Twitter Facebook Linkedin Youtube

İRAN – İSRAİL SAVAŞI

Merak edilen sorunun cevabını en başından vermenin yararlı olacağını düşünüyorum: Olası bir İran-İsrail savaşı bir tür felaket senaryosuna denk düşmüyor. Fakat, görünürlüğü sürekli artan işaretler mevcut gerilimin kısa sürede düşürebileceğini de göstermiyor. En azından Mayıs ayının ortasına kadar ABD’nin nükleer anlaşmanın geleceğiyle ilgili vereceği kararı ve çıkacak kararın alacağı tepkileri görmeden bir felaket senaryosu yazmak doğru değil. Peki, İsrail ve ABD için İran’ı hedef tahtasına bu kadar hızlı koyan ne?

Bu sorunun cevabını da önce kısa ve öz yazıp daha sonra ayrıntılara girme niyetindeyim. P5+1 anlaşması, yani İran’ın ABD dahil altı devletle nükleer programı hakkında yaptığı anlaşmanın direkt sonuçlarının başında İran’ın Ortadoğu’da edindiği oyun değiştirici rol gelmekte. Bu rol artık kabul edilebilirlik sınırlarının dışına taşmış durumda. Pek dile gelmeyen gerçek ise İran’ın nükleer silah geliştirme noktasında ulaşmış olduğuna inanılan seviyeden ziyade Tahran’ın ekonomik yaptırımlardan kurtulduktan sonra edindiği askeri, siyasi ve ekonomik gücün artık tehdit oluşturacak bir boyuta ulaşmış olması. Başka bir deyişle, İran’ın nükleer silah sahibi bir devlete dönüşerek uluslararası sisteme yeni bir boyut getirmesi halihazırda zaten bir kabus senaryosuyken, Yemen’den Lübnan’a ulaşan gayrinizami askeri gücü bu senaryodan da öte riskleri herkesin kapısının önüne kadar getirmiş durumda.

Konuya İsrail açısından bakmadan önce bu riskin uluslararası boyutunu irdeleyerek başlayalım. Uluslararası boyutun birbiriyle bağıntılı iki ana sorun öğesi mevcut. Bunlardan biri Kızıldeniz diğeri ise Doğu Akdeniz. Bu suların her iki köşesinde kontrol dışı değişebilecek olan denge hem küresel ticareti riske atıyor hem de Batı ittifakını savaşa girmeye zorlayabilecek askeri denge değişimlerine doğru ilerliyor. İran’a ait balistik füzelerin Yemen’den Lübnan’a kadar seyahat ederek Tahran bağlantılı milis grupların eline geçmesi ve özellikle de Kızıldeniz kıyısındaki İran müttefiki milislerin kurdukları askeri alan hakimiyetinin kapasiteleri her geçen gün yükselen balistik füzeler ile korunuyor olması, orta vadede bu sulardaki tüm askeri dengelerin İran gibi rasyonalite kalitesi oldukça düşük olan teokratik bir devletle müzakereyle oluşturulması anlamına geliyor. Tahmin edileceği gibi bu Batı ittifakı ve İsrail için kabul edilemez olmasının yanı sıra Körfez ittifakı ve Mısır için de bir kabus senaryosu. Bu denklemin içine küresel ticaretin en önemli stratejik noktalarından biri olan Bab’ül Mendeb’de oluşabilecek krizlerin Süveyş Kanalı’ndan Doğu Akdeniz’e kadar ulaşabilecek bir krizler zincirine dönüşebilmesi ihtimali de katıldığında kabus senaryoları iki hatta üç katına çıkabiliyor. İran’ın Irak üzerinden Doğu Akdeniz’e ulaşan kara koridorları olduğu da göz önüne alınırsa, Kays El-Gazali’nin geçen yıl dediği gibi, ortaya çıkan bir Şii hilali değil de Şii dolunayı olarak görünüyor.

Peki İran’ın hızla ilerleyen karasal hakimiyet ve etki kapasitesinin P5+1 anlaşmasıyla ilgisi ne? Bu ilginin başlangıç noktası İran’ın bu anlaşmayla edindiği küresel meşruiyet. Hemen ardından ise ekonomik yaptırımların olmaması sebebiyle bölgesel projelerini finanse edebilecek kabiliyete ulaşmış olması geliyor. Bu sanıldığı kadar büyük paralara tekabül etmiyor olsa da, bir lokma bir hırka ile ölene kadar savaşabilecek beyni yıkanmış milisleri beslemeye yeten bir ekonomik kapasite.

Her siyasi aktör belli bir rasyonalite çerçevesi içinde hareket eder. İran’ın irrasyonel bir aktör olduğunu söylemek elbette mümkün değil ama bahsettiğimiz teokratik bir rasyonalite ve Ankara ile Moskova’nın aksine Tahran Batı medeniyetiyle bağları olan bir başkent değil. Daha da açıkçası, Tahran ve Batı ittifakının başkentleri aynı dili konuşmuyorlar ve bu tüm müzakere süreçlerini zorlaştırmaya yeten bir faktör. Bunun farkında olan devletlerin başında ise tahmin edebileceğiniz gibi İsrail geliyor.

İsrail İran’ın nükleer silah sahibi olmasından gerçekten endişe ediyor mu? Hem hayır, hem evet. Hayır çünkü İran’ın erişebileceği nükleer kapasitenin İsrail’in daimi müttefikleri olan ABD ve Fransa gibi ülkelerin son bir asır içinde geliştirdikleri nükleer kapasiteyle kıyas dahi kabul etmeyecek kadar sınırlı olacağını Kudüs yönetimi çok iyi biliyor. Böylelikle, erişeceği ilk nükleer silahı İsrail üzerinde kullanmaya kalkıp kendi sonunu hazırlayacak bir fitili ateşlemesi tartışılan senaryolar arasında son sırada. Tabii, Tahran’ın dogmatik bir rasyonalitesinin olması, istikrarlı bir devlet olarak ne kadar devam edebileceği ve istikrarını yitirmesi durumunda müstakbel nükleer silahlarının akıbetlerinin ne olacağı korku yaratan sorular. Fakat hepsi bu kadar. Konvansiyonel askeri denge açısından İran’ın İsrail ve müttefiklerine yaklaşabilecek bir seviyeye ulaşabilmesi önümüzdeki bir kaç asır için mümkün değil.

Nitekim, İsrail’in çekincesi İran’a bağlı gayrinizami ve rasyonel algıları sıfıra yakın Hizbullah ya da Hamas gibi grupların, ayrıca Suriye’deki kırktan fazla milis grubun Tahran’ın nükleer silah edinerek uluslararası arenada dokunulmazlık elde etmesiyle ne yöne doğru evrilebilecekleri ile ilgili. Kuzey Kore gibi dokunulmazlık elde edecek bir İran’a karşı batı ittifakının yapabilecekleri konvansiyonel anlamda oldukça sınırlıyken, İran’ın desteklediği faşist milis gruplara karşı modern dünyanın kendini savunmaktan başka bir şansı yok. Bu ihtimalin gerçekleşmesi durumunda ise İsrail’in modern dünyanın faşist milis gruplara karşı vereceği savaşın cephelerinden biri olması kaçınılmaz bir son.

ABD başkanı Donald Trump’ın nükleer anlaşmanın geleceğiyle ilgili vereceği kararı şimdiden bilmek mümkün değil. Ama bilinen şu ki İsrail için Suriye’deki durum artık bir ulusal güvenlik krizi ve Kudüs kendini yükselen bu konvansiyonel tehdide karşı eskisi gibi korumaya hazırlanıyor. Tek bir farkla: Girdiği tüm konvansiyonel ve yıpratma savaşlarında yalnız olan İsrail artık Ortadoğu’da kendisiyle beraber aynı tehdidi iliklerine kadar hisseden Körfez ittifakıyla dirsek teması halinde.

 

Ceng SAGNİC K24

sahipkiran Hakkında

Sahipkıran; 1 Aralık 2012 tarihinde kurulmuş, Ankara merkezli bir Stratejik Araştırmalar Merkezidir. Merkezimiz; a) Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü savunan; ülkemizin her alanda daha ileri gitmesi ve milletimizin daha müreffeh bir hayata kavuşması için elinden geldiği ölçüde katkı sağlamak isteyen her görüş ve inanıştan insanı bir araya getirmek, b) Ülke sorunları, yerel sorunlar ve yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarına yönelik araştırma ve incelemeler yaparak, bu sorunlara çözüm önerileri üretmek, bu önerileri yayınlamak, c) Tespit edilen sorunların çözümüne yönelik ulusal veya uluslararası projeler yürütmek veya yürütülen projelere katılmak, ç) Tespit edilen sorunlar ve çözüm önerilerimize ilişkin seminer ve konferanslar düzenleyerek, vatandaşlarımızı bilinçlendirmek, amacıyla kurulmuştur.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz