdır. Özgürlüğü, adaleti, demokrasiyi, refahı, gelişmişliği temsil etmeli ve simgelemelidir. Türkler bu bölgede ekonomik olarak, teknik olarak, insan hakları ve demokrasi noktasında zaten en gelişmiş ülkedir. Bu durum daha da kuvvetlendirilmeli ve gerçek manasıyla hayat bulmalıdır. Türkler; bulundukları ülkelerde, Irak’ta İran’da, Suriye’de, Kıbrıs’ta, Kafkaslar’da ve Balkanlar’da bu değerlerin en önemli savunucuları olarak algılanmalıdır. Mavi Türk Kuşağı adını verdiğimiz bu kuşakta başarılacak işler diğer Türk devletlerine de örnek teşkil etmelidir.

2.Herkes için Yaşanabilir Bir Toplum Hayali

Herkes için yaşanabilir bir toplum hayalinin gerçekleşebilmesi öncelikle Türk milliyetçiliğinin temel hedeflerinden birisi olmalıdır. Bir siyasi grup kendisini Türkçülük ile veya Türk milliyetçiliği  ile tanımlıyorsa  muhakkak herkes için yaşanabilecek bir toplum hayali kurmalıdır. Türklerin yönetimi bir cazibe merkezi olabilmelidir. Bunun içinse öncelikle merkeziyetçi anlayış ve fikirlerden vazgeçilmelidir. Merkeziyetçiliğin temelinde korku vardır.  Kaybetme korkusu, yitirme korkusu vardır. Bu doğru bir yaklaşım değildir ve gelişimimizi sınırlar. Daha iyi noktalara ulaşabilmek için cesaret elzemdir. Cesaret pek zikredilmese de fikir gelişiminin en vazgeçilmez dinamiğidir. Korkunun veya baskının olduğu yerde fikirler ifade edilemez. Bize en aykırı ve en uç gelen fikirleri bile tartışabilmeyiz. Gerekirse kabul etmeliyiz.

İnsan bazen kendisini oluşturan kültürel kalıplardan veya önyargılardan ötürü gerçeği göremeyebilir. Doğru olan ağır gelebilir. Bütün bunlar doğaldır. İşte bunu aşabilmemizin yolu bazen duymak veya tartışmak istemediklerimizi tartışabilmekten geçer. Kanada’da Quebec eyaleti, Birleşik Krallık’ta İrlanda ayrılık talebini demokratik bir şekilde iletebiliyor. ABD senatosunda Filistin yanlısı veya İsrail yanlısı senatörler en açık şekilde fikirlerini dile getirebiliyorlar. Bunun bütün kurumlara yayılmış şekli olarak sürekli olarak yeni fikirler doğuyor. Bugün Batı toplumları daha evvelden Müslümanlar ve diğer toplumlar hep bu şekilde daha ileriye gittiler ve geliştiler. Bugün gelişmiş olan toplumlarda fikir özgürlüğü oldukça geniştir. Düşünce suçu diye bir suç tanımlanamaz ve kabul edilemez.

Türk milliyetçiliğini benimseyen kimi kesimlerde ise bugün gelinen noktada bazı fikirlerin kesinlikle ağza alınmaması gerektiği, sansür gibi çağdışı uygulamaların yapılması gerektiğine olan inanış oldukça yaygındır. Bu durum antidemokratik, gerçekçi olmayan bir yönetim anlayışını beraberinde getirir. İleri boyutları ise dünyadan soyutlanmış, dünyayı tanıyamayan ve gelişmeleri takip edemeyen bir toplumsal yapı doğurur. İşte bu sebeplerden ötürü Türk milliyetçiliği reflekslerini kesinlikle demokratikleştirmelidir. Herkes için yaşanabilir, adil, ayrımcılığa karşı tolerans gösterilmeyen, fikir özgürlüğünün oldukça geniş tutulmuş olduğu refleksler edinilmelidir.

3.Türk Milliyetçiliğinin Asıl Vurgusu Hukuk ve Adalet Olmalıdır

Devletin varlığı ile ilgili yapılan ve siyaset felsefesinin alanına giren bu temel mesele için asıl tartışmayı burada yapacak değiliz. Ancak temelde söylenebilecek şu ifadeleri atlamamalıyız: Devlet, varlığı itibariyle gerekli kötüdür; yani “insan insan kurdudur” anlayışına dayanarak gerekli bazı alanlarda işlevi olan bir yapıdır. Sınırlarını aştığında tehlikeli bir yapı halini alabilir. İnsanların bireysel sınırlarına müdahalede bulunabilir. İnsanların özgürlüklerine, yaşam stillerine veya başka başka diğer hayati önemdeki hususlara, örneğin ticarete, müdahalede bulunabilir. İnsanlar için en temel hususlar olan “yaşam, hürriyet, mülkiyet” haklarına ve doğal hukuktan gelen diğer haklara yönelik kısıtlayıcı tavırlar içerisinde bulanabilir. Hatta eskiden beri düşünürler olağanüstü zamanlarda devletin bu tip hamleleri için gereken teorik çerçeveyi çizmişlerdir. “Ragion Di Stato” adı verilen ve modern anayasalarda “olağanüstü hal” boyutunu alan bu teorik çerçeve günümüzde hukukla sınırlandırılmış, ölçülülük şartı getirmiş olsa da olağanüstü zamanların ruhuyla bağlantılı olarak suistimal edilebilmekte, ölçü aşılabilmekte ve hukuk çiğnenebilmektedir. Bu durum için devletin bekası gereği şeklinde bir savunma içerisinde bulunulsa da bize göre bu durum devletlere uzun vadede en çok zarar veren hususlardan birisidir.

Türk Milletinin anlayışında da devlet millet içindir. “Milleti yaşat ki devlet yaşasın” (biz bunu bireyi yaşat ki devlet yaşasın şeklinde ele almak istiyoruz) anlayışı oldukça önemli bir hakikate işaret eder. Yüzyıllar boyunca milletin varlığı, huzuru devlet mekanizmasının önünde tutulmuştur.  Bu sebeplerle aslında devletin kutsanması egemen güçlerin arzu ettiği hususlardan başka bir şey değildir. Türk Milleti için devlet aynı klasik liberalizmde olduğu gibi “gerekli kötü” olarak görülmelidir.  Devletin varlığı kutsanmamalı ve toplumsal hedefler devletin varlığından ziyade her bir fertte hayat bulabilmelidir. Bireyler, kendi aidiyetlerinin gereği olarak, mesela bir Türk olarak, mesela bir Müslüman medeniyetin mensubu olarak (Anadolu Türkleri için) kendi hedeflerini gözetebilmelidirler ve bunu, özgürce kendileri gerçekleştirebilmeli ya da kurulan sivil toplum kuruluşları ile sağlayabilmelidirler.

Bu noktada bu düşüncelerimizin -kendi toplumumuz için baktığımızda- aidiyetlerimizden birisi olan İslamiyet (inanç ve medeniyet unsurumuz) ile çelişmediğini anlatmamız ve belirtmemiz gerekir. İslamiyetin ümmet bilincine sahip olmak bizim (Anadolu’daki Müslüman Türklerin) ve toplumumuzun bir gereğidir. Ancak burada ümmetten kastımızın ne olduğu çok önemlidir. Ebu Suud Efendi Bakara süresi 143. ayetin tefsirini yaparken tam olarak bu noktaya değinir ve ümmet olmanın, önder toplum olmak anlamında olduğunu ve çeşitli vasıfları olduğunu vurgular. Bu vasıflar, insanın, insan olarak sahip olduğu güçlerle ilgilidir. Ebu Suud Efendiye göre ümmet olmak; düşüncede itidalli olmak, hikmeti yakalamak; arzuda dengeli olmak, yani iffetli olmak ve arzu ettiğini elde edebilme gücünde dengeli olmak yani cesaretli olabilmek erdemlerine sahip olmaktır. Bütün bu erdemlere fertler sahip olduğunda toplumlar da sahip olabilir. Ümmet demek tam olarak bu vasıflara sahip olmakla ilgilidir.

Öte yandan diğer aidiyetimiz olan Türklüğün de gereklerinden burada yeri gelmişken bahsedebilmek gerekir: Türklüğün bize göre en önemli gereği Türkçe’dir. Zaten Türk milli duruşunun ya da Mavi Türk Kuşağının da en temel yaklaşımı bunun üzerinedir. Türkçe’nin gelişmesi demek milli duruşumuzun gelişmesi demektir. Türkçe’nin yok olması demek ise bizim yok olmamız demektir. Türkçe üzerine çalışmaları arttırmak; dernekler, vakıflar, sivil toplum kuruluşları, sosyal medya, tv ve internet mecraları üzerinden çalışmalar yapmak artık ihmal edilemez bir ihtiyaç halini almıştır. Özellikle yeni neslin bu anlamda çok ciddi bir eksiklik içerisinde olduğunu, pek çok kelimenin kaybolduğunu, İngilizce ile beraber kullanılan anlamsız bir dil kullanımının yaygınlaştığını ifade etmemiz gerekir. Bütün bunlar artık düşünce aşamasında yetersizliklerle boğuşan, kendini ve düşüncelerini ifade edemeyen nesillerin var olmasına yol açmıştır. Oysa Türkçe Türklük ikliminin temel dinamiğidir.

Bütün bu temel hususların ardından fikirlerimizin daha net anlaşılabilmesi için kültür ve medeniyet bahsine de değinmemiz gerekir.

4. Medeniyet, Kültür ve Türk Milliyetçiliği

Medeniyet üzerinde çokça tanım ve tartışma yapılan, çeşitli işlevler yüklenen oldukça etkili bir kelimedir. Kelime kökeni itibariyle m-d-n kökünden gelen, “medine” ile temellendirilen medeniyet, ilk bakışta şehirli demektir. Ancak daha evvel farklı platformlarda kaleme aldığım yazılarda da vurguladığım gibi “medine” kelimesinin şehir, şehirli anlamları dışında kalan, hüküm verebilen anlamı aslında medeniyetin zihinlerimizde canlandırdığı, tahayyül ettiğimiz anlamıyla daha çok ilgilidir. Gerçekten de medeniyet kelimesi, hakkında kitaplar yazılan; farklı emellere temellendirme yapılan (örneğin Avrupalı bazı sosyologlar, sömürge düzenini medeniyet kelimesi ile aklamaya çalışmış, daha medeni olanın diğerine hükmetmesi gerektiğinden bahsetmiş ve tamamen ilkel olarak niteledikleri bazı toplulukların köle olarak kalması gerektiğini savunmuşlardır) kimi zaman ise insanlığın ilerlemesi için teşvik içeren, insanlığın ilerlemesini simgeleyen, kimi zamanlarda da kültürün temel etkenlerine sirayet etmiş üst kalıpların nitelendirilmesi sayılan bir kelime olmuştur.

Gerçekten de en isabetli tespit olarak bu son anlam savunulabilir. Medeniyet, bir toplumun reflekslerinin, kültürünün bir nitelendirilmesidir. Yani bir kültürün, ilkel ya da medeni olmasının anlaşılması hususudur. Ayrıca kültürleri etkileyen o üst kalıplar, etkiler zinciridir. Örneğin kültürlerin medeni olup olmadığını belirlemek için öncelikle belirli parametreler belirlemek gerekir. Bu parametrelerin dönemsel olduğunu ve değişebileceğini de ifade etmek gerekir. Belki çok önceleri, yerleşik düzene geçmek bir medeniyet belirtisi iken şimdilerde ise rasyonel refleksler verebilmek, düşünce dünyasının dinamikliği ve rasyonalitesi gibi temel hususlar sıralanabilir. İşte bu unsurları kültürlere aşılayan ve kültürleri diğer kültürlerle etkileşime sokup, birden çok farklı kültürü etkisi altına alan temel dinamikler bütününe ise medeniyet denebilir.

Örneğin, Müslüman Türkler için Türk Kültürüne bu rengi veren uzun bir dönemdir, İslam Medeniyetidir. Gagavuz Türkleri için ise Ortodoks Medeniyetidir.  Alman Kültürü için bu, Modern Roma-Yunan medeniyeti sayılabilir. Fars Kültürü için İslam ve Pers Medeniyeti örneği verilebilir. Bu örnekler arttılabilir. Bir toplumun medeni olabilmesinin imkan ve referansları nelerdir diye bakacak olursak şöyle bir cevap geliştirebiliriz:

Bir toplumun medeni olması, bireye verilen değerle, örgütlü refleksleriyle, dezavantajlı kişilere karşı yaklaşımıyla, diğer kültürler ve kültürsüzleşme karşısındaki direnci ve geliştirdiği koruyucu yaklaşımları, dilinin, sanatının, fikir yapısının gelişmişliğiyle ve özgünlüğüyle, inançlarının-kanunlarının-hakim olan ilkelerinin rasyonalite içerip içermediği ile anlaşılabilir.

Birkaç örnekle açıklayacak olursak; kanunlara hayat veren anayasadır. Onların kapsamını çerçevesini; gelişimini kısıtlayan veya çerçevelendiren veya geliştiren anayasalardır. Veya bir nehir düşünelim. Akan bir nehir, beslenir, gelişir, daralır, çoğalır, azalır. Nehre bu imkanları bu yönü veren ise  nehrin yatağıdır. İşte nehir kültürse, nehrin yatağı medeniyettir. Medeni olan bir kültür zikrettiğimiz imkan ve referanslara sahipken ilkel sular ise nehir olamazlar.

Bu örnek üzerinde açıklayacağımız bir başka husus ise şudur: Nehri besleyen, suyunu çoğaltan, o asıl kaynak ise dildir. Yani nehre suyunu veren dildir. Kültüre hayat veren dildir. Türk kültürüne; çeşitli unsurlar farklı zamanlarda farklı unsurlar, medeniyet katmıştır. Türk kültürünün bugün varlığı, gelişmişliği diğer tüm baskın ve gelişen kültürlerde olduğu gibi dildir, Türkçemizdir.  Böylelikle rahatlıkla diyebiliriz ki medeniyeti ne olursa olsun, dili Türkçe olan bir topluluk akrabamızdır. Rahatlıkla ortak hedefler bulabilir, rasyonel çıkarlar geliştirebilir, işbirliği temellerimizi hızlıca atabiliriz.

İşte bizim bahsettiğimiz Türklük ve Türk milliyetçiliği yukarıda tanımlamaları ve ilkeleri ile çerçevesini çizdiğimiz şekildedir. Bizler, Gökalp’in medeniyeti Garp’a indirgeyen fikirlerini ve Güngör’ün kültürel olarak Türk-İslam birlikteliğine katılmadığımızı belirttik, Türklüğü ayrı  tuttuk. Medeniyeti ise parametrelerle tanımladık ve değişkenliğini vurguladık. Anadolu Türklüğünün medeniyet unsurunun  baskın olarak İslam Medeniyeti olduğunu ve başka Türk topluluklarının medeniyet aidiyetlerinin farklı olabileceğini söyledik. Ve bunun üzerine küçük bir değerlendirmede bulunduk ve kompleks yaklaşabilmemiz gerektiğini vurguladık. Dış politikada ve devlet yönetiminde hareketlerimizin rasyonel düzlemde olması gerektiğini vurguladık. Bu şekilde Türk milliyetçiliğine teorik bir renk katmayı umduğumuz bu çalışmanın devamı da gelecektir. Bir sonraki makalemiz ise MTKP çerçevesinde liberal milliyetçilik üzerine olacaktır. Ayrıca Ziya Gökalp’i ve eserlerini de bilahare incelemek arzusunda olduğumuzu da ifade etmemiz gerekir. Yine oyun teorisi çerçevesinde meselelere bakış, bireycilik-toplumculuk karşılaştırması gibi çeşitli konuları da kaleme almayı bu kapsamda planlamaktayız.

Mavi Türk Kuşağı ve Türkiye adeta entegre hareket edip, Mavi Türk Kuşağındaki akraba topluluklar ülkelerinde sosyokültürel, iktisadi ve siyasi olarak öne çıkana kadar; Türk milliyetçiliği dünyayı okuyan, evrensel bakabilen, reel ve uygulanabilir politikalar üretip küresel ölçekte önemli çalışmalara imza atana kadar, Türk Lobiciliği kurulup, sistematikleşip, etkinleşene kadar  mücadelemiz sürecektir.

 

Haldun BARIŞ – Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğrencisi
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

Sahipkıran Akademi Hakkında

Sahipkıran AKADEMİ; üniversite öğrencilerine çalışmalarını yayınlayabilecekleri bir platform sağlamak ve öğrencilerin kendilerini geliştirmelerine katkı sağlamak üzere, Merkezimiz çatısı altında yeni oluşturulmuş bir yapıdır. “Türkiye’nin geleceğinin mimarları, Sahipkıran’da buluşuyor!” sloganı ile gayretli ve üretken üniversitelileri, çalışmalarını bu platformda paylaşmaya ve SASAM’ın etkinliklerine katılmaya davet ediyoruz. Sahipkıran AKADEMİ üyeliği, tamamen gönüllülük esasına dayanmaktadır. Üye olan öğrenciler, istedikleri zaman üyelikten çıkabilmektedirler. Üye olmak veya üyelikten çıkmak için bilgi@sahipkiran.org adresine, talebinize ilişkin e-posta göndermeniz yeterlidir. Talebiniz, en geç 3 iş günü içinde sonuçlandırılacaktır.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz