Twitter Facebook Linkedin Youtube

TÜRK DIŞ POLİTİKASI VE REVİZYONİST STRATEJİLER

Onur DİKMECİ

Revizyon sözcüğüne birkaç açıdan yaklaşılabilir. En genel anlamda, yenileyerek düzeltme demektir ve motor revizyonu anlamında bile kullanılır. Marksist literatürde revizyonizm, bu ideolojiyi sulandırmak demektir. Revizyonizmin Uluslararası politikadaki genel anlamı, mevcut Uluslararası düzeni (statükoyu) değiştirmek istemek, siyasal tarih dalına giren en dar anlamı ise Birinci Dünya Savaşı’nı bitiren antlaşmaların kurduğu düzeni reddetmek ve onları değiştirmeye girişmektir. Burada kullanılan anlamı budur. En başta Almanya tarafından temsil edilen revizyonist devletler karşısında ise ”Versailles Düzeni” genel adıyla anılan bu antlaşmalardan memnun olan ”statükocu” ülkeler, en başta da savaşı kazanan Fransa ve İngiltere yer almıştır. İki savaş arası dönem; emperyalizme erken başlamış olmak sayesinde durumundan memnun olan ve elindekini kaptırmak istemeyen statükocularla, emperyalizme geç başlamış olmak yüzünden durumundan memnun olmayan ve ”güneşin altında yer” isteyen revizyonistlerin dünya egemenliği kavgasından ibarettir.[1] Ancak Türk dış politikası ve revizyonist uygulamalar emperyalizm yerine sınır güvenliği, bağımsızlık ve ulus bütünlüğü ile ilgilidir ve bu bakımdan revizyonizmin kendisine özgü yorumunu içermektedir. Türk dış politikasında ihtiyaca göre oluşturulan revizyonist stratejileri inceleyelim.

Misak-ı Milli:

Son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin 28 Ocak 1920’de kabul ettiği belgede alınan kararlar şu biçimdeydi:

1-Arap kökenli halkların oturduğu ve Mondoros Ateşkes Antlaşması’nın imzalandığı tarihte yabancı devletlerin işgali altında bulunan bölgelerin geleceği halkın serbest oyuyla belirlenecektir; ateşkes sınırları içinde Osmanlı-İslâm çoğunluğun yerleşmiş bulunduğu kısımların tümü gerçekte ya da hükmen hiçbir nedenle birbirinden ayrılamayacak bir bütündür.

2-İlk özgür kaldıkları zaman halklarının isteğiyle anavatana katılan Kars, Ardahan ile Batum illerinde, gerekirse yeniden halkoylaması yapılabilecektir.

3-Batı Trakya’nın hukuksal durumu halkın tam bir özgürlük içinde vereceği oylarla saptanmalıdır.

4-İstanbul ile Marmara Denizi’nin güvenliği her türlü tehlikeden uzak tutulacak; Boğazlar’ın ticaret gemilerine açık tutulması ilgili devletlerin aralarındaki antlaşmalarla sağlanacaktır.

5-Antlaşmalarla belirlenen ilkeler çerçevesinde azınlıkların hukuku, komşu ülkelerdeki Müslüman halkların aynı haklardan yararlanmaları koşuluyla güvence altında olacaktır.

6-Türkiye’nin siyasal, adli, mali tam bağımsızlığı kabul edilecektir; bu konularda hiçbir kayıt ve kısıtlama getirilemez.[2]

Misak-ı Milli’nin, Wilson ilkelerine göre biçimlendiği ve Uluslararası düzene uyumlu olduğu[3] bir boyutu da vardır. Wilson’un 1919’da ortaya attığı 14 Madde; self determinasyon kavramına da vurgu yapmaktaydı ve bu durum sömürge imparatorlukları İngiltere ve Fransa’da rahatsızlık yaratmıştır. 12. maddede yer alan ‘‘Bugünkü Osmanlı Devletindeki Türk kesimlerine güvenli bir egemenlik tanınmalı…”

biçimindeki açıklama Türkiye tarafından bağımsızlık gerekçesi olarak kullanılacak ve Amerikan yetkililerin Türkiye ziyaretlerinde, 12.Madde’nin yer aldığı pankartlar asılmıştır. Bu haliyle Misak-ı Milli’nin statüko mu yoksa revizyonist bir politika mı olduğu konusu çelişkili bir görüntü verebilir. Çünkü Wilson ilkelerinin yorumu Misak-ı Milli’nin statükocu çizide açıklanması gerekliliğini düşündürebilir. Ancak Misak-ı Milli’nin kararları açıkça bağımsız bir Türk Devleti’ne vurgu yapmasından o dönemde ise hiçbir Batı Devleti’nin, her bakımdan bağımsız bir Türkiye modelini gündemlerinde bulundurmamaları sebebiyle, Misak-ı Milli’nin revizyonist bir politikayı içerdiğini belirtmektedir.

Türk Kurtuluş Savaşı: Mondros Antlaşması ile İtilaf Devletleri’nin Türk sınırları içerisinde istedikleri yeri işgal edebilmeleri imkanına kavuşmaları ve Sevr sürecinin ordu ve halk nezdinde yarattığı psikolojik yıkım ile birlikte başta Mustafa Kemal olmak üzere dönemin ileri gelen askeri ve sivil zümresi tarafından oluşturulan yerel direniş birlikleri ile başlatılan gerilla savaşı ve sonrasında düzenli ordunun oluşturulması neticesinde kendisine özgü niteliğe sahip olan Türk Kurtuluş Savaşı süreci yaşanmıştır;

  • Türk Kurtuluş Savaşı dönemin yayılmacı devletlerinin oluşturmak istedikleri konsensusu hedef alan o dönemdeki ilk karşı girişimdir ve bu anlamıyla da Türk siyasi tarihindeki en temel revizyonist politikadır.
  • Türk Kurtuluş Savaşı, Batı yayılmacılığına karşı ilk kez silahlı direnişin örgütlendiği süreci ifade etmektedir.
  • Dünya’da neredeyse her ülkenin kuruluş süreci iç sınıfsal çatışmalarının ürünü olarak ortaya çıkarken, Türk Kurtuluş Savaşı sınır dışı güçlere karşı oluşturulan organizasyonu ve mücadeleyi ifade etmesi bakımından ilk olma özelliğini taşımaktadır.
  • Türk Kurtuluş Savaşı’nın evrensel tesiri, İran ve Afganistan gibi ülkelere örnek olması bakımından Doğu Devletleri’ne önderlik etmiştir.

Muharebelerin başarıyla neticelenmesi sonucunda sınırların belirleneceği bir başka revizyonist girişim olan Lausanne imzalanacaktır.

Lausanne-Montreux Süreci: Kurtuluş savaşından sonra Sevr’in uygulanamayacağının anlaşılması ile toplanacak Lausanne konferansında Türkiye’yi temsil eden heyete kesinlikle kapitülasyonlar ve Türkiye sınırlarında kurulması tasarlanan Ermenistan konusunda taviz verilmemesi ve görüşmeleri kesebilmesi yetkisi tanınmıştır.

Lozan’ın sonucunun başarı ya da başarısızlık olarak değerlendirilmeleri genellikle iç siyasete yönelik konsolidasyon tutumlarıyla ilgilidir ve Türk Dış Politikası stratejisiyle ilgisi yoktur. Bu maksatla bu hususa değinilmeyecektir. Lozan ile birlikte;

  • Ermenistan projesi tarihe karışmıştır
  • Kapitülasyonlar tamamen kaldırılmıştır
  • Türk Devleti’nin varlığı kabul edilmiştir.

Alternatif tarih tezleri her ne kadar İngiltere’nin, Sovyet yayılmacılığına karşı Türkiye’nin varlığını tampon ülke olarak kabul edip desteklediğini işlese ve bu yönde bir Türk Devleti’nin kurulmasını statüko olarak öne sürseler bile o dönemde hiçbir ülke idari ve ekonomik anlamda müstakil bir Türkiye’nin varlığını kendilerince kurgulamamıştır. Bu bakımdan Türkiye’nin Lausanne atağı mevcut dengelerin dışındadır ve tam manasıyla revizyonizmdir.

Montreux Boğazlar Sözleşmesi ise dönemin ihtiyaçlarından ötürü Türkiye’nin girişimiyle imzalanmıştır. Lausanne Antlaşması’nda tam anlamıyla çözüme kavuşturulamayan konu boğazlar meselesiydi. Boğazlar, Türkiye’nin sınırları içerisinde bulunmasına rağmen egemen olamadığı mevkiydi. Boğazın her iki yanı 15-20 km kadar askerileştirilemeyecek yani askerden arındırılacak yönetimi ise Uluslararası komisyonda olacaktır. Montreux’un en büyük kazanımı bu komisyonun kaldırılması ve denetimin tamamen Türkiye’ye bırakılması ile boğazların Türkiye tarafından silahlandırılabilmesi olmuştur. Tabi aynı zamanda geçiş ve trafikte her türlü yanlış ve eksikliğin sorumluluğunu da Türkiye üstlenmiş olacaktır. Böylelikle dünyanın önemli stratejik mevkilerinden birisi olan boğazlar Türkiye’nin mevcut devletlerin çelişkilerinden yararlanmasıyla birlikte Türkiye lehine çözümlenmiştir ve revizyonist politik strateji hüviyetindedir.

Sancak/Hatay: Lausanne’dan önce Türkiye’nin Fransa ile imzaladığı 20 Ekim 1921 tarihli Antlaşma ile Sancak özel bir yönetim altında olarak Türkiye’nin dışında bırakılarak Türkiye Suriye sınırı çizilmişti. Lausanne ise antlaşmanın bu maddesini tekrarlamıştır. Fakat Türkiye’nin bölgeye ilgisi her daim devam etmiştir ve beşinci kol faaliyetlerini devam ettirmiştir. Bölgedeki Türkiye etkisi devam ederken süreç içerisinde yeni bir dünya savaşına sürüklenilmesi ve 1936’da Fransa’nın Suriye’de ki manda yönetimini İngiltere’nin baskısıyla sona erdirmesi Türkiye’nin girişimini hızlandırmıştır. Sancak’ın ayrı bir varlık olarak kabul edilmesinden sonra Sancak Meclisi’nin aldığı kararla ismi Hatay olarak değiştirilmiş ve Türk yasaları birbiri ardına kabul edilmiştir. Nitekim 29 Haziranda toplanan Hatay Meclisi’nin oybirliğiyle Türkiye’ye katılma kararı aldı.[4]

Türk dış politikası ile ilgili çalışmaların bir kısmı Türkiye’nin, Hatay konusunda konjonktürel durumun uygun olmasına karşın askeri harekâtta bulunmaması ve sert güç kullanmaması sebebiyle pasifist tutum takınarak, statükocu politika izlediğini öne sürerler.

Ancak revizyonizm yalnızca askeri güç kullanarak yayılmayı ifade etmemektedir ve bu anlamda bir tanım eksiktir. Türkiye o dönem istihbari ve diplomasi faaliyetlerini sürdürmüş bununla birlikte Suriye sınırına asker yığınağı yaparak da zorlayıcı bir strateji uygulamış ve neticede Türkiye’nin Uluslararası karmaşadan istifade ederek potansiyelini ise randımanlı değerlendirerek Hatay’ın, Türkiye’ye katılmasıyla gerçekleştirilen sınır genişletme açık bir biçimde revizyonist bir hamle olarak yorumlanmalıdır.

İkinci Dünya Savaşı Sırasında Tarafsızlık Stratejisi: Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra hayata geçirilen Milletler Cemiyeti’nin evrensel barışı korumakta başarılı olamaması, 1929 ekonomik buhranının ülkelerdeki siyasi yapılara sirayet etmeleri ve popülist liderlerin iktidara gelme süreciyle ülkelerin yayılma evrelerine irmeleriyle yeni bir savaşın kaçınılmaz olduğu görülmüş ve bu doğrultuda da arayışlar başlamıştır. Türkiye’nin stratejik konumu sebebiyle Almanya, İngiltere, SSCB gibi ülkelerde taleplerini zaman içerisinde sıralayacaklardır.

1937 yılında Yugoslavya’nın İtalya ile münasebete geçmesi ve 1939’da İtalya’nın Arnavutluk’u işgali Türkiye’yi kaygılandırmıştır. İngiltere ve Fransa’nın Akdeniz’de ki yayılmacılık eğilimine set çekmek istemeleri ve Türkiye’nin de Hatay sorununu aşması ile İngiltere ile ortak deklarasyon imzalamaları Almanya’yı telaşlandırmış ve Almanya’nın Türkiye Büyükelçisi Franz von Papen’e göre Türkiye’nin savaşa girme ihtimali %40-60 arasında artmıştır. Aslında bu bir nevi tehdittir. Fakat Almanya Türkiye’yi kaybetmek istememiş ve gerek elçisi Papen gerekse dönemin Türkiye Harp Akademileri Komutanı Ali Fuat Erden’i Almanya’ya davet ederek temaslarda bulunmuş ve Turancı ideallere hitap edecek tekliflerde bulunmuştur. Türkiye direkt olarak Almanya’yı karşısına almak istememiş fakat müttefik kuvvetlerle de ilişkilerini kesmemiştir. Bu süreçte İngiltere’nin tamamında yer aldığı bazı toplantılar gerçekleştirilerek savaşın geleceği konusunda Türkiye’yi kapsayan yol haritası belirlenmek istenmiştir.

a-Kazablanka Toplantısı: İngiltere Başbakanı ve ABD Başkanı’nın bir araya gelerek stratejilerini belirlemek için gerçekleştirdikleri görüşmedir. Toplantıda ağırlıklı olarak Churchill’in sunduğu Türkiye’nin savaşa sokulması ve Balkanlar üzerinden Almanya’ya karşı ikinci cephe açılması üzerinde durulmuştur. ABD ise bu hususta menfi tavır takınmıştır. Ancak bu dönemde ABD ile Türkiye’nin 1941 yılında imzaladığı ödünç verme antlaşmasına göre ABD’nin göndereceği tüm yardımların İngiltere aracılığı ile gerçekleştirileceği belirtilmiştir. Bu bakımdan Türkiye üzerinde İngiltere’nin etkisi ve inisiyatifi oldukça fazladır. Zaten antlaşma Türkiye’nin en kısa zamanda savaşa girmesi gerektiğine vurgu da yapmıştır.

b-Adana Görüşmeleri: Churchill’in Türkiye’yi savaşa sokmak için gerçekleştirdiği görüşmeleri ifade etmektedir.

c-Quebec Konferansı: Churchill ve ABD Başkanı Roosevelt arasında savaşın durumu değerlendirilmiştir. Türkiye’nin silahlandırılması ve Türkiye üzerinden Balkanlardan ikinci cephenin açılması üzerinde durulmuştur.

d-Moskova Konferansı: Sovyet Dışişleri Bakanı Molotov ile İngiltere Dışişleri Bakanı Anthony Eden ve ABD Dışişleri Bakanı Cordell Hull 19 Ekim 1943’de Moskova’da bir araya geldiler. Toplantıda ağırlıklı olarak, Molotov’un önerisiyle Türkiye’nin savaşa bir an önce girmesi hususu üzerinde durulmuştur. Eden, Türkiye’nin istediği zaman savaşa girmesini öne sürerken, Hull, Türkiye’nin hava üslerini müttefik kuvvetlere açması gerektiği önerisini sunmuştur.

e-Kahire Konferansı: İngiltere Dışişleri Bakanı Eden ve Türkiye Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu gerçekleştirdikleri görüşmede, Eden, Türkiye’nin hava üslerini İngiltere adına açmasını ve 1943 yılının sonuna kadar Türkiye’nin savaşa girmesi gerektiğini isteklerini belirtmiştir.[5]

Gerçekleştirilen konferanslarda ağırlık kazanan iki konu;

  • Türkiye’nin savaşa girmesi
  • Türkiye’nin hava sahasını müttefik kuvvetlere açmasıdır.

Türkiye, Almanya’nın baskılarını reddettiği gibi özellikle İngiltere’nin o dönemde dünya siyasetindeki ağırlığına rağmen müttefik kuvvetlerinde isteğini yerine getirmemiştir. Türk Dış Politikası klasik analizi Türkiye’nin bu süreçte savaşa girmemesini statükoyu muhafaza etmek olarak tanımlamıştır. Fakat bu durum tam tersine Türkiye’nin revizyonist bir politika benimsediği göstermektedir. Çünkü kıtalar arası güçlerin de yer aldıkları bu savaş düzeninde bulunan her devlet, yayılmacı arzular besleyip başat olma gayretindeydiler.[6] Bir sistemde önemli bütün devletlerin savaş ya da yayılma arzusunda olmasına karşın Türkiye’nin tam aksine millet ve sınır güvenliğine öncelik vermesi statükoyu değil yeni bir anlayışı ifade etmektedir ve bu durum tam anlamıyla revizyonist bir stratejidir. Savaşın sonucunda galip devletler bile pek çok kayıp ve yıkılan ekonomik durumla karşı karşıya kalmışlardır. Türkiye’de buhranla karşılaşmasına rağmen insan kaynağını ve sınırlarını bütünüyle koruduğu gibi yükselen bir trende sahip olabilmiştir.[7]

Birinci Dünya Savaşı’nda yayılmacı devletlere karşı sınırlarını korumak gayretindeki Türkiye ile İkinci Dünya Savaşı sırasında sınırlarını ve bütünlüğünü korumak isteyen Türkiye arasında yalnızca yöntem farkı bulunmaktadır. İlkinde silah, ikincisinde ise diplomasi ve oyalama taktiğine[8] başvurulmuştur.

Kıbrıs Harekâtı: 1968’de Kıbrıs Rumları ve Kıbrıs Türkleri arasında yeniden başlayan görüşmeler kısa sürede tıkanma noktasına gelmiş ve bir sonuç alınamamıştır. Bunun temel sebebi ise yükselen Rum milliyetçiliğinin artık bir -pan- milliyetçilik halini almasıyla birlikte 1960 Anayasası’ndaki hakların bile Türklere verilmemek istenmesinden kaynaklanmaktaydı. 1967 yılında Yunanistan’da askeri bir darbeyle yönetime gelen Albaylar Cuntası ile Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios arasında uyumsuzluklar vardı. Aslında Makarios da Enosis’e karşı değildi fakat, Yunanistan’da ki askeri rejimle çatışma içerisinde bulunduğu için böyle bir kararın bu rejime prestij kazandıracağını düşünüyordu. Makarios’un bu süreçte suikasta uğraması Yunanistan yönetimiyle arasını daha da açmıştı ve açıkça meydan okumaya başlamıştı. Bu gerginliklerin sürecinde 15 Temmuz 1974 günü Yunan askeri rejiminin Kıbrısta’ki uzantıları Rum Milli Muhafız Teşkilâtı ve EOKA, Makarios’a karşı bir darbe yaptılar ve Mahi gazetesinin başyazarı Nikos Smpson’u Cumhurbaşkanı ilân ettiler. Bu gelişmeler üzerine ise 1960 Garantörlük Anlaşması’nın 4. maddesi gereği olarak; Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’ye birlikte ya da ayrı ayrı olarak Kıbrıs’ta düzenin yeniden tesis edilmesi amacıyla müdahale hakkı doğmuştur.

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin isminin, darbeden sonra ise Kıbrıs Elen Cumhuriyeti olarak değiştirilmesi, Kıbrıs’ta Türk varlığına kesin olarak karşı olunduğunu göstermiştir ve Türkiye’nin kaygıları artık fiiliyata dönmek üzeredir. Bunun üzerine 20 Temmuz günü Türkiye tarafından Girne bölgesinden başlamak üzere Kıbrıs Barış Harekâtı başlatıldı. 25 Temmuz günü Cenevre’de Türkiye, Yunanistan ve İngiltere Dışişleri Bakanları bir araya gelerek bir konferans toplanmış ve sonunda Cenevre Deklarasyonu yayınlanmıştır.

Deklarasyon, Kıbrıs’ta bulunan tarafların alanlarını genişletmemesi, Rum ve Yunan kuvvetlerinin kuşatması altındaki Türk bölgelerini boşaltması kararlaştırılmıştır. Fakat buna rağmen Rumların ateşkese uymamaları ve İkinci Cenevre Konferansı’nın sonuç alamadan dağılması sonucunda Türkiye’nin coğrafi esasa dayalı federatif sistem önerisinin Rum tarafınca kabul edilmemesi ve net bir cevap verilmemesi üzerine Türk heyeti de 14 Ağustos günü müzakereyi kesmiş ve aynı gün Kıbrıs’ta ikinci bir askeri harekâta girişmiştir. Magos-Lefkoşa-Lefke Kokkina çizgisinin kuzeyinde kalan toprakları yani adanın %38’ini kontrol altına almıştır.[9] Ve bu tarihten sonra yine görüşmeler sonuç vermemiş 1975’de kurulduğu ilan edilen Kıbrıs Türk Federe Devleti, 1983’de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti adıyla düzenlenmiştir.

Türkiye’nin Kıbrıs’a gerçekleştirdiği kısa aralıklı iki harekâttan her birine verilen yabancı devletlerin tepkileri farklılık göstermiştir.

Buna göre 20 Temmuz tarihinde gerçekleştirilen ilk harekât öncesinde ve sürecinde;

  • SSCB, Sampson darbesine zaten sert tepki göstermişti ve bu yönetimi tanımadığını belirtmiştir.
  • İngiltere, Sampson’u tanımamıştır fakat siyasi çalkantıda olan durumunda ötürü de Kıbrıs’a askeri müdahalede bulunamamıştır.
  • ABD, Makarios’u deviren darbe sonucunda Cumhurbaşkanı ilân edilen Sampson’u tanımadığını belirtmiştir.
  • Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ise adadaki bütün yabancı kuvvetlerin çekilmesi yönünde karar almıştır.

Buna göre ilk harekât tam anlamıyla Türkiye lehine bir kamuoyu oluşturmuştur. Ancak ikinci harekâttan sonra diğer ülkeler farklı tutum takınarak Türkiye’yi kınamışlar bu süreç sonunda Amerika’nın silah ambargosu uyguladığı bir döneme girilmiştir.

Türkiye’nin Kıbrıs İkinci Askeri Harekâtı, ABD silah ambargosu, SSCB’nin sert kınaması ve Birleşmiş Milletler’in kararına rağmen, garantörlük anlaşmasına da atıf yapan ve global statükonun dışında tam anlamıyla revizyonist bir stratejidir ve İrredentizme en yakın Türk Dış Politik hamlesi olarak değerlendirilmiştir.

Fırat Kalkanı-Zeytin Dalı Askeri Harekâtları: 2011 yılında Suriye’de rejim güçleri ve muhalif gruplar arasındaki çatışmalar kısa sürede iç savaşa dönüştü ve bu savaşın taraflarından birisi ise vekil aktör olan PYD/YPG idi. Fakat kısa sürede terör örgütü YPG’nin dış endeksli oluşturulduğu anlaşıldı ve buna göre Akdeniz’e açılacak bir Kürt Devleti, Türkiye açısından öncelikli tehdit olarak belirlendi. Çünkü kantonların birleşmesiyle oluşacak yapı Doğu Akdeniz’de Türkiye ile karşı karşıya geleceği gibi irredentist bir gaye gütmesi de Türkiye’nin iç güvenliğini olumsuz etkileyecekti. ABD, Fransa, İsrail, Rusya gibi ülkelerin YPG’ye destek vermeleri özel askeri şirketlerin ve askeri endüstrilerin Suriye’nin kuzey bölgesine kaymaları Türkiye’yi denklemin dışına iten bir dengeyi oluşturma amacındaydı ve Türkiye’nin bölgeye düzenleyeceği askeri nitelikli harekâtlar müesses nizamın çıkarlarına aykırı, Türkiye açısından ise revizyonist strateji niteliğinde olacaktı.

Fırat Kalkanı Harekatı

Türkiye, 24 Ağustos 2016 tarihinde Birleşmiş Milletler 51. maddesine dayanarak Fırat Kalkanı Harekâtı’nı başlatmıştır. İlgili madde şu açıklamayı içermekteydi:

“Birleşmiş Milletler üyelerinden birinin silahlı bir saldırıya hedef olması halinde, Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliğin korunması için gerekli önlemleri alıncaya dek, bu üyenin doğal olan bireysel ya da ortak meşru savunma hakkına halel getirmez. Üyelerin bu meşru savunma hakkını kullanırken aldıkları önlemler hemen Güvenlik Konseyi’ne bildirilir ve Konsey’in işbu Antlaşma gereğince uluslararası barış ve güvenliğin korunması ya da yeniden kurulması için gerekli göreceği biçimde her an hareket etme yetki ve görevini hiçbir biçimde etkilemez.”

Milli Güvenlik Kurulu, 30 Kasım tarihli toplantısı sonrasında yapılan açıklamayla kamuoyu bu konuda bilgilendirilmiştir:

”Fırat Kalkanı Harekâtı’nın temel hedefinin, hudut güvenliğimizin sağlanması, ülkemize yönelik saldırıların önlenmesi, DEAŞ ve diğer terör örgütlerinin bölgeden tamamen temizlenmesi olduğu bir kez daha belirtilmiştir.

Suriye’nin toprak bütünlüğü esas olmak üzere kardeş suriye halkının ve bölgedeki vatandaşlarımızın güvenliği için, PKK/PYD-YPG unsurlarının terör koridoru oluşturma hedeflerine izin verilmeyeceği vurgulanmıştır. ”

2016 yılında Ekim ayından itibaren Azez-Mare doğusundaki bölgelerin ve DEAŞ’ın direnç merkezi olan Dabık’ın ele geçirilmesi, el-Bab yolunun açılmasını sağlamıştır. Bundan sonrasında ise harekât güneye doğru yönelerek PYD/YPG unsurlarının ellerinde bulundurdukları mevkilerin Afrin’le birleştirilmesini engellemeye yönelik olmuştur.

Fırat Kalkanı Harekâtı ile Türkiye teör örgütlerine karşı başarılı operasyon düzenlemesinin yanında kimi zaman Amerika, İran, Rusya gibi ülkeleride karşısına almıştır. Özellikle Rusya, Münbiç ve Afrin bölgelerinde hatlar oluşturmuş böylelikle Türkiye’nin karşısındaki cephe sayısını arttırma stratejisini amaçlamış ve Türkiye operasyonlarında bir kırılma meydana gelmesini amaçlamıştır.

Sincar Harekâtı ile beraber ise Türk Silâhlı Kuvvetleri ilk kez, sınırları dışında aynı anda iki farklı ülkenin topraklarında operasyon gerçekleştirmiştir. Operasyonla Hava Kuvvetleri, Suriye’de bulunan Karaçok Dağı ve Irak içindeki Sincar’ı vurmuştur. Böylelikle Türkiye güvenliğine yönelik terör girişimlerine karşı olarak Suriye ve Irak’ta emrivakiye izin vermeyeceğini ortaya koymuştur.

Zeytin Dalı Harekatı

ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon güçlerinin Bağdat Sözcüsü Ryan Dillon’un 15 Ocak 2018 tarihinde geneli PKK/YPG terör örgütü unsurlarından oluşan Suriye Demokratik Güçleri’nden 30 bin kişilik Sınır Güvenlik Gücü kuracaklarını açıklamasıyla beraber, Türkiye’nin gündeminde olan Afrin ile alâkalı operasyon 20 Ocak’ta başlatılmıştı. Fırat Kalkanı Harekâtı ile birlikte terör örgütlerinden temizlenen, Cerablus, El-Bab, Dabık, hattı ile beraber Afrin öncesi bu mevkiye yakın bir güvenli bölge oluşturulmuştu. Zeytin Dalı Harekâtı iler beraber, Türkiye sınırları dışında terör operasyonlarını sürdüreceğini belirtmiş olmuştur. Ayrıca harekât ile beraber birkaç saat içerisinde 72 Türk uçağının 108 hedefi imha etmesi, Türk Hava Kuvvetleri’nin geldiği kapasiteyi göstermek açısından da önemlidir. Harekât ile beraber binlerce terörist imha edildiği gibi, Türkiye’nin uyguladığı stratejiler sonucunda PYD’nin bu hatlar dahilinde inisiyatif almaya itilmesi, terör örgütünün mağlup edilmesine yol açmıştır.[10]

Türkiye’nin düzenlediği askeri harekâtlar, pan-Turanist ye da Neo-Osmanlıcı olarak anlaşılmaması ve bölge ülkelerinin özellikle de yerleşik Arap halkların tepkisi ile karşılaşılmaması için Türkiye her daim sınır güvenliği maksadını taşıdığını vurgulamış, bölgeye AFAD ve Kızılay’ı yollayıp yerel kaynaklarla temasını canlı tutmaya çalışarak işgâlci olmadığını göstermiştir ve iki harekâtta irredentist olmayan revizyonist stratejilerdir.

Türk Dış Politikası ve Revizyonist Stratejilerin Temel Özellikleri

  • Türk dış politikası ile ilgili olarak; Misak-ı Milli, Türk Kurtuluş Savaşı, Lausanne Montreux, Hatay meselesi, İkinci Dünya Savaşı’nda sınır ve insan güvenliğinin sağlanması, Kıbrıs çıkarması, Fırat Kalkanı ve Afrin harekâtları bütünlük dahilinde birbirlerinin devamı hükmündedirler. Örneğin, kurtuluş savaşı süreci oluşmasa Lausanne ile bağımsız bir Türk Devleti meydana gelmez, bu devlet gerektiğinde Hatay, Kıbrıs ve Suriye konularında adımlar atamazdı.
  • Türk dış politikasında revizyonist stratejilerde Türk Kurtuluş Savaşı dışında doğrudan sert güç kullanılmamış öncelikle diyalog zemini ve Uluslararası örgütlerin devreye sokulması amaçlanmıştır.
  • Türk dış politikasında görülen Hatay, Kıbrıs ve Suriye stratejileri genellikle ”toprak genişletme” tutumu olarak yorumlanmıştır. Fakat bu yorum tamamen Türkiye’yi zor durumda bırakmak ve global statükoya geri döndürmek için oluşturulmuştur. Türkiye ikili ve çoklu görüşmelerinde her daim toprak genişletme niyetinde olmadığını belirtmiştir. 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk günden beri stratejisi ise -pan- girişimlerden uzak durmaktır.[11] Hatta bu strateji kimi zaman iç kamuoyunda milliyetçi ve muhafazakâr çevrelerce eleştirilerek ”durağanlık” ya da ”pasiflik” olarak yorumlanmıştır. Ancak Türkiye geneli itibariyle dengeli ve imkânlarının farkında olarak bir tavır takınmış ve askeri zorlama ya da harekâtların oluşturulmasında son raddeye kadar bekleyerek diplomasi kanallarını açık tutmuş ve bölge tarafından yanlış anlaşılma olasılığının da önüne geçmeyi istemiştir.
  • -Türk dış politikasındaki revizyonist stratejiler diğer devletlerinde revizyonist stratejilerine bağlıdır. Örneğin Almanya ve İtalya yayılmacılığı olmasa, Türkiye Hatay konusunda gerekli tavizi daha zor koparabilirdi. Ya da Kıbrıs’ta ki, Albaylar Cuntası darbesi Türkiye’nin adaya konvansiyonel olarak ilk adım atışını gerçekleştirmiş ve bundan sonra başarılı ikinci harekât gerçekleştirilmiştir.

Türk Dış Politikasında Muhtemel Revizyonist Strateji Teorileri

Türk dış politikasında, ulus güvenliği ve egemenliği için silahlı, diplomatik ya da zorlayıcı diplomasi koşullarını içeren adımlar periyodik aralıklarla atılmıştır. Buna göre ileride de revizyonist uygulamalar görülebilir. Türkiye’nin özellikle yakın saha coğrafyasının son derece istikrarsız durumu ve büyük devletlerin bu bölgelerde egemenlik kurmak istemeleri Türkiye’nin ulusal güvenliği ile çelişeceği için bazı revizyonist adımların atılması kaçınılmaz olacaktır.

Doğu Akdeniz hinterlandında yoğun silahlanma özellikle Mısır ve Yunanistan’ın gladyatör ülke misyonuyla donatılmaları, Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin Avrupa Birliği üyesi olması sebebiyle de birliğin gücünü arkasında hissetmesinden ötürü hesapsız adımlar atabilmesi ve yine bu kesimde, ABD, İngiltere, Rusya, Fransa gibi önemli ülkelerin üslerinin bulunmaları, Güney Kıbrıs Gaz Forumu’nun[12] bir pre-Akdeniz Paktı[13] olarak belirmesi, Doğu Akdeniz’de bu güçlerin enerji trafiği kontrolü ile Doğu Akdeniz ülkelerinde hâkimiyet kurabilme teşebbüslerini barındırması büyük güçlerin kendileri için revizyonist teşebbüslerini ifade ederken bu coğrafik dilim için belirledikleri statükodur. Türkiye’nin girişimleriyle bölgedeki devletlerin çıkarlarının sarsılmaları ve her faaliyetinin mevcut statükoyu zedelemesi ise önemli bir gelişme olarak belirmektedir:

  • Milli Güvenlik Kurulu nezdinde alınan tavsiye kararıyla Doğu Akdeniz’de oldu bittiye izin verilmeyeceği açıklanmıştır.[14]
  • Milli enerji politikaları kapsamında Barbaros Hayrettin Paşa Sismik Araştırma gemisi ile Fatih ve Yavuz sondaj gemileri bölgede faaliyet göstermekte ve bu gemilere Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı üç firkateyn, dört korvet, üç denizaltı, üç hücümbot eşlik etmektedir. Ayrıca deniz karakol uçakları ve helikopterlerin yanı sıra İHA ve SİHA’larla Türkiye askeri varlığını sürdürmektedir.
  • Cumhurbaşkanlığı Genelgesi ile Kıbrıs İşleri Koordinatörlüğü oluşturulmuştur.

Türkiye’nin bu gibi faaliyetlerini artırabilmesi ve hatta 1974 benzeri ikinci bir Doğu Akdeniz harekâtının uygulanması ise tam anlamıyla revizyonist bir Türk dış politikasının ürünü olacaktır.

Kafkasya’da, Gürcistan ve Rusya arasındaki gerilimin tırmanması ise Rusya’nın bu ülkeye müdahale seçeneğini planlamasını hazırlamıştır. Kars Antlaşması’na bağlı kalmadan Acaristan’ın özerkliğini kaldıran Gürcistan’ın müdahaleye uğraması durumunda ise Kafkasya’da Rus yayılmacılığı ve bir anlamda Rus emperyalizmi belirecektir. Her ne kadar Rusya ve ABD’nin anlaşamadığı konular olsa bile Rus yayılmacılığının savunma bütçesine külfet getirmesi ve bu durumun Rusya iç siyasetinde krize sebebiyet verecek olması ABD tarafından desteklenecek bir gelişmedir. ABD ve Rusya yayılmacılıklarını bir anlamda desteklemektedirler. Bu güç paylaşımında Türkiye’nin, Batum, Acaristan hatta 1992 yılında yaptığı gibi Nahçıvan meselelerini gündeme taşıması[15] ve girişimde bulunması revizyonist bir stratejiyle eşdeğerdir.

Aynı bölgede geçmişte Azerbaycan Cumhurbaşkanı Ebulfez Elçibey’in projesi olan ve Türkiye’nin de değer verdiği Türkiye ile Azerbaycan arasında bir konfederasyon kurulması ve sınırların kaldırılması[16] stratejisinin günümüzde uygulanması iki devlet için de külfet oluşturacak bazı yaptırımları meydana getirebilir. Fakat bu stratejinin günümüz koşullarına göre yeniden uyarlanarak ekonomik temelli bir paktın hayata geçirilmesi Hazar dengesini Türkiye lehine çevirecek ve Hazar-Güney Kafkasya hattının bir Türk seddi haline gelmesini sağlayarak Rusya, ABD ve Hazar’ın, Anadolu üzerinden nihai varış yeri olan Balkanlarda etkin olan Almanya’yı oldukça rahatsız edecek Türkiye revizyonist stratejisinin sonucu olacaktır.

Yine başta Doğu Akdeniz olmak üzere petrol ve doğalgaz temelli geleneksel enerji pazarında mücadele kavgası sürerken Türkiye’nin sahip olduğu değerli kaynaklar bor ve toryum gibi elementlere yönelik enerji istifade çalışmaları ya da diğer teknolojik gelişmelerle yeni enerji kaynağı üreticisi ve pazarlayıcısı olması dünya enerji statükosunun tamamen yıkılmasına yol açacak enerji politikaları bağlamında Türkiye’ye revizyonist bir rol kazandıracaktır.

Başta 62 ülkeyi kapsayacak ve daha sonra bütün kıtalardaki ülkelere hitap edecek Tek Kuşak Tek Yol projesine karşı Türkiye merkezli alternatif modelin oluşturulması ise başka önemli bir revizyonist girişim olacaktır ancak bu model hayata geçirilemeyecek kadar düşük bir olasılıktadır.

Türkiye’nin 1992’den beri belirli aralıklarla gündeme taşıdığı ve son dönemde ”Dünya Beşten Büyüktür” söylemiyle sembolize ettiği, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üye sayısı ve veto yetkilerinin düzenlenmesiyle ilgili önerisi ise revizyonist bir dış politik strateji olarak değerlendirilemez. Çünkü bu noktada var olan bir sistemin içerisinde kalınarak daha güncel bir yapıyla sistemin kendisini devam ettirmesi ön görülmüştür. Global statükonun en önemli mercilerinden Birleşmiş Milletler ile ilgili değişiklik önerileri her ne kadar bütünüyle revizyonist bir politik hamle olarak değerlendirilemese de önemli bir atılımdır ve Türkiye’nin yapıcı politikası olarak değerlendirilmelidir.

 

Onur DİKMECİ
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız
__________________________________

[1]Baskın Oran, Revizyonizm ve Statükoculuk, Baskın Oran(ed.), Türk Dış Politikası, Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, cilt I, 6.Baskı, İstanbul, İletişim Yayınları, 2002, s.46

[2]Hüner Tuncer, Türk Dış Politikası Osmanlı’dan Cumhuriyet’e 1.Cilt, 1.Baskı, İstanbul, Kaynak Yayınları, Ekim 2017, s.474

[3]A.g.e., s.475

[4]Oran, A.g.e, s.291

[5]Murat Köylü, Türk Siyasi Tarihi 1789-1980, 1.Baskı, Ankara, Kripto, Ekim 2017, s.408-412

[6]Örnek olarak Alman Dışişleri Bakanı Ribbentrop’un Türkiye ile temasında Almanya’nın revizyonist ülke olduğunu vurgulaması verilebilir.

[7]Dış politikadaki bu revizyonist tutumun iç siyasete yansımalarından birsi de 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti’nin, Türkiye’nin gerçekleştirdiği tasarruflarla özellikle ilk dört sene yüksek bir refah düzeyi sunması ve eklemlenen bir Uluslararası ilişkilere başvurmamasıdır. Bu durum bile İkinci Dünya Savaşı sırasında Türk karar vericilerin başarılı bir revizyonist strateji uyguladıklarını ispatlamaktadır.

[8]En etkili olanları arasında yönetici kademenin farklı ekollere mensup olduğu telkinleri ile iyi ve kötü polis türevi rol dağılımı bulunmaktadır. O dönemde Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak ile Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu Alman ekolüne, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile Başbakan Şükrü Saraçoğlu’nun ise İngiliz ekolüne dahil oldukları yayılmıştır. Neticede İngiltere bazı konularda şikayet ettiğinde Saraçoğlu, Çakmak ve Menemencioğlu’nu işaret ederek onları aşamadıklarını belirtmiştir. Benzer biçimde Almanya’nın şikayetleri ise Menemencioğlu tarafından Saraçoğlu ve İnönü işaret edilerek konu sürüncemede bırakılmıştır. Bu oyalama taktikleri buhranlı bir dönemde Türkiye açısından başarılı bir tehlikeden kaçınma stratejisidir.

[9]Mehmet Gönlübol ve Ömer Kürkçüoğlu, Olaylarla Türk Dış Politikası 1919-1995, 10.Baskı, Ankara, Siyasal Kitabevi, Eylül 2014, s.571-578

[10]Onur Dikmeci, Türkiye’nin Sınır Dışı Operasyonları ve Sonuçları, http://sahipkiran.org/2018/12/25/turkiyenin-sinir-disi-operasyonlari/

[11]Mustafa Kemal’in, Musul konusunu ”Harbe sürükleniyorduk diyerek kapatması”, Turgut Özal’ın pan-Türkçü politikalar uyguladığı iddia edilmesine karşın kendisinin Japonya örneğini vererek teritoryal devlet kavramından çok merkantilist devlet işleyişini benimsediği ve Ak Parti’de özellikle Ahmet Davutoğlu’nın Dışişleri Bakanlığı’na getirilmesinden sonra kendisinin ve Türkiye’nin dış kamuoyu nezdinde Neo-Osmanlıcı olarak nitelendirilmesine karşın Fırat Kalkanı ve Afrin Harekâtlarında görüldüğü üzere bu yönde bir amacın bulunmadığı fakat bölgesel entegrasyonun Türkiye üzerinden sağlanması gerektiği ve bu durumun ”pan” bakış açısından çok Merkez Ülke Türkiye ya da bölgesel işbirliği konseptinde olduğu, Türkiye’nin tarihsel olarak sınırlarını genişletmek niyetinde olmadığını açıklamaktadır.

[12]Güney Kıbrıs Rum Kesimi, Yunanistan, İtalya, İsrail, Ürdün, Filistin, Mısır enerji bakanları bu yönde bir forumun kurulması için Kahire’de bir araya gelmişlerdir, Doğu Akdeniz Gaz Forumu 7 Ülkenin Katılımıyla Kuruluyor, Hürriyet, 15.01.2019

[13]Bugün Avrupa Birliği adı ve yapısıyla anılan organizasyon ilk kez Paris Antlaşmasıyla, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu olarak oluşturulmuştu. Doğu Akdeniz temelli bir enerji birliğinin oluşturulma teşebbüsü de AB’nin benzer sürecinden geçebilir.

[14]MGK Bildirisi, 30 Mayıs 2019

[15]Karabağ ve Nahçıvan çifte koridoru formülü ile Ermenistan’ın İran ile sınır bağlantısının kesilmesi ve dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın, Nahçıvan’a Türk askeri gönderme çağrısında bulunmasıdır; Ömer Göksel İşyar, Türk Dış Politikası Sorunlar ve Süreçler, 1.Baskı, Bursa, Dora Yayınevi, 2017, s.304

[16]A.g.e, s.293

Onur Dikmeci Hakkında

Onur DİKMECİ: (İstanbul) 1987 İstanbul doğumludur. Haliç Üniversitesi İşletme Lisans bölümünden mezun olduktan sonra Harp Akademileri Stratejik Araştırmalar Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı Yüksek Lisans programına devam etmiştir. Güvenlik, istihbarat, NATO gibi konularda çeşitli eğitim programlarına katılmış ve bu alanlarda “Beyaz Kitap” ve “Devlet Aklı” adlarıyla 2 adet kitap yayımlamıştır. Türkiye’nin ilk özel istihbarat platformu Türkiye Algı Merkezi’nin (turkiyealgimerkezi.org) kurucusu ve direktörüdür. Bireysel ve kurumsal danışmanlık görevini sürdürmektedir.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz