Twitter Facebook Linkedin Youtube

2023 HEDEFLERİNE GİDERKEN MEDENİYET VE MODERNLEŞME BAĞLAMINDA TANZİMAT DÖNEMİNE BAKIŞ

Haldun BARIŞ

Medeniyet ve modernleşme aslında bugün toplumumuzun ve temelde ise yaşamımızın her bir parçasının altyapısını oluşturmakta ve bizleri yeniden tanımlamaktadır. Bu yalnızca bize özgü değil hemen hemen tüm toplumların yaşadığı veya yaşayacağı bir süreçtir. Bu sürecin sonunda, birey, toplum, devlet, iktidar, iktisat vb. birçok önemli “şey” yeniden tanımlanacak ve idealize edilecektir. Bunu daha da somutlaştırmak gerekirse bir bireye, hayatının amacını, devlete bakış açısını, toplumunun ve dünyanın en önemli sorunlarını kısacası ne’liğini, niçinliğini sorduğumuzda vereceği cevaba etki eden en önemli saiklerden birisi medeniyettir. Kültürü ilkellikten çıkaran bu sorulara verilen cevaplar ve reflekslerse eğer, öyleyse kültürde meydana gelecek en ufak bir modernleşme, reform, inkılap vs. bu soruların cevabını değiştirecektir. Öyleyse bu sorulara ve tarihi sürecine eğilmek aslında en temel hususlardan birisidir.

Bu tarihi sürecin gerçekleştirdiği yerin daha çok Avrupa olması bizleri modernizmin toptan reddedilmesi yanlışına düşürmemelidir. Bu sürecin insanoğlu için önemli pek çok faydası olmuştur. Bu sadece Avrupa toplumlarının kazanımları değil aynı zamanda insanoğlunu pek çok açıdan daha insancıl daha rasyonel daha realist ve teknik anlamda da ileriye götürecek pek çok kazanımın elde edildiği bir aydınlanma sürecidir. Bu süreç her kültürün kendisine göre değişimini beraberinde getirmiştir. Medeni toplumlar, bilgi, doğru ve iyi tanımları çerçevesinde bu kazanımları kültürlerine adapte etmişler ve bu süreci oldukça az zararla atlatmışlardır. Bu ivmeyi yakalayan toplumlar bugünkü dünyada da yenilik ve kazanımları başarıyla elde etmektedirler.

Benim kanaatim, modernleşme sürecinin önemli bir yenilenme dönemi ve insanoğluna ilerleme katettiren bir süreç olduğu şeklindedir. Burada önemli olan, bu yeni dünyaya, kendimiz kalarak, temel ilkelerimizden ve kırmızı çizgilerimizden vazgeçmeden ayak uydurmanın yollarını bulmaktır. Medeni toplum olmanın gereksinimi budur. Bu yeni dünyadan bağımsız bir şekilde yeni bir düzen kurmak için bile bir yenileşme çabası gereklidir. Bu dediklerimi somutlaştırmak adına bazı meselelere değinmek istiyorum:

Bugün gelinen noktada bankacılık sisteminden bağımsız bir ekonomik sistem düşünülemez. Uluslararası entegrasyon süreci buna izin vermemektedir. Uluslarararası ticaret veya uluslarüstü şirketleşmenin bir şartı bankacılık sistemidir. Ancak bu sistem, İslam’ın faiz doktriniyle çelişmektedir. Öyleyse önümüzde iki seçenek vardır: Birincisi, İslami düzenden ve kendi medeniyetimizden vazgeçip faizli sisteme odaklanacağız ya da ikinci seçenek olarak faizsiz bir bankacılık sistemi geliştireceğiz. Elbette birincisi kolay olan yoldur. İkincisi ise medeni bir toplum olarak kalmanın yolu ve yöntemidir. Öyleyse akademilerimizde İslami İktisat düzeninin rasyonel tasarım aşamasına geçilmeli ve doktrinler yayınlanmalıdır. Bu söylediğim hiç şüphesiz, sadece basit bir örnektir. Bunun gibi onlarca başka önemli mesele vardır. İşte bu çalışmada da modernizm sürecinin medeniyetimiz için kırılma noktası olan Tanzimat sürecini, bir diyalektik içerisinde ele alıp bugün reforma ihtiyacımız olan konulara da değinerek ve önemli metinlerden beslenerek incelemek gayesindeyim. Bunu gerçekleştirmem, bundan sonraki çalışmalarım için bir kapı niteliğinde olacaktır. Bundan sonraki çalışmalarımda bahsettiğim ve ihtiyacımız olan reformları incelemek ve  bir nebze olsun, rasyonel olarak tasarım sürecine evirmek  ise asıl amacım olacaktır.

Tanzimat sürecini ve modernleşme sürecini anlamak için aslında konjonktürel bir çalışma yapmamız ve belli başlı bazı meseleleri bilmemiz gerekir. Bu meselelerin ilki olarak ben, 2. Viyana kuşatması sonrasında imzalanan 1699 Karlofça antlaşmasının ele alınmasını savunmaktayım. Bu kuşatma ve sonrasında gelen başarısızlıkla beraber, Balkanlar’da etkisizleşen otorite ve bunun getirdiği çöküş ortaya kısa sürede kaotik yapının önünü açmıştır. Bu kaotik yapı aslında birkaç asırdır konuşulan ve 1789’da başarıya ulaşan Fransız İhtilali fikirlerine de kapı aralamış, Osmanlı’nın var olan teknik sorunlarını çözüme kavuşturmadan yeni ve çözülmeyi hızlandıracak daha etkili fikirsel sorunlarla karşılaşmasına sebep olmuştur. Şüphesiz bu sorunları anlamak için Osmanlı’nın millet sistemini ve Fransız ihtilali sonrası yayılan milliyetçilik kuramını iyi bilmek gerekir.

Osmanlı’nın millet sistemini ele aldığımızda yönetici ve reaya olarak iki farklı sınıfın varlığını öncelikle kabul etmek durumundayız. Bu sınıflardan yönetici sınıfta etnik bir ayrımın yapılmadığını belirtmeliyiz. Ayrıca bu iki sınıf arasında bir geçiş probleminin de var olmadığı günümüzde ortaya çıkmış gibidir. Ancak bu inceleme hiç şüphesiz Osmanlı’nın sadece bir yönünü ele almaktadır. Diğer taraftan Osmanlı’nın asıl toplum yapısı, sosyal ilişkiler, hukuksal yapı ve diğer işleyişlerde Müslüman ve ehl-i kitap olanlar (zımmi) olarak ele alınmaktaydı. Bu yapı, çeşitli dini otoriteleri de beraberinde getirmekteydi. Ancak zaman içerinde  yeni etnik milliyetçilik temelli veya ulus temelli sorunlar çıkmaya başladı.(1)

19.yy başlarında kaynayan Balkan toprakları, dini otoritelerde ayrılmayı bile içeriyor ve çok güçlü bir şekilde yayılıyordu.  Bu güçlü ulusçuluk sistemini anlayabilmek belli başlı bir makale konusudur. Bu oldukça etkili sistem 20.yy’da imparatorlukların dağılmasıyla yeni bir devlet modelinin temeli olmuştur. Machevelli,  Hobbes gibi düşünürlerin altyapısını hazırladığı modern devlet, bugün halen yürürlükte olan ancak çeşitli problemler içeren bir sistemdir. Bu problemlerin başında ulus sistemiyle alakalı olarak self determinasyon ilkesinin hala net bir tanımının olmadığını ve üzerinde uzlaşılamadığını söylememiz gerekiyor.

Burada tekrar Osmanlı’ya dönecek olursak Tanzimat sürecinde ele almamız gereken bir diğer önemli mesele ise hiç şüphesiz merkezi otoritenin etkisizleşmesidir. Bunu ayanlar, yeniçerilerin tutumu ve Kavalalı Mehmet Ali Paşa olayları ile üç ayrı başlık şeklinde ele almak gerekir.  Bu üç olaydan ilki, yani ayanlar meselesi, Osmanlı’nın sistemine aykırı bir biçimde gelişen, güçlenen ve büyüyen adeta feodal beyler diyebileceğimiz yerel güçlerdir. Ayanlar 2.Mahmut’un başarılı politikalarıyla etkisizleştirilmiş olsa da 2. Mahmut’un enerjisi ciddi manada harcanmıştır. Ayanlar meselesinde Rusçuk ayanının diğer ayanlar gibi merkezi otoriteye karşı çıkmaması ve kendi çıkarları gereği 2.Mahmut’un yanında bulunması meselenin çözümünde esas etkendir.(2)

Burada bir noktaya değinmekte de fayda görüyorum. Türk devlet geleneklerinde, bugün bile “makam mevki nasip işidir” şeklinde yansıması görülen ve kutsallaştırılan otoriteye karşı, yetki bölüşülmesi anlamında bir hareket olan ayanlar meselesi 19. yy başında olmuş bir olaydır. Bu olayın üzerinden yarım asır geçmeden artık Osmanlı Hanedanının da kutsallığı tartışılmaya başlanmıştır. Bunun çeşitli toplumlarda farklı yansımaları olsa da demokratik bir ülke olan Birleşik Krallık’ta kraliçe halen kutsaldır. Bugün Putin’in ülkesinde kendisine yönelik “yeni çar” söylemi meşrulaştırılmıştır. Japonya’da ise halen imparator önemli bir entegrasyon ögesidir. Yine İran’da dini lider, demokratik teamüllere aykırı bir şekilde kutsallaştırılmaktadır. Ayrıca İslam toplumlarındaki hilafet isteyen sesler olayın bir başka boyutunu oluşturmaktadır. Bu örnekler modern devlet teorisiyle çatışan örneklerdir. Modern devlet teorisinin eksik kalan ve çözümlenemeyen yönlerinden birisidir. Bu yönde toplumları ve reflekslerini sosyolojik ve psikolojik açıdan inceleyen ve modern devleti sorgulayan çalışmalara ihtiyaç vardır.

Osmanlı’da bu kutsal otoritenin sarsılması aslında 18.yy’da görülmektedir. 18.yy’da saray içerisindeki entrikalar, bozulan tımar sistemi ve ekonomi otoriteyi sarsan temel etkenlerdir. Ancak merkezdeki otoritenin tam olarak bozulması, aslında merkezi otoritenin sağlayıcısı olan yeniçeri sisteminin bozulmasıyla kendisini net bir şekilde göstermiştir. Yeniçerilerin zaman içerisinde değişmesi ve gücünü dışa karşı kaybetmesi, ülke içerisinde ise askeri birliklerle bağdaşmayacak hareketler içerisine girmesi, mesela ticaretle uğraşması, siyasetin içerisindeki entrikalara alet olması gibi nedenler merkezin yerele karşı denetim mekanizmasını koparmıştır. Bunun böyle oluşu padişahı yeni ve teknik anlamda modern aynı zamanda da kendisine ve merkeze sadık ordu üretimine yoğunlaştırmış ve çeşitli denemeler içerisine girmiştir. Yeniçerilerle mücadelenin sonucu 1829 yılında Vakayı Hayriye diye adlandırılan olayla yani yeniçerilerin lağvedilmesiyle son bulsa da merkezi otoritenin bu kez daha büyük sorunları ortaya çıkacaktır. Bu sorunların temelinde hiç şüphesiz ki teknik anlamda oturmamış ve tam olarak teşkilatlanamamış yeni ordu sistemi vardır. Bunlara ilaveten artan ekonomik sorunlar ve etnik isyanlar diğer yandan uluslararası konjonktür durumu daha ağırlaştırmıştır.

Burada ekonomik duruma değinecek olursak Osmanlı’nın ekonomik olarak git gide kötüleşmesinin, kanaatimce en önemli iki sebebi vardır: Bunlardan ilki yeni ticaret yolu olan Transatlantik ticaret yoluna hükmedilememesi ve ikincisi ise Osmanlı’nın üretim sisteminde reformlar yapamamasıdır. İlkine yönelik olarak çeşitli fetih çalışmaları yapılsa da Osmanlı’nın deniz gücü mücadeleye yetmemiştir.

Osmanlı’da üretim sistemi ise temelde tarıma dayalıdır. Tarımsal üretim ise tımar sistemi ile yürütülüyorduysa da bu sistem yerel güçlere (sipahiler ve diğerleri) yol açtığından ve zamanla istenilen verim alınamadığından vazgeçilmiştir. Yerine merkezi otoriteyi güçlendirici yenilikler yapılsa da istenilen düzeyde bir verim sağlanamamıştır. O günden bugüne kadar da medeniyetimiz halen bu temel sorununu çözememiştir.

Bu temel soruna dönemi içerisinde oldukça teknik yaklaşan ve yaptığı reformlarla Mısır içerisinde bu sorunu ciddi anlamda azaltan bir vali olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa ise merkezi otoriteyi sarsacak bir diğer gelişmedir. Aslında Kavalalı başlarda, merkeze sadık ve oldukça başarılı bir valiydi. Yaptığı reformlarla gerek askeri gerekse de iktisadi anlamda ciddi başarılar elde etmişti. Ancak zaman içerisinde bu başarılar onun merkeze sadıklığını da etkilemiş ve Osmanlı ordularıyla savaşmaya başlamıştır. Bu savaşlarda Kütahya’ya kadar ilerleyen Mehmet Ali Paşa, Osmanlı’nın yabancı ülkelerden aldığı desteklerle dizginlenebilmiştir.(3) Bu olay Osmanlı’da kapatılamayan derin yaralar açmıştır. Bu yaraların başında zaten bir türlü toparlanamayan ve önemli reformlarla düzeltilemeyen ekonomik durumu daha da kötüleştiren kapitülasyon meselesi olmuştur.

Tanzimat’a giden genel konjonktür böyleyken, devletin teknik ve fikri başka sorunlarını da atlamamak gerekir. Bu sorunlara değinecek olursak başlıca devletin modern bir bürokrasiden uzak oluşu, modern anlamda kolluk kuvvetlerinin olmayışı, vergilerin sistematiğinin iyi olmaması, bankacılık sisteminin geliştirilememesi, vakıf sisteminin çökmesi gösterilebilir. Bunlara ilaveten, üniversitelerin hem fen hem de sosyal bilimlerde ciddi üretimler yapamaması da büyük bir sorundur. Yine de Tanzimat döneminde iyi yetişmiş devlet adamlarından söz etmek mümkündür. Tanzimat’ı ilan eden ve hazırlayan Mustafa Reşit Paşa bunun iyi bir örneğidir. Mustafa Reşit Paşa iyi bir diplomat olmasının yanı sıra hem Doğu’yu hem de Batı’yı tanıyan bir profile sahiptir.(4) Yine aynı dönemde var olan ve ilerleyen dönemlerde de adlarından söz ettirecek olan Ali Paşa, Fuat Paşa ve Ahmet Cevdet Paşa da oldukça eğitimli kişiliklerdir. Bu kişilerin ve dönemin konjonktürü altında Tanzimat Fermanı ilan edilmiştir.

Tanzimat fermanını genel olarak incelediğimizde ise başlıkların daha ziyade milliyetçilik fikrinin olumsuz etkilerini gidermek üzerine olduğunu görürüz. Bu fermana göre gayr-i Müslimlerin de bir Osmanlı vatandaşı olduğu vurgulanmış ve hakları garanti altına alınmıştır. Ancak Müslim, gayr-i Müslim ayrımı yerine Osmanlı vatandaşı tabirinin kullanılması Osmanlı millet sisteminin çöküşünün önemli basamaklarından birisidir. Fermanda, din, dil, vicdan özgürlüğüne vurgu yapılarak iç işlerine karışılmasının önüne geçilmek istenmiştir. Ayrıca askerlik meselesinde düzenlemeler yapılmış, gayr-i Müslimlere özgü bir vergi olan haraç vergisi kaldırılmıştır. Vergi meselesinde de yeni düzenlemeler getirilmiştir.

Bu dönem aslında modernleşmenin Batılılaşma olarak algılanmasının ilk adımlarıdır. Daha çok dış ilişkiler düşünülerek ve temellendirilmeden atılan adımlar aslında devleti; modernize etmekten ziyade, amacından, kuruluş felsefesinden ve yaşam enerjisinden uzaklaştırmış ve daha kötü bir noktaya doğru götürmüştür. Yine de Tanzimat Fermanı ile başlayan dönemin daha akılcı, pratik ve uyumlu olduğundan bahsedebiliriz. Bunu anlayabilmek için Tanzimat Fermanının yanı sıra dönemi ve dönem içerisindeki fikir dünyasını incelememiz gerekir. Bu analizi ilerleyen satırlarda yapacağız. Ancak öncesinde Tanzimat Fermanının teknik olarak incelemesini özet bir şekilde yapmak gerekiyor:

Tanzimat Fermanının teknik olarak da çok basiretli ve işe yarar bir metin olmadığını ilerleyen yıllardaki olaylar bize göstermiştir. Hiç şüphesiz bundaki temel etken ekol etkenidir. Tanzimat döneminde olmasa da hemen sonrasında iyice belirginleşen devlet adamları arasındaki ekol farkı aslında bir tür medeniyet meselesidir. Buna göre Ahmet Cevdet Paşa gibi devlet adamları modernleşme sürecini Batılaşma olarak değil, teknik olarak ilerilik ve fikri olarak da kültürümüzün, medeniyetimizle uyumlu bir şekilde yenilenmesi gerektiği fikri hakimdir. İşte Tanzimat metni tam olarak bu görüşün zıddı olarak hazırlanmaya çalışılmıştır, ancak tam olarak böyle bir metin de değildir. Daha ziyade teknik olarak bocalamış ve devleti teknik olarak da iyileştirememiştir. Mesela askerlik meselesi ve haraç vergisi tam bir fiyasko olarak sonuçlanmıştır. Bakıldığı zaman haraç vergisinin amacını bilen ve Osmanlı’nın kuruluş felsefesini kavrayan biri için orduya gayr-i Müslimlerin alınması pek de akıllıca değildir. Zaten ilerleyen yıllarda bu durum bedelli askerlik olarak değiştirilecektir. Bu durumda haraç vergisi ne içindir, amacı nedir sorusunu sormak kaçınılmazdır. Yine fermanın başlattığı konjonktür ile ilerleyen yıllarda bir hukuk karmaşası yaşanmış, Fransa’dan alınan Ticaret Kanunu ile faiz, senet vs. kavramlar meşrulaştırılmış, ceza hukukunda seküler kararlar verilmeye başlanmış, homoseksüellik suç olmaktan çıkarılmış ve daha pek çok tartışma şiddetli bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Bu uygulamaların ve tartışmaların ne kadar sorunlu ve altyapısı olmadan uygulanmış olması devleti ve toplumu çökertmiştir. Yine de Tanzimat Fermanına ve dönemine hepten iyi değil demek de doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Fermandaki hukuk ve yargı vurgusu, vergi modernizasyonu gündemi oldukça önemlidir.(5)

Burada bu makalenin asıl amaçlarından biri olan devam eden modernizasyon süreci için de tartışmalara yer vermek noktasında bir tartışma açmak istiyorum ve vergi meselesini biraz daha genişletmek istiyorum. Çünkü bu tartışma her ne kadar ciddi bir mesafe alsa  da bugün hala çözümlenememiş ve tartışılan teknik meselelerden birisidir. Öyle ki o günden bugüne vergi meselesi, araçları ve sistemi ile geliştirilmiş ve teşkilatlandırılmış olsa da vergi adaleti hususu halen sağlanamamıştır. Yine uygulamada olan katma değer vergisi ve oranları ayrıca pek çok farklı kalemde alınan vergiler, sosyal adalet hususunda vergiler ve oranları ele alınması ve reform gerçekleştirilmesi gereken önemli bir konudur.(6)

Burada tekrar konumuza dönecek olursak, Tanzimat dönemini anlayabilmek için bu dönemdeki fikir adamlarını ve kültür sanat faaliyetlerini de anlayabilmek ve görebilmek gerekir. Bu dönem aslında yazın konusunda da Batılılaşmanın gerçekleştiği dönemdir. İlk roman denemelerinin, ilk tiyatro gösterisinin, ilk gazetenin çıktığı bu döneme Şinasi, Namık Kemal, Şemsettin Sami, Recaizade Mahmut Ekrem, Ahmet Mithat Efendi, Abdülhak Hamit Tarhan, Samipaşazade Sezai, Ziya Paşa, Ahmet Vefik Paşa gibi yazarlar damgasını vurmuştur. Bu yazarlarda en belirgin özellik vatan sevgisi, belli başlı bir muhafazakarlık çizgisi ve teknik reform vurgusudur. Bu aydınlarımızdan Namık Kemal zaten vatan şairi olarak tanınmıştır. Bu aydınlar genel olarak Fransız devrimci aydınlarından etkilenmiştir. Daha ziyade epik bir milliyetçilik ve halka yönelme, halkı eğitme amacı barındıran Tanzimat dönemi eserleri, ilk olmaları açısından da oldukça önemlidir. Bu dönemin kültür sanat gelişmeleri aslında bir  nevi bir ulus yaratma çabasının ilk adımlarıdır. Ancak bundan daha önemlisi ise dili kullanma konusundaki değişikliklerdir. Tanzimat dönemindeki dil ve edebi üslup tartışmaları Türkçe’nin ve Türk düşüncesinin gidişatı açısından oldukça önemlidir.

Tanzimat dönemi aydınlarının edebi eserlere bakış açısı halkı eğitmek amaçlıdır. Bunun içinde Farsça ve Arapçadan oldukça etkilenmiş ve zenginleşmiş Osmanlı Türkçesinin sadeleşmesini tartışmışlardır. Bu tartışma beraberinde edebi sanatlara ve tamlamalara da yansımıştır. Edebiyatı halkın anlayabileceği seviyeye indirmek ve elit zümrenin hobisi olmaktan çıkarmak o dönemin önemli bir tartışma konusudur. İlerleyen yıllarda ise bu tartışma dili sadeleştirme hareketine dönüşecektir. Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte ise kurulan Türk Dil Kurumu bunu sistematik bir şekilde gerçekleştirmiş ve çeşitli denemelerle dil üzerinde politikalar oluşturmuştur. Bu arada yine Cumhuriyet döneminde alfabe değişikliğine de gidilmiş ve bir öğretim seferberliği başlatılmıştır.

Modernleşmenin dil üzerindeki yansımalarının özeti bu şekildedir. Ancak bu tartışmalar üzerinde hüküm verebilmek için dilin önemini ve dilin düşünce üzerindeki etkisini anlayabilmemiz gerekir. Dil ve toplum noktasında önemli çalışmalar yapan Hombouldt’un sözleri dilin yapısını ve topluma etkisini özetler mahiyettedir:*

” Dilin ortaya çıkması insanlığın içsel bir ihtiyacıdır; toplumsal ilişkilerde sohbet etmeyi sağlayan salt dışsal bir şey değil, aksine insanlığın doğasında yatan, güçlerinin gelişmesi ve bir dünya görüşünün edinilmesi için […] kaçınılmaz bir şeydir.” (Humboldt, 1949: 16)

“Dil ait olduğu halkın çevresine bir çember çizer, bu çemberin dışına çıkmak ancak, aynı zamanda başka bir çemberin içine girmekle

mümkündür.” (Humboldt, 1949: 60-61)

“Yabancı bir dil öğrenmek, […] o ana kadarki dünya görüşünde yeni bir bakış açısı kazanmak olmalıdır ve aslında bu, bir dereceye kadar böyledir zaten, çünkü her dil insanlığın kısımlarından birinin düşünme biçimini ve kavramlarından oluşan bütün bir dokuyu içermektedir.  (Humboldt, 1949: 61)

(*Alıntılar, Dr. Yeşim Tükel Kılıç’ın “Wilhelm von Humboldt’ta Ulusal Kimlik ve Dil Sorunsalı: Yabancılığın İçinden Bütün’e Ulaşma Çabası” adlı tezinden alınmıştır.)

Yine dil ve modernleşme konusu içerisinde mutlaka yer vermek istediğim bir diğer yazar ise George Orwell’dır. Dilin toplumsal yaşam ve toplumsal düşünce üzerine etkisini bariz bir şekilde görebileceğimiz bir distopya olan 1984 kitabında Orwell, “Yeni Söylem” adında bir yasaklı dil tasarımına yer vermiştir. Bu tasarım içerisinde düşünce üretebilecek tehlikeli kelimeler toplum hafızasından çıkartılmış ve toplumun o kelimeler ile üretim yapabilmesinin önüne geçilmiştir. Bu noktada kitabın son sayfalarındaki Yeni Söylem bölümünün özellikle incelenmesi ufuk açıcı olacaktır.

Dilin etkisiyle alakalı olarak bir diğer tasarım ise Huxley’in Cesur Yeni Dünya kitabında geçmektedir. Bir bilim kurgu olan bu kitapta bebeklere belirli sözler tekrarlatılarak şartlandırılma sağlanmakta ve bu şekilde bireyler kolektivizm üzerine eğitilmektedir. Bu da dilin, toplum üzerinde etkisini ve eğitimdeki önemini göstermektedir. Yine İranlı şair Firdevsi’nin Farsçayı şahlandırıp aynı zamanda Fars ulusunu yeniden canlandırması da yüzlerce örnekten sadece biridir.

Öyleyse dil, hem toplumsal hem de bireysel anlamda oldukça önemlidir ve düşünceyi oluşturan temel etmenlerdendir. Bu sebeple dilin modernleşmesi de oldukça önemli ve titizlikle ele alınması gereken hususlardan birisidir. Oldukça teknik olan bu meselede filologların ve edebiyatçıların görüşleri titizlikle ele alınmalı ve dil politikaları bu şekilde oluşturulmalıdır. Geldiğimiz noktada modernleşmenin oldukça kötü etkilediği açık olan Türkçe’nin yeniden canlanması için Türk Dil Kurumunun ve Milli Eğitim Bakanlığının ortak bir şekilde politikalar izlemesi elzemdir. Ders kitaplarındaki kelime çeşidi sayısı, çocuklara okuma yazma öğretilirken kullanılan metinler, hiç bir klasik eser okumadan üniversite mezunu bile olabilecek imkanın meşru olması, popüler edebiyatın içeriği ve edebi kalitesi, felsefi metinlerin Türkçe ‘ye çevrilmesindeki zorluk durumun anlaşılması açısından yeterli örneklerdir.

Öyleyse makaleyi toparlayacak olursak şunları söyleyebiliriz: Toplumumuzun modernleşme ve reform çabalarının kırılma noktası olan Tanzimat devri, bugün yenilik karşıtlığı ve kuru bir gelenekçi tavrı da antitez olarak oluşturmuştur. Bu da, yenileşme ve reform çabalarının duraksamasına sebep olmuştur. Bugün özellikle dil konusunda yani Türkçe’nin yeniden zenginliğine ve dinamik yapısına ulaşması konusunda, yüksek eğitim konusunda, ordu üzerinde, maliye politikalarında (vergi ve diğer hususlarda), ekonomide (özellikle bankacılık sektöründe) ve hukukta (özellikle medeni kanun ve ceza kanununda) kapsamlı bir yenilenme ve reform süreci yapılmalıdır. Bu 6 mevzunun, medeniyetimizin ve toplumumuzun dinamiklerine ve altyapısına uygun bir şekilde yeniden oluşturulması, tasarlanması ve bunu yaparken rasyonel ve reel bir zeminde, uygulanabilir bir şekilde yapılması önemlidir.

Bu söylediklerim toplumumuzun 2023 hedefleri bağlamında ele alınabilir. Bu çalışmamın da amacı, işte bu reform ve yenileşme sürecine olan ihtiyaca dikkat çekmektir. Ben bunu modernleşme ve reform sürecimizin Batılılaşmaya evirildiği Tanzimat sürecini ele alarak aktarmaya çalıştım. Ancak bunu her fırsatta modernleşme ve yenilenme çalışmalarının Batılılaşma olarak ele alınmasının yanlış olduğu fikrini destekleyerek ve yeniden medeniyetimize uygun bir yenilenme ve reform dönemine ihtiyaç olduğu tezini öne sürerek anlatmaya çalıştım. Bana göre 2023 hedeflerine toplumu ve devleti ulaştırmanın yolu, bu reform ve yenilenme sürecini gerçekleştirmektir.

 

Haldun BARIŞ – Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğrencisi
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

__________________________________

1.KARPAT, Kemal,  Osmanlı Modernleşmesi , Timaş Yayınları, İstanbul, 2017, s.61

2. ZÜRCHER, Erık Jan, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2016, s.55

3. A.g.e., s.63

4. ORTAYLI, İlber, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, Timaş Yayınları, İstanbul, 2014 s.263

5. A.g.e., s.263

6. Mardin, Şerif, Türk Modernleşmesi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2017 s.193

 

Sahipkıran Akademi Hakkında

Sahipkıran AKADEMİ; üniversite öğrencilerine çalışmalarını yayınlayabilecekleri bir platform sağlamak ve öğrencilerin kendilerini geliştirmelerine katkı sağlamak üzere, Merkezimiz çatısı altında yeni oluşturulmuş bir yapıdır. “Türkiye’nin geleceğinin mimarları, Sahipkıran’da buluşuyor!” sloganı ile gayretli ve üretken üniversitelileri, çalışmalarını bu platformda paylaşmaya ve SASAM’ın etkinliklerine katılmaya davet ediyoruz. Sahipkıran AKADEMİ üyeliği, tamamen gönüllülük esasına dayanmaktadır. Üye olan öğrenciler, istedikleri zaman üyelikten çıkabilmektedirler. Üye olmak veya üyelikten çıkmak için bilgi@sahipkiran.org adresine, talebinize ilişkin e-posta göndermeniz yeterlidir. Talebiniz, en geç 3 iş günü içinde sonuçlandırılacaktır.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz