Twitter Facebook Linkedin Youtube

DAĞLIK KARABAĞ SORUNU VE HOCALI SOYKIRIMI

Beril KAHRAMAN

Ermenistan’ın 1918’e kadar kendine ait bir devleti olmamıştır ve bağımsız bir devlet olarak uluslararası arenaya çıkınca, Türk Dünyası ile Ermenistan ilişkileri daima çatışma halinde süregelmiştir.

Ermenistan’ın genel olarak verimsiz arazilerinin olması ve “Büyük Ermenistan’ı gerçekleştirme” arzusu, onun Azerbaycan Cumhuriyeti’ne ait olan Dağlık Karabağ Bölgesi üzerinde toprak hakkı iddiasında bulunmasına neden olmuştur.

Güney Kafkasya’nın barışa yanaşmayan ve uzlaşması zor olan devleti olarak Türk Dünyasının aklına kazınan Ermenistan, Uluslararası İlişkiler Disiplininin konstrüktivizm teorisiyle hareket etmekte ve kimlik endeksli bir dış politika izlemektedir. Şüphesiz ki Ermenistan’ın bu kimliği, Türk düşmanlığı üzerine inşa edilmiştir.

Birçok hamlesinde Rusya’dan destek gören Ermenistan, Ermeni Diasporası algısı ile yayılmacı bir politika izlemeye başlamıştır. Dağlık Karabağ’ın Ermenistan tarafından işgal edilmesi ve binlerce Azerbaycan Türkünün hem katledilmesi hem de anavatanlarından göçe zorlanması, dünya kamuoyu tarafından kınanmış gibi dursa da, birçok Batılı devlet bu duruma sessiz kalmıştır. 1992’de Hocalı kentinde gerçekleşen toplu katliamlar, tecavüzler ve işkenceler, uluslararası hukuk tarafından yapılan soykırım suçu tanımı ile özdeşleşirken, bunu hala katliam veya facia olarak değerlendirmemek gerekir.

Dağlık Karabağ’ın stratejik Hocalı şehri, 1905-1907 ve 1917-1918 yıllarında Ermeniler tarafından tahrip edilmiştir ama varlığını sürdürebilmiştir. 1940’lı yıllarda da Stalin liderliğindeki SSCB tarafından Kırım Türklerine karşı benzer nitelikte acımasız politikalar uygulanmıştır. Türk dünyasına karşı işlenen ve olayları son raddeye getiren soykırım ise, 1992’de Azerbaycan Türklerine karşı Ermeniler tarafından gerçekleştirilen Hocalı Soykırımıdır.

Gerek bu soykırım suçunun işlenmesinde, gerekse dünya çapında sessiz kalan devletlerin çok olmasında, 1980’lerin sonunda ortaya atılan ve dünyaya yayılan Ermeni Diasporasının Türk düşmanlığı kimliğine dayalı olduğu açıkça görülmüştür.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca çıkarılmış olan Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması adlı sözleşmenin kabul tarihi, 09.12.1948’dir. Yürürlüğe girdiği tarih ise 12.01.1951’dir. Sözleşmenin 1. maddesine göre, sözleşmeye taraf olan devletler sözleşmede belirtilen soykırım tanımını kabul edeceklerdir. Bu taraflar, hem barış döneminde hem de savaş döneminde işlenen soykırım suçunu engellemekle ve cezalandırmakla yükümlüdürler çünkü soykırım suçu, uluslararası hukuka resmen aykırıdır.

1948 Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ndeki soykırım tanımı: “Soykırım; ırk, canlı türü, siyasal görüş, din, sosyal durum ya da başka herhangi bir ayırıcı özellikleri ile diğerlerinden ayırt edilebilen bir topluluk veya toplulukların bireylerinin, yok edicilerin çıkarları doğrultusunda, bir plan çerçevesinde ve özel bir kastla yok edilmeleri anlamına gelmektedir”şeklinde yapılmıştır. Dolayısıyla, Hocalı kentinde yaşanan toplu katliamlar da bir soykırım suçu olarak uluslararası toplum tarafından kabul edilmelidir. Uluslararası Hukukun soykırım suçu kapsamında belirttiği tüm fiiller, Ermeni Taşnak Çeteleri tarafından Azerbaycan Türklerine karşı gerçekleştirilmiştir.

Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ne göre, soykırım suçu bir müstakil suç olarak nitelendirilmiştir ve soykırımın uluslararası hukuk için suç olduğu, ilk defa bu sözleşme kapsamında onaylanmıştır. Soykırım suçundan devletlerin sorumlu tutulduğu gibi, gerçek kişiler de sorumlu tutulabilmektedir. Bu noktada, eğer fail milli, ırki, etnik veya dini bir sebepten ötürü bu suçu işlemişse, hukuken özel kast olarak kabul edilir ve zaten böyle bir suçun olması için özel kast olması gerekmektedir.

Soykırım kelime kökeni olarak, bir soyu tamamen ortadan kaldırmaktır. Dolayısıyla tarih boyunca Türk düşmanlığını kendine ilke edinen Ermeniler için ortadan kaldırılmak istenen bu soy, şüphesiz ki Türklerin soyudur. Ermeniler için bir insanın hangi Türk devletinden olduğu önemli olmamakla birlikte, sadece Türk olması düşmanlık için yeterli bir sebep olarak görülmektedir. Ermenistan’ın Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ne taraf olduğu halde kuralları çiğnemesi, uluslararası toplumun gözünden kaçmaması gereken önemli bir husustur.

Azerbaycan Cumhuriyeti’ne ait olan Karabağ Bölgesi, Stalin’in ünlü “böl ve yönet politikası” nedeniyle, özerk (muhtar) bir bölge olmuştur. Ermenilerin Türklerden arındırılmış büyük bir Ermenistan arzusunun gerçekleşmesindeki en büyük etken, hiçbir kayıtlı savunma harcaması ve yüksek bir teknolojisi olmadığı halde, Rusya’dan ve bir nebze de İran’dan destek görmesidir.

Ermeni çetelerinin Karabağ’da Hocalı kentini kuşatmasının temel nedeni, Hocalı’nın bölgenin stratejik açıdan en kritik kenti olmasıdır. Çarlık Rusyası Dönemi’nden beri, tarih sahnesinde Ermenilerin hep Ruslarla ortak hareket ettiği görülmektedir. Osmanlı Devleti zamanında çıkarılan Sevk ve İskân Kanunu (Tehcir, Göç Kanunu) Ermeniler tarafından soykırım olarak adlandırılırken, Ermeni Diasporası adı altında kendi yaptıkları soykırım suçunu reddetmekte ve kendilerini uluslararası toplum nezdinde temize çıkarmaya çalışmaktadır.

Karabağ Sorunu, Sovyet Rusya tarafından yapay bir şekilde oluşturulan Azerbaycan topraklarının Ermenileştirilmesine dayalı bir politikanın sonucudur. Halen Azerbaycan topraklarının %20’sinin işgal altında olması, Rusya’nın ve İran’ın soykırım yapmaları için Ermenilere verdiği desteğin günümüze yansıyan trajik sonucu olmaktadır.

Amerikalı gazeteci Thomas Goltz’un yazdıklarına göre; Hocalı kentinde Ermeni çeteleri tarafından gerçekleştirilen Hocalı Soykırımı sonucunda, cesetlerin bazıları tanınmayacak haldeydi ve bunların bir kısmının kafa derileri yüzülmüştü.

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün ifadelerine göreyse; Hocalı kentinde meydana gelen bu katliam, Karabağ’ın işgalinden bu yana gerçekleşen en kapsamlı sivil kırımdır. Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere, Hocalı kentinde Ermeni Taşnak Çetelerinin Azerbaycanlı sivillere yönelik, fiziksel ve psikolojik şiddet içeren etnik bir temizlik yaptığı objektif tutum sergileyen her politikacı, her gazeteci, her örgüt tarafından açık bir şekilde görülebilir.

Hocalı kentinde yaşananların soykırım olduğunu reddedenler, gerek ebeveynlerini kaybetmiş 700 çocuk, gerek 487 sakat kalan kişi, gerekse yurdundan kovulan 1 milyondan fazla evleri yakılmış ve yakınları şehit edilmiş kişi için hiç vicdanı sızlamadan nasıl yaşayabiliyor? Hayatta kalanların yaşadıklarına şükredecek halleri bile kalmazken ve kayıplarının acıları içinde yaşama tutunmaya çalışırken bunlara sessiz kalan veya görmezden gelen kim varsa, şüphesiz ki Ermeni Diasporasının etkisiyle uluslararası toplumun önünde fanatik bir Türk düşmanlığı yaratmaya çalışmaktadır. Bu fobi, devletler tarafından oluşturulan ve Türkleri uluslararası alanda yalnız ve savunmasız bırakma amacı taşıyan yapay bir güç politikasıdır.

Türk düşmanlığı besleyen bir devlet, Realizm teorisindeki “devlet” algısı ile örtüşmektedir. Realizm teorisine göre, devletler rasyonel birer ünitedir ve öz çıkarları peşinde koşarken, etik değerleri kasten göz ardı eder. Bu tür devletler, kendi güvenliğini ve çıkarlarını korumak için gerek bir ideoloji üzerinden, gerekse bir politika üzerinden düşman gördükleri devletleri yönetmeye çalışırlar. Bu durumda Türk düşmanlığı besleyen ülkeler, Ermenilere destek verecektir ve Azerbaycan Türklerinin Ermenilere karşı savunma mekanizmasını çökertmek için “Türkler barbardır, faşisttir, kincidir” gibi yanlış algıları insanların beynine çocuk yaşta dayatmaya başlayacaklardır. Bu yöntemle Ermenistan ve Ermenilerin yandaş devletleri, Türkler ile mücadele ederken destekçilerinin sayısını artıracaktır ve Ermenilerin konstrüktivizm teorisini örnekleyen “Türk düşmanlığı kimliği” tüm dünyaya yayılacaktır.

Hocalı kentinde gerçekleştirilen bu katliamlar için facia ifadesini kullanarak, Ermenilerin soykırım suçunu aklamaya çalışanlar olsa da, Türk Dünyası için bu rezalet daima soykırım olarak akıllarda kalacaktır. Yaşananlara tarafsız gözle bakıldığında, Ermenilerin Karabağ’daki eylemlerinde özel kast vardır ve Azerbaycan Türklerine etnik temizlik yapmakla kalmayıp, hem çocuklara hem de büyüklere fiziksel ve psikolojik şiddet uyguladılar.

Bariz soykırım suçu kapsamına giren eylemlerin Ermeniler tarafından gerçekleştirildiği ve Sovyet Rusya’nın o dönemde Ermenileri kışkırttığı ve destek verdiği gerçeği, hiçbir gerekçe ile açıklanamadığı gibi, hiçbir yöntemle de aklanamaz. TÜRKSAM Başkanı Sinan Oğan’ın da ifade ettiği gibi, bazılarına göre tarihi olayların yorumlanmasını tarihçilere bırakmak gerekir ama bunu basit bir tarihi bir olay olarak değerlendiremeyiz. Bu soykırım, bütün dünyanın gözünün önünde yapılmıştır ve yapıldığı belgelerle kanıtlanmıştır. Üstelik bu soykırımı yaşayan ve yakınlarını kaybeden insanlar olduğu için, bunu tarihçilere bırakmak doğru olmaz. Bu soykırım, siyasetçilere ve sivil toplum kuruluşlarına düşen bir görevdir ve soykırım yerine katliam, facia gibi terimlerin kullanılacağı bir durum yoktur. Kısacası, soykırıma açıkça soykırım demek ve Hocalı Soykırımı’nın hesabını Ermenistan’a siyaseten sormak gerekmektedir.

1918 yılında Mehmet Emin Resulzade’nin bugünkü Azerbaycan Cumhuriyeti’nin temelini atarken ve milli bilinci uyandırırken söylediği: “Bir kere yükselen bayrak, bir daha inmez” sözü, bizlere bayrağımıza, vatanımıza ve topraklarımıza ne pahasına olursa olsun sahip çıkmamız gerektiğini göstermiştir.

Kendi işledikleri soykırım suçunu kabul etmeyen Ermeniler, bugün bizim tarihte soykırım suçu işlediğimizi öne sürmekte ve Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihine leke sürmeye çalışmaktadır.

Uluslararası toplumda çokça gündeme gelen demokrasi ve insan hakları, teorik olarak önemli iken,  pratikte bu kavramlar devletlerin güç politikalarının bir parçası haline gelmiştir ve yeri geldiğinde doğru uygulanmayan veya duyarlı davranılmayan bir olgu izlenimi vermektedir. Eğer uluslararası arenada insan haklarının önemi, demokrasi, eşitlik, adalet kavramları bu denli vurgulanıyor ise, Hocalı Soykırımında neden devletlerin sesi yeterince iyi çıkmadı, ya da niçin Azerbaycan Türklerinin yaşadıkları zulümler göz ardı edildi? Evrensel olarak nitelendirilen normlar ve değerler, neden Azerbaycan Türkleri için işlemedi? Eğer bunlara net bir cevap verilemiyorsa, o zaman ne insan haklarından, ne de demokratik, adil ve eşit bir dünya düzeninden söz etmek mümkün değildir. Dolayısıyla, insanların Hocalı Soykırımı konusunda ortak bir paydada buluşmasının zamanı çoktan gelmiştir. Çünkü bu, sadece Türklere karşı işlenen bir suç değildir, bu bir insanlık suçudur.

Karabağ Meselesinin arkasında, Stalin dönemi Sovyet Rusya’nın “böl ve yönet taktiği” olduğu ve Ermenilerin o dönemde kayıtlı savunma harcamaları bile yokken Azerbaycan Türklerine zulmetmelerinde başat suçluların Rusya ve İran olduğu, tüm dünya tarafından bilinmekte ama bu soykırıma gereken tepki verilmemektedir. Bunun temel nedenlerinden biri, Batılı devletlerin Türkleri ötekileştirmeleri ve onların meselelerini önemsememeleridir.

Stalin’in uyguladığı bölmeye ve yönetmeye dayalı politika, adından da anlaşıldığı üzere, Türkleri Ermenilerin gözünde iyice ötekileştirmek ve iki ülke arasında çıkan krizi, onları yönetmek için kullanmaktır. Bu stratejinin temel amacı, küçük devletlerin büyük devletler tarafından kriz ile yönetilmesidir. Bu politika ilk kez İslamiyet öncesindeki Türk tarihinde, Çin tarafından uygulanmıştır. Türk hükümdarlar ile Çinli prenseslerin evliliği, Çin’in Türk devletini bölme ve kendini güçlendirme stratejisi olmuştur. Aynı politika Karabağ Sorununda ise Sovyet Rusya tarafından Ermeniler kullanılarak, Türklere karşı uygulanmıştır.

Günümüzde Ermeni nüfusu en fazla olan ülkelerden biri Fransa’dır ve haliyle Fransa, en çok Ermeni Diasporası etkisinde olan ülkelerden biridir. Ermeni Diasporası, teoride ülkeleri dışında yaşayan Ermenilerin haklarını korumaya yönelik iken, pratikte daha ziyade Türk düşmanlığını dünyaya yaymaya yöneliktir.

Ermeniler tek yönlü ve kötümser politikalarından vazgeçmediği sürece, Türklerle olan sorunlarını diplomatik bir şekilde çözemez ve bu kargaşa ortamı sürüp gider. Bu noktada, Ermenilerin hatalarını anlaması ve uluslararası toplumun da Ermenilere gereken yaptırımları uygulaması gerekir ki bu insanlık dramı yüzünden yüzleri biraz da olsa kızarsın. Aksi halde, evrensel insan haklarından ve adaletten bahsetmek hayalî olacaktır.

 

Beril KAHRAMAN – Bilkent Üniversitesi (Lisans), Hacettepe Üniversitesi (YL) Mezunu
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

sahipkiran Hakkında

Sahipkıran; 1 Aralık 2012 tarihinde kurulmuş, Ankara merkezli bir Stratejik Araştırmalar Merkezidir. Merkezimiz; a) Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü savunan; ülkemizin her alanda daha ileri gitmesi ve milletimizin daha müreffeh bir hayata kavuşması için elinden geldiği ölçüde katkı sağlamak isteyen her görüş ve inanıştan insanı bir araya getirmek, b) Ülke sorunları, yerel sorunlar ve yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarına yönelik araştırma ve incelemeler yaparak, bu sorunlara çözüm önerileri üretmek, bu önerileri yayınlamak, c) Tespit edilen sorunların çözümüne yönelik ulusal veya uluslararası projeler yürütmek veya yürütülen projelere katılmak, ç) Tespit edilen sorunlar ve çözüm önerilerimize ilişkin seminer ve konferanslar düzenleyerek, vatandaşlarımızı bilinçlendirmek, amacıyla kurulmuştur.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz