Twitter Facebook Linkedin Youtube

“TÜRK-RUS İLİŞKİLERİ VE SAVUNMA SANAYİİ İŞBİRLİĞİ” BAŞLIKLI SÖYLEŞİMİZ GERÇEKLEŞTİ

Merkezimizce düzenlenen okuyucularımıza açık etkinliklerin 107’ncisi, Kırım Tatar Kültür Dernekleri Federasyonu ve Kırım Kalkınma Vakfı Başkanı Ünver SEL’in sunumuyla “Türk-Rus İlişkileri ve Savunma Sanayii İşbirliği” başlıklı bir söyleşi şeklinde gerçekleşti.

Sayın SEL’e bilgilendirici sunumu için teşekkür ediyor, söyleşiden notları okuyucularımızın istifadesi için aşağıda sunuyoruz.

SÖYLEŞİDEN NOTLAR:

Türkler ve Ruslar: Bu iki kadim milletin birbirleri ile olan ilişkileri, tarihin her döneminde, hem bölge coğrafyasına hem de kıtaya yön veren bir öneme sahip olmuştur.

Gelecek yıl, Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında diplomatik ilişkiler ve dayanışma kurulmasının 100. yıldönümünü kutlanacak. Rusya Federasyonu Eski Büyükelçisi rahmetli Karlov, bu etkinliğin 95’inci yıldönümünü kutlamaya çalıştı. Ama bildiğiniz gibi ömrü buna yetmedi.

Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 26 Nisan 1920 tarihinde kaleme aldığı mektupla başlayan diplomatik ilişkiler, II. Dünya Savaşı yıllarına kadar hem iki devlet ve milletin kendisine hem de komşu devlet ve milletlere örnek olacak şekilde verimli geçmiştir. Bu dönemde sadece diplomatik alanda değil aynı zamanda ekonomik ve kültürel olarak son derece başarılı gelişmeler sağlanmıştır. Sovyetler bize askeri mühimmat yardımında bulunurken, bizler de onlara tahıl yardımı yapmışızdır. Her iki devletin, devletleşme süreci tamamlandıktan sonra karşılıklı diplomatik ilişkiler 1940lı yıllara kadar azami düzeyde devam etmiştir.

Bu iki milletin tarihi açıdan kader birliğinde olduğu açıktır. Avrasya’nın iki kadim halkı, bölgenin merkezini oluşturmakla birlikte; geçmişte buraların hâkimi olan büyük imparatorlukların tarihi ve kültürel mirasçılarıdır.

Biz Türkler, 1453 yılında büyük atamız ve Rönesans çağının en büyük imparatoru Kayser-i Rum Fatih Sultan Mehmet Han’ın İstanbul’u fethiyle Roma’nın mirasçısı olduk. Tarihte üç Roma vardır. Bunların sonuncusu Müslüman Roma olan Osmanlı İmparatorluğu’dur.

Ruslar ise kendi tezleriyle Roma’nın mirasçısı olduklarını savunurlar. Tarihi vakayinameleri incelediğimizde; 1502 yılında tahta geçen Rus Knezi Büyük İvan, önce bugünkü Ukrayna topraklarını o dönem kaybettikleri Polonya ve Litvanya’dan geri almış sonra da Altın Orda egemenliğinden kurtularak “Merkezi Rus Devleti”nin temellerini atmıştır. Büyük İvan daha sonra son Bizans İmparatoru’nun kızı Prenses Sofya Paleolog’la evlenmiş ve Ruslar için III. Roma İdeolojisi başlamıştır.

Ortak miras sadece bunlarla sınırlı değildir. Örneğin, Kırım da ortak bir mirastır. Tanınmış Kırım Tatarı bilim adamı, eğitmen ve yazar İsmail Gaspıralı da ortak bir mirastır.

Gaspıralı’nın faaliyetlerini daha iyi anlamak için dönemin politik, ekonomik ve kültürel koşullarını hatırlamamız ve bu tarihsel koşullara uygun yorumlarda bulunmamız gerekiyor. Aksi takdirde geçmiş olayları bugünün kavramlarına, fikirlerine ve koşullarına göre yorumlarsak, farkında olmadan birçok hata yapabiliriz.

Gaspıralı, Türkiye’de doğru anlaşılmadı. Türk kamuoyu, Gaspıralı’yı yalnızca Pan-Türkizm fikrinin bir temsilcisi olarak tanıyor. Ancak o gerçekte doğu halklarının haklarını savunan bir aktivist. Sadece Türkler veya diğer Avrasya halkları değil, aynı zamanda Araplar, Afrikalılar ve hatta Japonların haklarını savunmuştur. Unutmayalım Gaspıralı yalnızca bizim atamız değil. O, Rusların da atası.

Mesela ülkemizden çıkan çok değerli bir yazar olan Nazım Hikmet. O da Türkiye ile Rusya’nın ortak bir noktasıdır. Nazım’ı politik sebeplerden ötürü burada istemedik. Ancak Ruslar onu kucakladılar. Ruslar, Nazım’ı çok sevdi. Mesela Sovyetlerin içerisindeki Azerbaycan kökenli Sovyet vatandaşları ona bayıldılar. Neden? Çünkü Nazım onların öz dilinde yazıyordu.

Ortak değerler kısmına burada ara verip konuşmama iki ülkenin güncel konularıyla devam etmek istiyorum.

Son zamanlarda, Rusya’nın askeri gücü bizi ilgilendirir hale geldi. Herkes Türkiye’nin Rusya’dan S-400 Hava Savunma Sistemleri’ni aldığını biliyor. Türkiye nasıl geçmişte Rusların verdiği silahlarla Kurtuluş Savaşı’nda çarpıştıysa; bugün de ne tesadüftür ki Ruslardan aldığı savunma sistemiyle kendini korumaya başlıyor. Türkiye’ye karşı uygulanan ambargo sürecinde, Rusların bu yardımının önemi büyük.

Aslında tarihimize baktığımızda biz Ruslarla hep zor zamanlarda dostluğumuzu artırdık. Kurtuluş Savaşı sırasında yapılan askeri yardımlar ve sanayileşme sürecimizi Rusların yardımıyla başlatmamız bu duruma en bariz örnekler. Bunun yanı sıra rahmetli Süleyman Demirel, Rusya ile çok ciddi işbirliği yapmıştır. Ancak Turgut Özal ile birlikte Türkiye, diplomatik dostluklarını Rusya ile değil Batı ile sıkılaştırma politikasına girmiştir. Soğuk Savaş sürecinde Rusya ile karşılıklı ilişkilerimize çok dikkatli davrandık. Ancak Türkiye ne zaman Batı ve NATO’nun yakın dostu ve sıkı bir ortağı konumuna geldi, işte o zaman Rusya ile bağlarımızı koparma noktasına geldiğimiz anlar oldu. Tarihte bunlar açıktır.

Bugün ABD, F-35’lerden vazgeçip S-400’leri aldığımız için üstümüze çok büyük bir baskı uyguluyor. Türkiye’nin bir hava savunmasına ihtiyacı olduğu açıktır. Ancak S400’ler bunun için tek başına yeterli değildir. Ülkemizin uçaklara da ihtiyacı vardır. Ancak F-35’lerde ısrar etmek yersizdir. Suriye Savaşı sırasında Suriye’nin sahip olduğu S300’lerin F-35’leri düşürdüğünü unutmamak gerekiyor. Zaten S-400’leri çalıştırdığımız andan itibaren uzmanlarımız F-35’lerin ne denli savunmasız olduğunu göreceklerdir.

Bugünkü Milli Savunma Bakanımız Hulusi Akar, Genelkurmay Başkanı iken Rusya’yı ziyaret etmişti. Orada etnik kökeni Türk olan generallerle görüşmesinde Hulusi Akar’a yönlendirilen “Neden Milli Savunma Bakanı olmuyorsunuz?” sorusu, son dönemin çehresini değiştiren bir soru oldu. Uzun süren istişareler sonucunda bugün Sayın Akar, bakan olarak görevini sürdürüyor. Bu gelişmeden sonra Türkiye ile Rusya arasındaki askeri ilişkiler de gelişmeye başladı. Akar’ın Milli Savunma Bakanı olması Türkiye’nin çok işine yaradı.

Karşılıklı askeri işbirliğinin geliştiği bu dönemde, temel noktalardan birisi de Karadeniz’deki askeri dengelerdir.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra NATO, Rusya için ciddi bir tehdit haline geldi. NATO üyesi olan Türkiye, bu sürecin en önemli aktörlerinden biriydi. O zamandan bu yana NATO daha da büyüdü. Romanya ve Bulgaristan NATO üyesi oldular. Ukrayna ve Gürcistan NATO’ya üyelik sürecini başlattı. NATO, Rusya’yı kuzeyde hapsetmeyi planlıyor.

Ancak Rusya bu duruma hızla tepki verdi. İlk önce, Gürcistan Savaşı yaşandı. Savaştan altı yıl sonra da Kırım, Rus toprağı oldu.

Böylece Rusya:

1) Karadeniz filosunun savaş gücünü artırdı.

2) NATO’ya karşı hakimiyet alanını genişletti.

3) Kerç Boğazı’nın tam kontrolünü eline geçirerek Azak Denizi’ni Ukrayna’ya kapattı ve Ukrayna ile müttefiklerini Odessa Limanı’na mahkum etti.

NATO’nun bölgedeki en güçlü ordusuna sahip Türkiye, Karadeniz’de gerginliği artıracak talep ve girişimlere mesafeli yaklaşıyor. Zira Ankara, İstanbul ve Çanakkale boğazlarıyla Karadeniz’in kilidini elinde tutuyor. Boğazlar rejimini düzenleyen ve Türkiye’ye ciddi avantajlar sağlayan Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Ankara’nın kırmızıçizgisi. Üstelik Suriye krizi nedeniyle artık güneyde de komşu haline geldiği Rusya ile batılı müttefikleri arasında kurduğu hassas dengeyi korumaya odaklanıyor. Daha da önemlisi, Kıbrıs açıklarındaki hidrokarbon kaynakları üzerinden yaşanan meydan okumalara, Türk donanması sıklet merkezini Doğu Akdeniz’e kaydırarak yanıt veriyor. Ege’de Yunanistan’ın tehdit ve tacizleri Türkiye’nin Doğu Akdeniz’e ağırlık veren stratejisini bölerek zayıflatmaya dönük bir taktik. Bütün bunlara bir de Karadeniz’de yaşanacak ilave bir gerilimin eklenmesi, Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de zayıflatabilir.

Peki Türkiye bu süreçte neler yapıyor?

Suriye’de kurulan ortak çalışma grubu ve S400 alımının yanı sıra Akkuyu nükleer santrali, Türk Akım ve Mavi Akım gibi stratejik enerji projeleri de Türkiye’nin kurduğu jeopolitik dengedeki önemli faktörler.

Kırım Referandumu, Doğu Ukrayna’da yaşanan çatışmalar ve NATO’nun Rusya’yı çevreleme stratejisinin yakın gelecekte bizi neyle karşı karşıya bırakabilir?

1- Rusya, NATO’yu olabildiğince sınırlarından uzak tutmak için askeri gücünü kullanmaktan imtina etmeyecek, hatta Kerç Boğazı meselesinde de görüldüğü üzere kontrollü çatışmalarla Karadeniz bölgesindeki istikrarsızlığı sürekli hale getirme taktiği izleyecek, böylelikle yaşama sahası olarak nitelendirdiği Karadeniz’de ABD/NATO’nun çevreleme stratejisine cevap verecektir.

2- Bu şartlarda Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü yeniden sağlaması mümkün görünmemektedir. Batı Ukrayna, Avrupa (özellikle de Almanya) için, Doğu Ukrayna’da kurulan Novorossiya devletçiği ise Rusya için birer askeri tampon bölge olarak varlığına devam edecektir.

3- Rusya’nın büyük hamlesi, Novorossiya’yı, Moldova sınırına kadar genişletmek olacaktır. Bunun iki hedefi vardır.

a) Ukrayna’yı Karadeniz’de tamamen kontrol altına almak ve hatta tecrit etmek;

b) Moldova’daki ayrılıkçı Trans-Dinyester bölgesiyle Novorossia’yı birleştirmek;

4- Rusya, Kırım’ın Doğu Ukrayna tartışmalarının tamamen dışında bırakılması ve kendi toprağı sayılması karşılığında; Novorossiya’nın Ukrayna içinde dış politikada veto hakkı bulunan bir konfederasyonda yer almasını sağlamak isteyecektir. Böylece Ukrayna’nın batıyla bütünleşmesini sabote etmeyi deneyebilir.

5- Batı ise buna karşılık Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya üzerinden Karadağ hamlesini takiben önce Makedonya’yı ardından Kosova ve Bosna Hersek’i Avrupa Birliği ve NATO’ya alarak Rusya’nın, Balkanlardaki etkinliğini kırmayı deneyecektir.

6- NATO, mevcut bölünmüş haliyle Gürcistan’ı ittifaka katarak Moskova’yı, Kafkaslarda çevrelemeyi ve Ermenistan üzerindeki etkisini azaltmayı deneyecektir.

7- Bütün bu gelişmeler nedeniyle yakın gelecekte Karadeniz’de askerileşme faaliyetleri ve Türk boğazlarının önemi daha da artacak. Türkiye’nin üzerindeki baskının arttırılması denenebilecek, hatta Montrö Sözleşmesi’nin esnetilmesi, aşındırılması gibi hususlar gündeme getirilerek Türkiye’nin tavizler vermesi talep edilebilecektir.

Bütün bu olaylar, Türkiye’nin bölgedeki önemini artıracaktır.

SÖYLEŞİDEN KARELER:

 

sahipkiran Hakkında

Sahipkıran; 1 Aralık 2012 tarihinde kurulmuş, Ankara merkezli bir Stratejik Araştırmalar Merkezidir. Merkezimiz; a) Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü savunan; ülkemizin her alanda daha ileri gitmesi ve milletimizin daha müreffeh bir hayata kavuşması için elinden geldiği ölçüde katkı sağlamak isteyen her görüş ve inanıştan insanı bir araya getirmek, b) Ülke sorunları, yerel sorunlar ve yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarına yönelik araştırma ve incelemeler yaparak, bu sorunlara çözüm önerileri üretmek, bu önerileri yayınlamak, c) Tespit edilen sorunların çözümüne yönelik ulusal veya uluslararası projeler yürütmek veya yürütülen projelere katılmak, ç) Tespit edilen sorunlar ve çözüm önerilerimize ilişkin seminer ve konferanslar düzenleyerek, vatandaşlarımızı bilinçlendirmek, amacıyla kurulmuştur.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz