Twitter Facebook Linkedin Youtube

SURİYELİLER GERİ GÖNDERİLMELİ Mİ?

Ahmet Savaş MUMCU

2003 yılında Irak rejiminin çökmesi, Ortadoğu’da pek çok siyasi olayın art arda meydana gelmesine sebep oldu. Bölgede yaşanan iç ve dış karışıklıklar, devlet sisteminde meydana gelen boşluklar ve kaos ortamı, rejimlerin devrilmesine yol açarken toplumların sosyolojik yapıları da bu darbelerden etkileniyordu. Irak rejiminin devrilmesi, adeta Arap Ülkelerinin kapılarının İran’a açılmasına sebep oldu. Lübnan’da Hizbullah, Yemen’de Husi faaliyetleri, Mısır’daki darbe ve İsrail-Filistin çatışmaları, bölgedeki tansiyonu arttırıcı yönde etki ediyordu. İran’ın bölgedeki boşluktan faydalanarak çeşitli ülkelerde etkin hale gelmesi ve Şii Hilali Projesi de Fars- Arap çatışmalarında büyük bir etkendi.

Ortadoğu’da yaşanan tüm bu kargaşa içerisinde Türkiye’nin “Devlet” olarak kargaşalara uzak durması, mantıklı bir durum olur muydu? Terör Örgütleri sınırımıza dayanmışken yüzümüzü Batı’ya çevirmek ne kadar mantıklı olacaktı bizler için? Açıkçası Türkiye Ortadoğu’daki hadiselere yönelik etkin politika geliştirmede biraz geç kaldı. Fakat bu durum, bundan sonra bölgede etkinlik kuramayacağımız anlamına gelmez.

“Suriyeliler” konusunda toplumumuzun büyük bir çoğunluğu, sinirli ve durumu kabullenmiyor. Muhalefet partileri, İktidar partisini Suriyelilere yönelik çeşitli iddialarla suçluyorlar. Bu iddialar arasında: “Hükümet, Suriyelilere maaş bağladı, Suriyelilerin sahip olduğu haklara bizler sahip değiliz.” vb. sloganlar yer alıyor. İktidar Partisi de Suriyelileri ülkelerine gönderecekleri konusunda çeşitli vaatlerde bulundu. Bu da aslında İktidar Partisinin kendi seçmeninin de Suriyeliler konusunda hassas olduğunu gösteriyor. Peki, bu hassasiyetin arkasında yatan temel sebepler nelerdir? Tamamen bölge insanıyla yaşadığım tecrübeler ışında konuyu irdelemeye çalışacağım.

Toplumumuz neden bu kadar kızgın ve neden Suriyelilerin gönderilmesini istiyor?

Maddi Yardımlarla İlgili İddialar: Mültecilere sağlanan imkanların çokluğu bahane ediliyor. Özellikle internet üzerinden yapılan paylaşımlarda, “Türk Vatandaşlarının maaşlarından kesintiler yapılarak mültecilere maaş bağlandığı” iddiası çokça dillendiriliyor. Bu iddia, yerinde bir iddia değil. Çünkü Türkiye’de bulunan mültecilerin sadece ‘küçük bir kesimine’ Avrupa Birliği tarafından Türkiye’ye verilen maddi olanaklar dahilinde, Kızılay üzerinden yardım aktarılıyor. Bu da kişi başı 100 Türk Lirası gibi bir ücretten oluşuyor. 12 kişilik bir aile (çoğunluk bu şekilde fazla çocuk sahibi),  1200 TL gibi bir ödenek alıyor. Bu yardım da eğer aileler, mülteciler için hazırlanan çadırların dışında yaşıyorlarsa yapılıyor. Bunun dışında sivil toplum kuruluşları (STK’lar) (Avrupa Fon Destekli) veya hayırseverlerin kurduğu küçük çaplı vakıflar veya İHH vb. yardım derneklerin yapmış olduğu yardımlar bulunuyor. Fakat bunlar, kısa süreli gıda erzak yardımlarından öte değil. STK’lar mültecilere Türkçe öğretme konularında veya tiyatro vb. sosyal ve kültürel alanlarda psikolojik destek sağlamaya çalışıyorlar. Fakat STK’larla ilgili şöyle bir durum da var; mültecilere sağlanan faydanın çok daha fazlası, STK’larda çalışan kişilere maaş olarak harcanıyor. (Bazı STK’larda mültecilere karşı hakarete kadar çeşitli yollar izlenebiliyor. Aynı şekilde STK’larda çalışan bazı kişilerin rüşvet olaylarına karıştıkları veyahut bölgeden gelen ‘dul ve çocuklu kadınlar’ ile çeşitli ahlak dışı faaliyetler yürüttükleri net olarak biliniyor.)

Iraktan gelen mültecilerin veya yerleşimcilerin büyük çoğunluğunun ülkelerindeki maaşlarını Türkiye’de teslim aldığı bazı ofisler bulunuyor. Bu ofisler üzerinden maaşlarını alıyorlar ve maaşlar dolar üzerinden yatırılıyor. Ortalama bir aileye 2 ayda Zeki Kart ismi verilen (Butaka El-Zekiyye) 800 dolar gibi bir ücret yatırılıyor (emekli maaşı). Bunun dışında bölgeden gelen insanlar, yanlarında belirli miktarda (5–20 bin dolar arası) bir meblağ getiriyorlar.  (Özellikle 2015 yılında kaçak yollarla Avrupa’ya giden Iraklı mülteciler, paralarının büyük çoğunu kaçakçılara yatırdılar ve bir kısmı Avrupa’da bir süre kalıp herhangi bir ikamet izni alamayınca tekrar Irak üzerinden Türkiye’ye vizesiz (kaçak) bir şekilde giriş yapma yollarını aradılar, kimi zaman da girdiler.)

Iraklı mültecilerin büyük bir çoğunluğu, çalışmıyor. Çalışanlar ise çeşitli fabrikalarda Türk vatandaşına verilen ücretin yarısını alarak zor şartlar altında çalıştırılıyorlar (uzun çalışma saatleri ve 1200 TL gibi sigortasız şartlarda).

Türk Vatandaşlığı ile İlgili İddialar: Günümüzde 30.000 Suriyeliye Türk Vatandaşlığı verildiği ifade ediliyor ve bu da bazı Türk çevreleri kızdırıyor. Özellikle muhalif kanallar, sokağı etki altına almak için kimi zaman “Tüm Suriyelilere vatandaşlık veriliyor!” vb. sloganlarla hareket ediyorlar. Seçim kampanyalarında ise “30.000 Suriyeliye vatandaşlık verildiği” ve bu 30.000 Suriyelinin AK Partiye oy vereceği” yönündeki iddialar ile Suriyeli adayların bulunması, sokağı kızdırmış görünüyor. Kişisel bir gözlemim olarak: Türk çevrelerin temel sıkıntısının Arap Halklarına karşı sahip olduğu bakış açısından kaynaklandığını düşünüyorum. Arapların hain bir millet olduğu ve radikal fikriyata sahip olduğu yönündeki önyargılar ve özellikle “kendi vatanlarını satan bu insanların bizlere ne gibi hayırları olur?” gibi düşünceler, sıklıkla rastladığım ifadeler. Bu karşıtlığın karşısında aslında Arap milletlerine karşı derin bir nefretin yattığını fakat özellikle muhafazakâr kesimlerde ‘dini duygular sebebiyle’ bu düşüncenin daha az olduğunu gözlemlesem de muhafazakar çevreler de ekonomik şartların etkisiyle bu tür düşüncelere kapılabiliyor.

Ahlak Dışı Faaliyetlerle ilgili İddialar: Toplumumuzun mültecilere yönelik kızgınlığının sebepleri arasında; yaşanan cinsel taciz olayları, çeşitli iftiralar ve Türk çevrelere yapılan saldırılar da bulunmaktadır. Bu noktada, özellikle Suriyeli mültecilerin kültür seviyesinin düşük olması ve sıkı muhafazakar bölgelerden gelmiş olan bu insanların Türkiye’deki serbest ortam nedeniyle mahalle baskısından kurtularak kendi toplumlarında yasak olan davranışları Türkiye’de rahatlıkla işlemeleri, toplumsal gerilimlere neden olabiliyor.

Çoğu Iraklı mültecide de aynı hislerin varlığını çocuklardan yaşlı insanlara kadar görebiliyoruz. Mesela 10-16 yaş arası erkek çocuklarını incelediğimizde, okullara giderek kız arkadaşlarıyla fotoğraflar çekip bunu Arap Çevreleriyle paylaştıklarında bunu bir “başarı ve gurur nedeni” olarak hissetmeleri, aslında bu çevrelerin sosyolojik yapısını ortaya koyuyor.

Türk toplumundaki rahatsızlığın diğer bir nedeni de Arapların gürültülü yaşama tarzlarıdır. Sosyal bağlarının kuvvetliliğiyle sürekli bir hareket ortamının varlığı ve kalabalık nüfus, Türkler tarafından rahatsızlık duyulan diğer bir neden.  Maddi şartların elverişsizliği nedeniyle bazı gençlerin “hırsızlık faaliyetleri” de bir başka rahatsızlık nedeni.

Radikal Fikirler – Örgütlenmelerle illgili İddia ve Önyargılar: Türkiye’de IŞİD’e karşı yürütülen faaliyetler sonucu çok sayıda IŞİD militanının tutuklanması, Türk toplumu arasında korkulara neden oluyor ve mültecilerin çoğunluğunun IŞİD destekçisi olarak görülmesi gibi bir önyargı ortaya çıkıyor.

Mülteciler geri gönderilmeli mi?

Siyasi Partiler, Türk toplumunun mülteciler konusundaki hassasiyetinin fazlasıyla farkında olmaları sebebiyle, Suriyeli mültecilerin geri gönderileceğini seçim kampanyalarında vaat ettiler.

Her ne kadar siyasi partiler, mültecileri geri göndereceklerini vaat etseler de bunun gerçekleşeceğine inanmıyorum. Zira, Türkiye’deki mülteci hareketliliği, kanaatime göre hükümetlerin yetkisi dahilinde olan bir konu olmayıp devletin kontrolünde gerçekleşen bir hareketliliktir. Lübnan’da çıkarılan “Mültecilerin Haklarının korunması” kanunu ve Lübnan devlet politikası gereği mültecilerin geri gönderilmemesi, bu kanaatimin arkasındaki nedenlerdendir.

Yine kanaatime göre mültecilerin Türkiye’den çıkarılması, asla bir çözüm olmayacaktır. Bölgede yaşanan son kritik gelişmeler, sadece Türkiye’yi etki altına almamış; geçtiğimiz günlerde Ürdün’de de çeşitli olayların yaşanmasına neden olmuştur. Mültecilerin ve Arap sığınmacıların ekonomik ve politik getirilerinin detaylı olarak çalışılarak entegrasyon sürecinin hızlandırılması ve Türkiye’nin bölgesel bir devlet olma yolunda ilerlemesi gerekmektedir.

Devletimizin, Ortadoğu’da bölgesel gücünü arttıracak şekilde bu coğrafyada prim yapacak bir politika benimsemesi, Türkiye’nin bölgede lider konumunu güçlendirir. Ancak bunun için bölgedeki toplulukları birbirinden uzaklaştıran “statükocu bir milliyetçilik” söyleminden uzaklaşılmalı ve bölge halklarını birleştirebilecek yegane unsur olan ‘Dini ve Toplumsal Bağlar’ üzerinden politikalar geliştirilmelidir.

 

Ahmet Savaş MUMCU – SASAM Stajyeri
ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

Sahipkıran Akademi Hakkında

Sahipkıran AKADEMİ; üniversite öğrencilerine çalışmalarını yayınlayabilecekleri bir platform sağlamak ve öğrencilerin kendilerini geliştirmelerine katkı sağlamak üzere, Merkezimiz çatısı altında yeni oluşturulmuş bir yapıdır. “Türkiye’nin geleceğinin mimarları, Sahipkıran’da buluşuyor!” sloganı ile gayretli ve üretken üniversitelileri, çalışmalarını bu platformda paylaşmaya ve SASAM’ın etkinliklerine katılmaya davet ediyoruz. Sahipkıran AKADEMİ üyeliği, tamamen gönüllülük esasına dayanmaktadır. Üye olan öğrenciler, istedikleri zaman üyelikten çıkabilmektedirler. Üye olmak veya üyelikten çıkmak için bilgi@sahipkiran.org adresine, talebinize ilişkin e-posta göndermeniz yeterlidir. Talebiniz, en geç 3 iş günü içinde sonuçlandırılacaktır.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz