Twitter Facebook Linkedin Youtube

TÜRKİYE’NİN SINIR DIŞI OPERASYONLARI VE SONUÇLARI

Onur DİKMECİ

Türkiye yaklaşık 30 yıldır terörle mücadele eden bir ülke olarak, bu konunun askeri, sosyal ve ekonomik yansımalarına açıkça tanıklık etmiştir. Türkiye’nin kimi zaman bölgesinde dengelenmesi, kimi zaman istikrarsızlaştırma operasyonlarına veya siyasi dizaynlara tabi tutulması bakımından terör, kullanılan enstrümanların başında gelmiştir.

Özellikle ABD tarafından Irak’a 2003 yılında müdahale edilmesi ve 2011 yılında Arap Baharından sonra görülen süreçte, bölge ile ilgili hedefleri olan devletlerin ve lobilerin, bölgedeki ülkelerin toprak bütünlüklerini etnik veya mezhebi yaklaşımlarla tartışmaya açtıkları ve bununla birlikte iç savaşlar ve vesayet savaşları gibi stratejilerin, şiddet gösterilerinin temel parçaları haline geldiklerini göstermektedir.

Dünyadaki önemli düşünce kuruluşları ve analiz istihbarat servisleri, aslında bundan sonraki on yıllık bir süreçte konvansiyonel bir savaş ihtimaline değinmemektedir. Konvansiyonel savaşların masrafı, neticelerinin belirsiz olması, yükselen liberal dalgalarla birlikte insanlar için sınırlar dışında savaşmanın cazibesini yitirmesi, yeni kaos stratejileri için taşeron terör örgütleri kavramına daha da ağırlık verilmesini sağlamıştır.

Buna göre; özellikle Ortadoğu/Mezopotamya diliminde yeni terör taktikleri ve örgütlerinin türemesi, bu durumdan Türkiye’nin etkilenme payını da yükseltecektir. Türkiye’nin güvenlik ve bütünlüğü ile istikrarının sağlanabilmesi için savunma stratejilerinde güncelleme yapılması gereğini hızlandıran temel etmen, bölgenin içerisinde bulunduğu bu gerçekliktir. Buna göre Türkiye, savunma için saldırının kullanılması ve saldırının kesinlikle toprak kazanmak amaçlı olmadığı, bölgesel istikrara katkı yapacak rasyonel bir eylem olarak belirlenmesi dahilinde iki konsept belirlemiştir.

Yeni konseptin yanında kara temelli bölgesel tehdit hedefleri de saptanmıştır. Yıllardan beri Kandil, terörün kaynağı olarak belirlenmişken, üç yeni hat daha terör odaklarını barındıran mevkiler olarak belirlenmiştir. Bu yeni hatlar; Ayn-el Arap kaynaklı PYD, Musul kaynaklı DEAŞ ve Sincar kaynaklı PKK olarak sıralanabilir.

Terörle mücadele ve Türkiye’nin yeni güvenlik konsepti dahilinde ilk hamle, Suriye’nin kuzeyinde terör kuşağının önlenmesi için Fırat Kalkanı Harekatı olmuş, bu harekat sonrasında farklı isim ve koordinatlarla yine bölgede oluşturulması muhtemel terör hatları engellenmek istenmiştir.

Sınırların ötesinde terörle mücadelede ikinci hamle ise Sincar’ın ikinci Kandil olmasının önüne geçilmesine yöneliktir. Irak hükümeti tarafından DEAŞ ile mücadele edebilmek için Türkiye, Başika’ya davet edilmiş, ancak daha sonra Başika konusu Irak hükümeti ile sorunlara yol açmıştır. Türkiye ise Irak topraklarından kendisine yönelik tehdit olasılığına karşı Başika’da askeri varlığını devam ettireceğini açıklamıştır.

Fırat Kalkanı Harekatı

Türkiye, 24 Ağustos 2016 tarihinde Birleşmiş Milletler Sözleşmesinin 51. maddesine dayanarak Fırat Kalkanı Harekâtını başlatmıştır. İlgili madde şu hükmü içermektedir:

”Birleşmiş Milletler üyelerinden birinin silâhlı bir saldırıya hedef olması halinde, Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliğin korunması için gerekli önlemleri alıncaya dek, bu üyenin doğal olan bireysel ya da ortak meşru savunma hakkına halel getirmez. Üyelerin bu meşru savunma hakkını kullanırken aldıkları önlemler hemen Güvenlik Konseyi’ne bildirilir ve Konsey’ín işbu Antlaşma gereğince uluslararası barış ve güvenliğin korunması ya da yeniden kurulması için gerekli göreceği biçimde her an hareket etme yetki ve görevini hiçbir biçimde etkilemez.

Milli Güvenlik Kurulu, 30 Kasım tarihli toplantısı sonrasında yapılan açıklamada şu açıklamalar yapılmıştır;

”Fırat Kalkanı Harekâtı’nın temel hedefinin, hudut güvenliğimizin sağlanması, ülkemize yönelik saldırıların önlenmesi, DEAŞ ve diğer terör örgütlerinin bölgeden tamamen temizlenmesi olduğu bir kez daha belirtilmiştir.

Suriye’nin toprak bütünlüğü esas olmak üzere, kardeş Suriye halkının ve bölgedeki vatandaşlarımızın güvenliği için, PKK/PYD-YPG unsurlarının terör koridoru oluşturma hedeflerine izin verilmeyeceği vurgulanmıştır.

2016 yılında Ekim ayından itibaren Azez-Mare hattının doğusundaki bölgelerin ve DEAŞ’ın direnç merkezi olan Dabık’ın ele geçirilmesi, El-Bab yolunun açılmasını sağlamıştır. Bundan sonrasında ise harekât güneye doğru yönelerek PYD/YPG unsurlarının ellerinde bulundurdukları mevkilerin Afrin ile birleştirilmesini engellemeye yönelik olmuştur.

Fırat Kalkanı Harekâtı ile Türkiye, terör örgütlerine karşı başarılı operasyon düzenlemesinin yanında kimi zaman Amerika, İran, Rusya gibi ülkeleri de karşısına almıştır. Özellikle Rusya, Münbiç ve Afrin bölgelerinde hatlar oluşturmuş, böylelikle Türkiye’nin karşısındaki cephe sayısını arttırma stratejisini gütmüş ve Türkiye’nin operasyonlarında bir kırılma meydana gelmesini amaçlamıştır.

Sincar Harekâtı ile beraber ise Türk Silâhlı Kuvvetleri, ilk kez sınırları dışında aynı anda iki farklı ülkenin topraklarında operasyon gerçekleştirmiştir. Operasyonla Hava Kuvvetleri, Suriye’de bulunan Karaçok Dağı ve Irak içindeki Sincar’ı vurmuştur. Böylelikle Türkiye, güvenliğine yönelik terör girişimlerine karşı olarak Suriye ve Irak’ta emrivakiye izin vermeyeceğini ortaya koymuştur.

Zeytin Dalı Harekatı

ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon güçlerinin Bağdat Sözcüsü Ryan Dillon’un 15 Ocak 2018 tarihinde geneli PKK/YPG terör örgütü unsurlarından oluşan Suriye Demokratik Güçleri’nden 30 bin kişilik Sınır Güvenlik Gücü kuracaklarını açıklamasıyla beraber, Türkiye’nin gündeminde olan Afrin operasyonu, 20 Ocak 2018’de başlatılmıştı.

Fırat Kalkanı Harekâtı ile birlikte terör örgütlerinden temizlenen, Cerablus, El-Bab ve Dabık hattı ile beraber Afrin’e yakın bir güvenli bölge oluşturulmuştu. Zeytin Dalı Harekâtı iler beraber Türkiye, sınırları dışında terör operasyonlarını sürdüreceğini kararlı bir şekilde göstermiştir. Ayrıca harekât ile beraber birkaç saat içerisinde 72 Türk uçağının 108 hedefi imha etmesi, Türk Hava Kuvvetleri’nin geldiği kapasiteyi göstermek açısından da önemlidir. Harekât ile beraber binlerce terörist imha edildiği gibi, Türkiye’nin uyguladığı stratejiler sonucunda PYD’nin bu hatlar dâhilinde inisiyatif almaya itilmesi, terör örgütünün mağlup edilmesini kolaylaştırmıştır.

Türkiye’nin sınırları dışında gerçekleştirdiği operasyonları değerlendirdiğimizde şu neticelere varabiliriz:

  • Türk Silâhlı Kuvvetleri bünyesinden FETÖ mensuplarının temizlenmeye başlanması, başta Hava Kuvvetleri olmak üzere orduda topyekun bir toparlanma sağlamıştır.
  • Asker sivil işbirliği ve koordinasyonu, sahada başarıyı sağlayan etmenlerden birisi olmuştur.
  • Türkiye’de 15 Temmuz’dan sonra hızlandırılan TSK kurumsal strateji düzenlemeleri, ordunun dış kaynaklı odaklara, yeri geldiğinde sınırları ötesinde hava ve kara unsurlarıyla beraber ortak ve aktif olarak katılmasını getirmiştir.
  • Fırat Kalkanı Harekâtı ile beraber Suriye’nin kuzeyindeki denklem, Türkiye lehine değiştirilmiş ve bu durum sonrasında da devam ettirilmiştir.
  • TSK’nin eğitim verdiği, Suriye’de bulunan Özgür Suriye Ordusu’nun yerel dinamiklerinden faydalanılmış ve TSK-ÖSO koordinesi sorunsuz işlemiştir.
  • Savunma Sanayiinin gelişmesi ve yerlilik oranının artması, harekâtlarda başarıyı sağlayan önemli unsurlardan olmuştur. Silâhlı İnsansız Hava Araçları-SİHA’lar, sahada istihbarat, keşif, operasyon ve karşı propaganda faaliyetlerinin etkisiz hâle getirilmesinde oldukça önemli görevler üstlenmişlerdir.
  • Kızılay ve AFAD gibi kurumlar, hedef bölgelerde faaliyet göstererek, Türkiye’nin amacının işgal olmadığı yönündeki görüşü pekiştirmek için çalışmalarda bulunmuşlar ve yumuşak güç konseptinden etkin olarak faydalanılmıştır.

Türkiye, gerçekleştirdiği harekâtlar süresince diplomatik kanalları da iyi kullanmayı bilmiştir. Buna göre örneğin 7 Eylül 2018 Tahran zirvesinde, İran’ın İdlip konusunda gerçekleştirilen görüşmeyi habersiz olarak yayınlaması ve İdlip’e askeri operasyondan başka seçenek kalmadığı yönündeki algı oluşturmaya çalışması, Türkiye’yi zor durumda bırakmaya yönelik bir girişimdi. Ancak Türkiye, 17 Eylül’de gerçekleştirilen Soçi görüşmesinde Rusya’yı operasyon yapmama konusunda ikna etmişti. Böylelikle;

  1.  İdlip üzerinden Türkiye’ye akacak yeni bir göç dalgasına engel olundu.
  2.  Bölgede TSK unsurlarıyla Suriye rejimine ait unsurların çatışma ihtimali ortadan kaldırıldı.
  3.  Bölgede TSK unsurlarıyla Rusya’nın çatışma ihtimali ortadan kaldırıldı.
  4.  İran’ın bütün muhalif grupları terörize etme gayretinin önüne geçilmiş olundu.

Askeri, istihbari ve diplomatik harekâtlar hususunda Irak ve Suriye’de başarılı bir sınav veren Türkiye’nin bir sonraki hedefi ise Fırat’ın doğu bölgesi olarak belirlendi. Ancak ABD’nin Suriye’den çekilme kararı, pek çok çevrede soru işaretleri bırakmış oldu. Aslında ABD iç siyasetini takip edebilenler için bu durum sürpriz bir gelişme değil. Çünkü Donald Trump, başkanlık kampanyası sürecinde Suriye’den çekileceklerini zaten belirtmişti. Burada temel faktör olarak ABD’nin artan savunma harcamaları gösterilse de, Suriye’nin Iraklaşma yoluna girdiği sonucunu çıkartabiliriz.

Buna göre üniter bir devlet olan Suriye’de yapılacak yeni anayasa için ABD ve Rusya, federatif model üzerinde anlaşmışlardı. Suriye merkezi yönetiminin buna zaten direnemeyeceği ve Suriye’de oluşması muhtemel otonom Kürt Devleti modelinin kuvvetli bir seçenek olarak belirdiği sonucuna varabiliriz. O hâlde Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna yönelik muhtemel bir operasyonu, sınırlı bir seviyede kalacaktır. Yeni süreçte Suriye’nin dinamikleri belirlenirken Türkiye’nin masada yer alması, bölgede sınır güvenliği gerekçesiyle gözlem noktaları ve üslerinin devamını sağlaması gerekmektedir.

Ayrıca Afganistan ile beraber Suriye’den çekilen ABD’nin, İran’a yönelik yeni kuşatma senaryosu unutulmamalıdır. Son dönemde sınırları dâhilindeki silâhlı muhalif gruplar, İran yönetimine karşı eylemlerini arttırırlarken, Büyük Pazar Esnafı ise 1979 İran Devrimi’nden sonra ilk kez meydanlara inmişti. Bu dinamiklerin daha da kaşınmak isteneceği ve yeni mülteci dalgalarıyla Türkiye’nin hedef alınacağı çok açıktır.

Aynı anda farklı yerlerde operasyon kabiliyetini tüm dünyaya ispat eden Türkiye, Suriye’nin anayasal süreci ile beraber Suriye halkıyla ilişkisini devam ettirirken, İran kuşatmasını da menfaatine göre değerlendirmeye mecburdur.

 

Onur DİKMECİ
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

Onur Dikmeci Hakkında

Onur DİKMECİ: (İstanbul) 1987 İstanbul doğumludur. Haliç Üniversitesi İşletme Lisans bölümünden mezun olduktan sonra Harp Akademileri Stratejik Araştırmalar Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı Yüksek Lisans programına devam etmiştir. Güvenlik, istihbarat, NATO gibi konularda çeşitli eğitim programlarına katılmış ve bu alanlarda “Beyaz Kitap” ve “Devlet Aklı” adlarıyla 2 adet kitap yayımlamıştır. Türkiye’nin ilk özel istihbarat platformu Türkiye Algı Merkezi’nin (turkiyealgimerkezi.org) kurucusu ve direktörüdür. Bireysel ve kurumsal danışmanlık görevini sürdürmektedir.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz