Twitter Facebook Linkedin Youtube

RAHİP BRUNSON’UN TAHLİYESİ VE GAZETECİ CEMAL KAŞIKÇI’NIN SUUDİ ARABİSTAN BAŞKONSOLOSLUĞUNDA ÖLDÜRÜLMESİNE İLİŞKİN DEĞERLENDİRMELER

Azerbaycan merkezli ve Rusça yayın yapan Yeni Çağ haber portalı, SASAM Başkanı Süleyman ERDEM ile Rahip Brunson’un tahliyesi ve Suudi Gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın Başkonsoloslukta öldürülmesine dair röportaj yaptı.

Yenicag.ru: Yaşanan son olaylar, rahip Brunson’un hapsi ve salıverilmesi, Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçının İstanbul’daki kendi ülkesinin başkonsolosluğunda gizemli bir şekilde kaybolması, Türkiye’yi yeniden dünya basınının odak noktasına dönüştürdü. Rahibin terör örgütüne destek vermesi kanıtlanmış bir meseleyken, onun salıverilmesi hangi anlama geliyor? Sizce Rahip Brunson olayının perde arkasında aslında ne var?

Süleyman ERDEM: Rahip Brunson olayının perde arkasında ne olduğunu bilen varsa, parmakla sayılacak kadar az olsa gerek. Bu olayın neden bu kadar büyüdüğünü ve özellikle de en üst seviyeden devlet yetkililerinin bu davada taraf olmasını anlamak gerçekten çok zor… Brunson’un hakkındaki iddialarla ilgili bazı köşe yazarları, bu iddiaların mesnetsiz olduğunu ifade etmişlerdi. Nitekim serbest kaldığı son duruşmada, gizli tanıklar ifadelerini geri çektiler ve ajan ve terörist olmakla suçlanan ve kamuoyu bu konuda güçlü bir şekilde ikna edilen Brunson’a, ara bir formül bulunarak ‘örgüt içi hiyerarşik yapıda olmamasına rağmen örgüt üyeliği’ suçundan 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezası verildi. Ajanlık suçu düştü ve tutukluluk süresi, verilen cezayı karşıladığı gerekçesiyle tahliye edildi.

Ben, yaşanan bunca olaydan sonra Rahip Brunson meselesinin iktidara yönelik bir tuzak olabileceğini düşünüyorum. Birileri, sonu belli olmasına rağmen, devlet yetkililerini bu olayda pozisyon almaya ikna etmiş gibi. Sonu belli olmasına rağmen diyorum, çünkü Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik şartlarda ABD’ye direnebilmesi çok gerçekçi değildi. Kaldı ki Rahip Brunson meselesi, Suriye’nin kuzeyinde bizzat ABD tarafından kurulmaya çalışılan YPG/PKK devleti gibi ulusal güvenliğimize bir tehdit de oluşturmuyordu. Türkiye, ulusal güvenlik ön plana çıktığında her türlü ekonomik sıkıntıyı göze alabilir. Ancak Rahip Brunson meselesinde ne bir ulusal güvenlik tehdidi, ne de ülkenin kazanacağı bir şey vardı. Devlet yetkilileri, bu meselede sessiz kalıp, sonucu olması gerektiği gibi yargıya havale etselerdi, kriz bu derece büyümezdi.

Aslında Brunson’un tutukluluğunun çok gerçekçi olmayan sağlık bahaneleriyle ev hapsine çevrilmesi, devlet yetkililerinin yönlendirildikleri yanlıştan dönmek istemelerinin bir göstergesiydi. Bu meselede açıkça taraf olunup kamuoyu da bu şekilde yönlendirildikten sonra, Brunson’un birden serbest bırakılması iç kamuoyunda tepkilere yol açardı. Onun için kademeli bir geçiş düşünülmüş olması yüksek ihtimal. Muhtemelen sonraki duruşmada da serbest bırakılacaktı. Ancak Trump yönetimi, krizi bilerek ve isteyerek yükseltti. Türkiye’nin attığı adımı hiçe sayıp tehditler savurarak, devlet yetkililerini çok zor duruma düşürdüler. Tehditlerden sonra Brunson’un serbest bırakılması, iç kamuoyunu çok rahatsız edeceğinden daha da zorlaştı. Trump, meseleyi gündemde tutarak ABD’de Kasım ayında gerçekleşecek ara seçimler için bir propaganda aracı olarak kullandı ve daha da kullanacak gibi gözüküyor. Türkiye’de ise bu mesele hem iktidarın, hem yargının güvenilirliğinin zarar görmesine, hem de milletin ağır bir ekonomik bedel ödemesine neden oldu. Bu nedenle de devlet yetkililerinin, kendilerini kimin/kimlerin bu noktaya getirdiğini düşünmeleri ve bu kişilerin kimin hesabına çalıştığını sorgulamaları gerek diye düşünüyorum.

Yenicag.ru: Brunson’un salıverilmesini olası bir Münbiç harekatı ile de bağlıyorlar. Hem Erdoğan son konuşmalarından birinde Münbiç’te operasyon yapılacağının sinyalini vermişti. Şu mesele ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Süleyman ERDEM: Brunson ile Münbiç arasında bir bağlantı olmadığını düşünüyorum. Brunson meselesi, olsa olsa Hakan Atilla davasıyla ilişkilendirilebilir. Münbiç, Türkiye açısından acil bir sorun değil diye düşünüyorum. Güney sınırlarımız boyunca kesintisiz bir şekilde oluşturulmaya çalışılan PKK/YPG koridoru, Türkiye’nin zamanında müdahaleleri ile akamete uğratıldı. PKK/YPG koridoru, büyük ölçüde Fırat’ın doğusuyla sınırlı kaldı. Fırat’ın doğusu da Türkiye açısından büyük bir tehdit olmakla birlikte, bu bölgeye müdahale açısından oldukça geç kalındı. ABD ve başta Fransa olmak üzere Avrupa ülkelerinin YPG’ye destek amacıyla bölgeye yerleşmesinden sonra Türkiye’nin bu bölgeye müdahalesi, tıpkı Münbiç’te olduğu gibi çok zor hale geldi. Bu aşamadan sonra Türkiye için en makul yol, kendisini hiç ateş çemberine atmadan meseleyi Suriye, Rusya ve İran üçlüsü ile çözmektir. Suriye Rejiminin YPG’nin hakimiyetindeki bölgelerde tekrar egemenliğini sağlaması ve bu bölgelerdeki yabancı güçleri topraklarından çıkarması için Türkiye, Astana Sürecini kesintisiz devam ettirmeli ve gerekirse YPG’ye karşı mücadelesinde Suriye ordusuna destek vermelidir. Maşa varken elini ateşe sokmaya gerek yoktur.

Yenicag.ru: Gelelim Kaşıkçı olayına… Kim şu adam ve Suudilere ne yapmış? Eğer düşünülenler doğruysa, yani adamı öldürüp de parçalarını bavullarla Türkiye’den kaçırdılarsa, işin arkasında ciddi meselenin olması söz konusu o halde. Kaşıkçı Suudi rejimine hangi tehditler oluşturuyordu?

Süleyman ERDEM: Tıpkı Brunson meselesi gibi, Kaşıkçı olayı da bir muamma… Suudiler eğer Kaşıkçı’yı öldürmek istiyorlardı ise, bunu okların Suudi Arabistan’ı göstermeyeceği şekilde çok farklı yöntemlerle yapabilirlerdi. Muhalif kimliği bilinen bir kişiyi niye illa Konsoloslukta öldürdüler? Sorgu sırasında istenmeden öldü desek, bu defa adli tıp kurumu başkanının o gün neden Türkiye’de olduğunu izah edemiyoruz. Adli tıp kurumu başkanı gelmişse ki gelmiş, Kaşıkçı’nın öldürülüp izlerin silinmesi amacıyla geldiği aşikârdır.

Bu durumda Kaşıkçı’nın öldürülmesi Kral veya Veliaht Prensin emri ise, şu iki seçenek karşımıza çıkıyor; ya bu adamlar çok cüretkâr ve hiçbir tepkiyi umursamıyorlar, ya da bu olayın açığa çıkacağını ve çok büyük tepkilerle karşılaşacaklarını bilmeyecek kadar aptallar… Ama ABD ve Trump’tan gelen tepkilerden sonra bence üçüncü bir seçenek daha oluşuyor. O da, Kral ve Veliaht Prensi zor durumda bırakıp Suudi Arabistan’dan biraz daha para koparmaya çalışan ABD ve İsrail’in, Suudi Arabistan’daki bağlantılarını kullanarak böyle bir cinayeti işletmeleri… Trump, Kaşıkçı’nın ortadan kaybolmasının arkasından Suudi Arabistan’ın çıkması durumunda, Riyad’ı ağır şekilde cezalandırabileceklerini söylemişti. Bu tehdidin ardından da ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun dün Suudi Arabistan’a gitmesi ve Trump’ın bugün Suudi Arabistan’ı savunacak şekilde; “Suudi Arabistan’a, adaletin temel prensibinin aksine ‘Masum olduğunu ispatlayana dek suçlusun’ denildiğini” ifade etmesi, daha önce Suudi Arabistan’ı “sağılacak inek” olarak niteleyen Trump’ın, ineği iliklerine kadar sömürmek istemesinden kaynaklanıyor olabilir. Yoksa ABD’nin bir gazeteci için bu kadar üst düzeyden açıklama yapıp, Dışişleri Bakanını bir ülkeye göndermesi, çok olağan bir şey değil.

Yenicag.ru: Yapılan aramalardan sonra konsoloslukta hiç bir iz, kanıt bulunmazsa soruşturma için açılmış dosya kapanacak mı? Trump zaten 110 milyarın Kaşıkçıdan daha önemli olduğunu açık-açık söyledi. Ve bu olay Türkiye’nin uluslararası imajını nasıl etkiler? Gerçi şu mesele ile ilgili Türkiye’ye karşı herhangi bir suçlama yok, ama gelecekte olabilir. Hatta bazı basın organlarında olayın üstünü kapatmak için Suudilerin Türkiye’ye 5 milyar dolar rüşvet teklif ettiği hakta haberler çıktı.

Süleyman ERDEM: Yukarıda izah ettiğim gibi, Trump yönetimi Suudi Arabistan’dan istediğini alabilirse, bu işin üstüne gitmeyecektir. Bu arada Türkiye de, Suudi Arabistan’dan biraz yatırım veya sermaye girişi alabilir. Çünkü olayı teknik olarak kapatabilecek olan ülke, Türkiye’dir. Bu olayın Türkiye’nin Batı’daki imajına çok fazla bir etki oluşturacağını düşünmüyorum. Çünkü Türkiye’nin bu işte bir dahli ve menfaati yok. Ancak olay dünya kamuoyunu ikna etmeyecek şekilde kapatılırsa, Türkiye’deki adli işleyişe ve yargı bağımsızlığına dair Batı basınında gündeme getirilen olumsuz yargılar pekişebilir. Bir de şu anda başta Suudi Arabistan olmak üzere Türkiye’ye karşı mesafeli olan Arap ülkelerinde yalan içerikli haberlerle Türkiye’nin itham edilmeye çalışıldığını görüyoruz. Bu propagandaların çok fazla bir etkisinin olmayacağını düşünüyorum.

sahipkiran Hakkında

Sahipkıran; 1 Aralık 2012 tarihinde kurulmuş, Ankara merkezli bir Stratejik Araştırmalar Merkezidir. Merkezimiz; a) Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü savunan; ülkemizin her alanda daha ileri gitmesi ve milletimizin daha müreffeh bir hayata kavuşması için elinden geldiği ölçüde katkı sağlamak isteyen her görüş ve inanıştan insanı bir araya getirmek, b) Ülke sorunları, yerel sorunlar ve yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarına yönelik araştırma ve incelemeler yaparak, bu sorunlara çözüm önerileri üretmek, bu önerileri yayınlamak, c) Tespit edilen sorunların çözümüne yönelik ulusal veya uluslararası projeler yürütmek veya yürütülen projelere katılmak, ç) Tespit edilen sorunlar ve çözüm önerilerimize ilişkin seminer ve konferanslar düzenleyerek, vatandaşlarımızı bilinçlendirmek, amacıyla kurulmuştur.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz