Twitter Facebook Linkedin Youtube

YEMEN, AH YEMEN!

Zafer TEKİN

Bugünlerde, insanlık tarihinin en dramatik sahnelerinin yaşandığı ve yaklaşık otuz milyon nüfusunun hemen hemen tamamının açlıkla imtihan olduğu Yemen, bizim tarihimizde de önemli bir yer tutmakta. Zira, Yavuz Sultan Selim Han’ın 1517 senesinde Mısır’ı fethettiği zaman, ona bağlı olarak Yemen de Osmanlı İmparatorluğu sınırlarına dahil olmuş ve Birinci Dünya Savaşının son bulduğu 1918 yılına kadar Osmanlı idaresinde kalmıştır.

Yaklaşık dört yüz yıla tekabül eden bu süreçte isyanların ve iç çekişmelerin hemen hemen hiç eksik olmadığı Yemen toprakları, Devletin devamını ve itibarını sürdürebilmesi için Anadolu’dan giden sayısı meçhul binlerce Mehmetçiğe mezar olmuştur.

Yemen’de bugün yaşanan felaketler “insan kaynaklı” olarak nitelendirilmektedir. Zira özellikle 2014 yılında Husi[1] milislerinin ve müttefiklerinin ülkede silah zoruyla hâkimiyeti ele geçirmesi üzerine, bu defa ABD destekli olarak Suudi Arabistan, Husilere karşı hava operasyonlarına başlamış ve söz konusu operasyonlar bugünlere kadar süregelmiştir.

Bugün yaklaşık otuz milyon nüfusa sahip Yemen’de yaşanan bu yıkıcı süreç, zayıf olan ekonomik şartlarda hayatını idame ettiren halkı açısından tam bir felakete dönüşmüş, açlık ve sefalet toplumun her kesimini vurduğu gibi, özellikle çocuklar açısından tam bir insanlık dramına dönüşmüştür. Erkek çocukların, hâkimiyeti ele geçirmek için savaşan gruplarca zorla silah altına alındığı, kız çocuklarının hayatta kalabilmeleri için evliliğe zorlandığı Yemen’de, Birleşmiş Milletler raporlarına göre yine 0-5 yaş arası çocuklar da ya açlıktan  ölüyor, ya da ölümle pençeleşiyor.

Yukarıda da belirttiğimiz üzere, Osmanlı döneminde de uzun süreli ayaklanmalara sahne olan Yemen, nüfus yapısı ve coğrafi şartları nedeniyle bu tür olaylara çok müsait olagelmiştir. Zira Yemen nüfusunun içinde Şii veya Sünni Müslüman olan halkın yanında cüz’i miktarda Yahudiler de mevcuttur. Sınırlarının büyük çoğunluğunu dağlar ve çöller oluşturmaktadır. Osmanlı döneminde Hicaz demiryolu faaliyete geçene kadar tek ulaşım, deniz yoludur. Gidip de gelmeyen, aslında gelemeyen Mehmetçiklerin tamamı, bu zorlu ve meşakkatli yolculuklara katlanmak zorunda kalmışlardır.

Ansiklopediler ve tarih kitapları, “Yemen’de ölen Türklerin sayısını tarih bilmiyor, öğrenmekten de korkuyor” derken, başından sonuna kadar hazin hikâyelerin olduğu Yemen’de yitirdiğimiz binlerce Mehmetçiğimiz unutulup gidiyor. Dünya biliyor ki, o dört yüz yıllık devr-i Osmanlı’da Yemen’in ıssız vadilerine, engin çöllerine bıraktığımız Mehmetçiğimizin verdiği destansı mücadeleyi, ne kendilerinden önce, ne de sonra hiçbir milletin evladı vermemiştir.

Bugün mezarları bile olmayan, kendilerinden sonra gelen nesilleri tarafından bile unutulan o kahramanlar, doğup büyüdükleri topraklardan binlerce kilometre uzaktaki Yemen’e barış ve huzur getirmek amacıyla gitmişler, ama pek çoğu geri gelememişlerdir. Ayrıca Yemen’e gitmek ve isyan bölgesine ulaşmak, orada asilere karşı harp etmekten çok daha zor ve meşakkatli idi.

Sultan Abdülhamit Han döneminin son yılları olan 1905’te San’a da çıkan ve binlerce askerimizin kuşatılarak açlıktan ölmesi ile sonuçlanan İmam Yahya isyanından sonra 1908-1909 yılları arasında Yemen’de subay olarak görev yapan Rüştü Paşa, daha sonra kaleme aldığı hatıralarında birçok acı noktayı dile getirerek, o günlerde olduğu gibi, bu günlerde de kimsenin bilmediği acı olayları kayıt altına almıştır. Yemen, bir değirmen gibi binlerce Mehmetçiğimizi öğütürken, Rüştü Paşa’nın anıları Yemen konusundaki ihmalleri, hataları ve yapılması gerekenleri gözler önüne sermiştir.

Yemen’de çıkan her isyanı, her karışıklığı, bitmez tükenmez Anadolu insanını oraya göndermekle çözmeye çalışan Devlet iradesi, maalesef kalıcı ve kökten çözümleri yüzyıllar boyu üretememiş ve bu çözümsüzlük, hem yerli halktan, hem de Anadolu’dan binlerce insanın canına mâl olurken, Yemen bugünlere kadar alışılagelmiş kargaşanın merkezi olmuştur.

Rüştü Paşa, Mehmetçiğin Yemen’e sevk olunurken gözlemlediği yürek yakan sahneleri şöyle dile getirmiş: “… Karadeniz iskelelerinden bir vapur, İdare-i Mahsusa vapuru Kanal’da beklememek şartıyla Hudeyde’ye yaklaşık bir ayda varır. Akdeniz iskelelerinden de gene Kanal’da beklememek şartıyla on iki, on üç günde gelir. Mevsimin gittikçe sonbahara yaklaşması, vapurlara nispeten daha az insan bindirilmesi, gelenlerin yola Akdeniz’den çıkması, sefer müddetinin kısalması ve iskelelerde çok beklenmemesi, zayiatın azalmasına sebep oldu. Eserin mukaddimesinde Yemen, vatan evlatları için bir kıyım yeri oluyor demiştik. Ayrıntıya girdiğimize göre, insanların iskelelerden evvel uğradıkları zorlukları göz önüne serelim. 1898’de askerlerin iskelelerde nasıl bir muameleye uğradıklarını layıkıyla inceleyememiştim. 1905 senesinde Harput ve Malatya Sancakları’nın İskenderun’dan Yemen’e sevkine memuriyetim vesilesiyle o arada incelemelerimi ilerlettim.

İskenderun’da tamamlanmamış bir kışla var. Döşemesiz, camsız, üstü örtülü bir koğuşunda, kaçmış ama yakalanmış ve Yemen’e sevk edilmek üzere usulünde gelmiş vapur bekleyen yeni askerler gördüm ve gözlemledim. 1903 Martından 1905 Şubat’ı sonuna kadar İskenderun iskelesine 8296 yeni asker gelmiş. Bunlardan 1613’ü firar, 27’si vefat ve kalanlar sevk edilmiş. Resmi kayıtlardan şu neticeyi buldum; yeni askerler İskenderun’a geldikleri zaman belirtilen kışlaya gönderiliyor, burada aylarca bekliyorlar, vapur gelmiyor. Sözde bu insanlara saksı muamelesi yapılmıyor, yevmiye veriliyor. Hükümette para olmadıkça haliyle bu da verilemiyor. Para alamadıkça insanlar toplanıp hükümet binası önüne, kumandanlık evine gelerek bedduayla karışık bağırıyorlar. Perişan bir haldeler. Para bulunursa karınlarını doyuracaklar. Yevmiyeleri verilemezse parası olan kendi parasından yiyor, olmayan arkadaşının yardımına muhtaç kalıyor. Dahasını söylemeyeyim. O vakitler İskenderun kumandanı, askeriyemizin önde gelen komutanlarından Tuğgeneral Sabit Paşa’ydı. Anlattığım vaziyeti Sancak kaleminden çektiği telgrafların suretleri ekli resmi evrakı göstererek çok sayıda telgrafla Savunma Bakanlığı’na bildirdiğini söyledi.

Yemen’e sevk edeceğimiz askerleri kendi yerel kıyafetleriyle iskelelere getiriyoruz. Ne altına serecek ve ne üstüne örtecek bir şey olmadığı halde kışlası bulunmayan mahallelerde ya bir saçak altını veyahut kuru toprak üstünü döşek olarak gösteriyoruz. Anasından babasından ayrılmış köyünden iskeleye kadar günlerce yol kat etmiş bu yorgun insanların sıcak yemek yiyip dinlenmelerini sağlayacak yerde, cimrice düşüncelerle beş on para, sözde bir işe yarasın diye yevmiye veriyoruz.. Bu parayı da muntazaman veremediğimizden insanların karşılaştığı zorluklar büyüyor. Askerleri aylarca kötü beslenmeye maruz bırakıyoruz. Bu güçlüğü kaldıramayanlar firar ediyor veyahut ölüyor. Bu firariler yüzünden ordunun, vatanın ve ailelerinin uğradıkları musibetler ayrıca üzücü. Kaçamayanları ve kaçmaya takati kalmayanları Yemen’e sevk ediyoruz. Askerlere vapura binmelerinden evvel edilen muamele bu surettedir.”[2]

Böylesine yürek burkan bir süreçten sonra vapura binebilen Mehmetçikleri ilerleyen günlerde daha büyük dramlar beklemektedir. En büyük sorunlardan birisi vapurların insan yolculuğu için müsait olmamasıdır. Zira hemen hemen tamamı Avrupa ülkelerinden satın alınan vapurlar, alındıkları ülkelerde hayvan ve yük sevkiyatı için yapılmıştır ve yıllarca bu amaca yönelik kullanılmışlardır. Çoğunda havalandırma penceresi dahi olmayan bu araçlar, içine giren birçok Mehmetçiğin amansız hastalığa yakalanmasına sebep olmuştur.

Uzun yolculuklarda verilen en büyük zayiatlardan birisi de, tifo, kolera gibi hastalıklar sonucu olmuştur. Diğer bir husus, beslenme ve su meselesidir. Harp etmeye giden Mehmetçiğin vapurlardaki tek besin maddesi peksimettir ve temin edilen çuvallar dolusu peksimetler, yolda küflenmekte ve yenilemeyecek duruma gelmektedir. Asker başına hesap edilen su miktarı, sıcak iklim şartlarında yetersiz kalmakta ve bu yüzden askerler arasında ölümcül kavgalar bile çıkmaktadır.  Ayrıca vapurlar, her şartta Süveyş Kanalından geçiş yapacaklardır ve söz konusu kanal ücretlidir. Ancak Osmanlı, çoğunlukla vapurların geçiş ücretlerini zamanında ödememiş veya ödeyememiştir. Asker taşıyan gemilerin günlerce kanal önünde beklediği olmuştur.

Güçten, takatten düşen ve çoğu sağlığını kaybetmiş bir şekilde Yemen’e varabilen Türk askeri, karaya çıkınca farklı bir durumla karşılaşmayacaklardır. Hiçbir iskelede ne bir kışla mevcuttur, ne de bir hastane. Vapurlardan çoğu hasta olarak inen Mehmetçikleri tedavi edecek bir sağlık teşkilatı olmadığı gibi, ilaç dahi bulunamamaktadır. Günlerce açlık ve susuzlukla dolu deniz yolculuğu sonunda karaya çıkan askerin karnına sıcak yemek girmesini sağlayacak bir düzen de maalesef asırlar boyu tesis edilememiştir Yemen’de.

Hasta olan veya yaralanıp memleketine gönderilmesi gerekenler ile, teskeresi gelmiş olan askerlerin de karşılaşacakları durum, geliş yolculuklarından farksızdır Yemen’de. Günlerce iskelelerde aç ve sefil şekilde vapur bekleyenlerin büyük kısmı hayata veda etmişlerdir. Her şeye rağmen, savaşma gücü kalanlar, uçsuz bucaksız dağlarda ve çöllerde eşkıya peşinde koşmuşlar, aylar süren mücadeleler sonunda ya şehit olmuşlar yahut isyanın kısmen bastırılmasına yardımcı olmuşlardır.

Yemen’in günümüzdeki siyasi haritası

İsyanlar, daima kısmen bastırılabilmiştir. Zira gerek Kızıldeniz, gerek Hint Okyanusu’na kıyısı olan Yemen, emperyalist Devletlerin sürekli ilgi alanında olmuş ve kıyılarda hiçbir güvenlik tertibatı alınmamış olmasından dolayı söz konusu Devletler, isyan eden imamları silah ve teçhizat yönünden beslemişlerdir. Ayrıca düzenli bir gümrük teşkilatı tesis edilmeyip ticaretin kontrol altına alınamaması, Osmanlı Devletinin ciddi gelir kaybına sebep olmuştur.

Görünen o ki, Yemen’deki Türk hâkimiyetini yüz yıllarca devam ettirmek için oraya gidip gelmek, asilere karşı savaşmaktan daha zormuş. Zira Türk askerinin karnı tok ve sırtı pek olduğunda, karşısında hiçbir kuvvetin duramayacağı, binlerce yıllık tarihimizin pek çok safhasında binlerce kez ispat edilmiştir.

Dünyanın dört bir yanını vatan toprağı yapıp, oralarda asırlar boyu bayrağımızın dalgalanmasına sebep olan vatan evlatlarımızın mekânları cennet olsun. Bu vesileyle dileriz ki; Yemen halkının günümüzde çektiği sıkıntı ve zulümler en kısa zamanda son bulsun.

Zafer TEKİN – zafertekin@sahipkiran.org
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.
____________________________________
Dipnotlar

[1] Şii Mezhebinin 3 önemli kolundan biri olan Zeydiliğe bağlı olup, isimlerini Hüseyin Bedir el Din el Husi’den alan İran destekli grup.

[2] Tuğgeneral Rüştü Paşa, Ah O Yemen’dir, Hazırlayan Kadir Danış, İz Yayıncılık İstanbul, 2. Baskı, s12-13

sahipkiran Hakkında

Sahipkıran; 1 Aralık 2012 tarihinde kurulmuş, Ankara merkezli bir Stratejik Araştırmalar Merkezidir. Merkezimiz; a) Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü savunan; ülkemizin her alanda daha ileri gitmesi ve milletimizin daha müreffeh bir hayata kavuşması için elinden geldiği ölçüde katkı sağlamak isteyen her görüş ve inanıştan insanı bir araya getirmek, b) Ülke sorunları, yerel sorunlar ve yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarına yönelik araştırma ve incelemeler yaparak, bu sorunlara çözüm önerileri üretmek, bu önerileri yayınlamak, c) Tespit edilen sorunların çözümüne yönelik ulusal veya uluslararası projeler yürütmek veya yürütülen projelere katılmak, ç) Tespit edilen sorunlar ve çözüm önerilerimize ilişkin seminer ve konferanslar düzenleyerek, vatandaşlarımızı bilinçlendirmek, amacıyla kurulmuştur.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz