ŞERİAT ALİMLERİ İLE TASAVVUF ŞEYHLERİ ARASINDAKİ İHTİLAFA İLİŞKİN II. MAHMUT DÖNEMİNDEKİ TARTIŞMA VE ŞEYH MUSTAFA ÇERKEŞİ’NİN KONUYA İLİŞKİN RİSALESİ – Sahipkıran Stratejik Araştırmalar Merkezi – SASAM
Twitter Facebook Linkedin Youtube

ŞERİAT ALİMLERİ İLE TASAVVUF ŞEYHLERİ ARASINDAKİ İHTİLAFA İLİŞKİN II. MAHMUT DÖNEMİNDEKİ TARTIŞMA VE ŞEYH MUSTAFA ÇERKEŞİ’NİN KONUYA İLİŞKİN RİSALESİ

Aşağıdaki çalışma, Ali Rıza SOYDAR tarafından kaleme alınan “Şeyh Mustafa Çerkeşi (Pir-i Sani)” isimli kitabın giriş ve “Pir-i Sani” unvanı ile anılan Halveti Şeyhi Mustafa Çerkeşi’nin şeriat alimleri ile tasavvuf şeyhleri arasında var gibi gösterilen ihtilafa ilişkin dönemin Padişahı II. Mahmut’un sorusuna yönelik hazırladığı “Risale-i fi Tahkikit Tasavvuf”  adlı eserin incelendiği ikinci bölümünden oluşmaktadır.

____________

Hicri II. asrın ikinci yarısından itibaren,”sûfîlik” adı altında, İslâm’a kendilerine has yorumlar getiren, onun özüne ve ruhuna ulaşmaya çalışan, dinî yaşantılarında da buna paralel olarak samimiyete, ihlâsa, nefis ve ruh terbiyesine ağırlık veren bir zümrenin teşekkül etmeye başladığını görüyoruz. Önceleri ferdî bir özellik arz eden tasavvufî düşünce ve hayat tarzı, Hicri III. asrın ortalarından itibaren kolektif bir mahiyet kazanmıştır. Bunun tabii bir sonucu olarak, toplum içerisinde tasavvufî fikirleri yayan üstatlar ve şeyhlerle, bunların etrafında bir halka oluşturan mürîdler teşekkül etmeye başlamıştır. Buna bağlı olarak da, sûfîlerin bir araya geldikleri tekkeler ve dergâhlar ortaya çıkmıştır. Gerek fikir sisteminin cazipliği, gerekse pratik hayata yönelik teşkilatlı bir sosyo-dinî yapıya kavuşmuş olması sebebiyle, tasavvuf cereyanı bir taraftan Müslüman toplumları hızla kendisine çekerek İslâm’daki rûhî hayatın canlı tutulmasını sağlamış; diğer taraftan birçok bölgelere İslâm’ın yayılmasında birinci derecede etkili olmuştur.1

Hz. Peygamber (sav)’in miladi 628 yılında Bizans İmparatoru Heraklius’a gönderdiği mektupla, Müslümanlar, Anadolu’yla ilk kez irtibata geçmiş; bizzat Peygamberimiz(sav) tarafından bu coğrafî bölgenin de İslamlaştırılması gerektiği ortaya konulmuştur.2

Gerek bu idealin düşünceden aksiyona geçirilmesi gerekse dünyayı kasıp kavuran Moğol istilâsının baskısıyla ecdadımız, Anadolu’yu kendileri için yeni vatan seçmişler ve kısmen de balkanlara geçerek, büyük topluluklar halinde Orta Asya’dan gelerek burayı kendilerine iskân etmişlerdir. Bu iskân faaliyeti gelişigüzel olmamış, ustaca bir siyaset gözetilmiştir. “Sûfi Dervişler” diye nitelenen bu topluluklar, yerleştikleri bölgelerin imarı yanında, gerek önceki Hıristiyan unsurların, gerek bu göçlerle meydana gelen kitlelerin İslâm potasında yoğrularak, bunlar arasında İslâm kardeşliğinin, kültür ve irfânının geliştirilip, İslâm’ın müesseseleşip, kalıcı bir hale gelmesinde, sosyal bünyenin kaynaştırılıp bir İslam medeniyetinin oluşturulmasında büyük roller üstlenmişlerdir. Dolayısıyla İslâm dininin, doğuşunu takip eden bu kısa süre içerisinde büyük coğrafyalara yayılmasının ana etkenlerinden biri -belki de birincisi- bu dinin bünyesi içinde barınıp gelişen “tasavvuf hareketi” olmuştur.3

İlk devirlerden itibaren İslâm’ın özüne inerek, onu en iyi şekilde anlayıp, duygu, düşünce ve davranışlarını tam manasıyla Allah ve Resulü’nün iradesine tâbi kılmayı gaye edinen tasavvuf ve tarikatlar İslâm dinini gayrimüslim toplumlara tebliğ edip yaymayı en önemli görevlerinden biri kabul etmişlerdir. Bunun içindir ki, kendilerini Hak yolunda seferber eden ve her türlü fedakârlığı göze alan sûfî dervişler, pek çok bölgede yoğun bir tebliğ faaliyeti sürdürerek, oralardaki insanlara İslâm’ı tanıtıp sevdirmişler ve Müslüman olmalarına vesile olmuşlardır. İslâm’ın İran, Horasan, Orta Asya, Anadolu, Balkanlar ve Kuzey Afrika gibi bölgelere, öncelikle sûfî dervişler vasıtasıyla ulaştırıldığı bilinen bir husustur. Tebliğ faaliyetini her fırsatta sürdüren sûfîler, gerektiğinde dış tehdit ve saldırılara karşı İslâm’ı müdafaa etme görevini de en iyi şekilde yerine getirmeye çalışmışlardır. Bunalımlı dönemlerde, tasavvuf erbabı Müslümanları çeşitli tarikatların himayesine alarak, onların dini, ahlâkî, kültürel ve hatta askerî bakımdan korunmasında çok büyük hizmeti yerine getirmişlerdir.4

Anadolu’nun İslamlaşmasında ise Selçuklu Sultanı Alparslan’ın 1071 Malazgirt Zaferi ile Anadolu’nun kapılarını Türklere açmasından sonra, Türkistan’da yaşayan Türk nüfusun Anadolu’ya göçü başladı. Bu tarihten sonra “Anadolu”ya diğer adıyla “Diyâr-ı Rum”a “Yörük” ve “Türkmen” nüfusu gelmeğe başladı. Tarikatlar ve bunlara bağlı olarak faaliyet gösteren “Tekke”,”Zaviye” ve “Dergâh”lar özellikle hem dini hem de mesleki özelliği olan “Ahi Zaviyeleri” Anadolu’nun çeşitli bölgelerine hızla yayıldı. Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar ulaşılmaya, hizmet için tekke ve zaviyeler kurulmaya çalışıldı. Selçuklu ve Beyliklerin takip ettiği siyaseti Osmanlı Beyliği de aynen takip ettirdi. Bu tekke ve zaviyelerin “şeyh”, “ulu” ve “mürit”leri yerleştikleri bu topraklarda “mistik” ve bedavacı yaşama, toplumdan koparak, “İnziva” ve “Uzlet Hayatı” (bir köşeye çekilip topluluktan ilişiği kesme) yaşama yolunu seçmediler. Tam tersine Anadolu’nun İslamlaşmasında, buralara intisap eden Müslümanların “Alperen” ruhu ile “gaza ve cihad” ettiklerini, bu ruhun devletinyıkılışına kadar da sürdüğünü belirtmek gerekmektedir.

Tarikatlar Osmanlı devleti zamanında da fetihlere öncülük yapmış aynı zamanda yeni fethedilen yerlerin İslamlaşmasına katkıda bulunmuştur. Ayrıca Osmanlı topraklarına yönelen işgalci güçlere karşı koymak için ellerinden gelen mücadeleyi vermişlerdir. Tarikatlar bir taraftan “İslam tebliğcisi” gibi İslam kültür ve medeniyetini yaymaya çalışırken, diğer taraftan da toprağı işleterek, ekonomik faaliyetlerde bulunmuşlardır. Öbür taraftan ise, en yakında bulunan “Derhent”leri (geçit) koruyarak, “Sefer-i Hümayun” çağrısı yapıldığı zaman yanlarındaki “Derviş” ve “Fukara Taifesi” ile beraber “Sefer-i Hümayun”a iştirak edip hem yurt savunmasına katıldılar, hem de “cihat” farizasını yerine getirmiş oldular. Bu davranışlarıyla, tarikat müntesipleri, “Alp”, “Eren”, “Alp-eren”, “Gazi” unvanlarını alan, dini, vatanı, milleti ve devleti için cihat eden “mücahid” kimseler olarak Anadolu’nun İslamlaşması için aksiyoner, ahlâkçı ve teşkilâtçı bir görev üstlenmişlerdir.5

Osmanlı padişahlarının, daha kuruluş günlerinden itibaren mutasavvıf âlimler ve bunlara bağlı dervişlerle beraber oldukları hususu bilinen bir gerçektir. Bugün şunu kesinlikle söylemeliyiz ki, hemen bütün Osmanlı padişahları bir veya birkaç tarikata intisap etmişlerdir. Osmanlı yönetimi protokolde Şeyhülislamı vezirden sonraya koymuştur. Esasta padişaha yön veren bir numaralı kişi şeyhülislam kadar ortalarda görünmeyen “Şeyh Efendi” veya “Gönül Sultanı” yani mutasavvıftır. Padişah gönül sulatanı şeyhin önünde kılıç kuşanmış, en mahrem dertlerini ona açmış, en kederli ve sıkıntılı zamanlarında gönül sultanına başvurmuştur. Osmanlı devletinin kuruluşunda Osman Gazi’nin gördüğü rüyayı yorumlayarak büyük dünya imparatorluğunun ufuklarını gösteren zat bir ahi dervişi Edebalı idi.6

Bu tarikatlar devletin bekâsı ve İslâm dininin yayılması için idareciler, ilim adamları ve ordu mensupları ile elbirliği içinde çalışmayı kendileri için ibadet saymışlardır.

Osmanlı tasavvuf ricâli, tasavvufu ferdî cihaddan çıkarıp, içtimaî (toplumsal)cihad haline sokan, tekke anlayışını müesseseleştirerek bunu toplumun her ferdine ve her ihtiyacına uzanan bir anlayış haline getirmişlerdir.7

Bu dönemde tekkeler, gönül terbiyesi mektebidir, güzel sanatlar akademisidir, bilgi ve iletişim merkezidir, spor alanıdır, şifahanedir; siyasi, askerî, içtimai ve iktisadi ahlâkın, birlik ve beraberlik ruhunun ilmek ilmek işlendiği yuvalardır.8

Araştırma konumuz olan Şeyh Mustafa Çerkeşînin de içinde bulunduğu Halvetiyye tarikatı da çeşitli zümreleri terbiye altına alabilme özelliğini taşıyan seçkin ocaklardan biridir. Halvetilik, Türk insan ve toplumuna en fazla etki eden tarikatlardan biri, bekli de birincisidir. Halvetiyye tarikatı toplumun her zümresinden insan grubuna hitap eden ve mensupları arasında çeşitli meslekten insanları görmek her zaman mümkün olan bir gönül ocağı olarak karşımıza çıkmaktadır.

ŞEYH MUSTAFA ÇERKEŞİNİNRİSALE-İ FİTAHKİKİT TASAVVUF ADLI ESERİ

 1.RİSALENİN YAZILIŞ AMACI

Giriş bölümünde de belirttiğimiz gibi Moğol istilasının ardından Anadolu’da çeşitli tarikatlar yaygınlık kazanmıştır. Böylece hem sosyal dayanışma sağlanmış hem de tarikat erbabı kimseler vatanın manevi bekçileri olmuşlardır. Osmanlı hükümdarları da tarikat ehli insanlara hürmet etmişlerdir. O devirlerde siyasi ve sosyal olaylar ile din, tarikat kavramı ve tatbikatları arasında irtibat sağlam ve hepsi birbirleri ile uyum içinde bulunuyorlardı.9

Bununla beraber Osmanlı Tarihi’ni incelediğimizde zaman zaman şeriat, tarikat ve hakikat kavramları etrafında büyük veya küçük tartışmaların cereyan ettiğini ve bu konular üzerinde din âlimleri ile tarikat erbabının çekişmelerini görürüz. Bu kavgaların altında yatan gerçekler tartışmaların taraftarlarına göre ulvîdirler. Ancak üzerlerinde kavga edilmeye değer yönlerinin mevcut olup olmadığı nasıl ortaya çıkartılacak; işe hissiyatın karışma payı ve derecesi hangi kıstaslarla tespit edilecektir? Büyük çapta olaylara adları karışan şahsiyetleri, ilim ve mana âlemindeki derinlikleri ve bu kişilerin bazı dünya emellerine kavuşabilmek için siyaseti alet edip etmedikleri nasıl anlaşılacaktır? Bunun için şüphesiz ki tarih bilgisi yanında zamanın sosyal yapısını da bilmek gerekmektedir. Bu konularda tarihçilerin yazdıkları, gerçeklere ne kadar uygundur ve bu kayıtların içinde bizleri yanıltacak veya eksik olanlar yok mudur? Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşunu takip eden yüzyıllarda ve yükselme devrinde mevcut olmayan bu kavga ve fikir ayrılıkları neden daha sonra ortaya çıkıp zaman zaman geniş boyutlar kazandı? İlk zamanlarda şeriat, tarikat ve hakikat kavramları iyice anlaşılamamış mıydı? Daha sonraki yüzyıllarda ilim erbabı kimseler, ilmi esaslarda taviz vermemekle beraber olayların müsamaha tarafını veya içinde bulundukları toplumun adet ve örfünü dikkatten uzak mı bulundurdular? Yoksa “biz hâl ehliyiz” anlayışı içinde tarikat erbabı ilmi gerçeklere kıymet mi vermediler? Bu sorulara değişik açıdan cevap verebiliriz. Esas olan ilmi gerçeklere saygılı olmakla birlikte toplumun adet ve örfünü bir kenara atmadan ilmi gerçekleri kabul etmektir. Sonuç olarak ilimsiz âdet ve örflere saygısız bir taassuba hissiyatın da karışması halinde önü alınamayacak olayların olabileceği her zaman için imkân dâhilinde olduğunu söyleyebiliriz.

Bu genel girişten sonra bizim konumuz olan Turuk-ı Aliyye’nin Halvetiyye Şeyhlerinden Pîr-î Sâni el Hac Mustafa Efendi’nin “Risale-i fi Tahkikit Tasavvuf” adlı eseri, 1785-1839 yılları arasında yaşayan ve saltanat süresi 1808-1839 yılları arası olup 31 yıl gibi oldukça uzun bir süre tahtta kalmış olan 30. padişah Sultan II. Mahmud dönemine aittir. Bilindiği gibi II. Mahmud ıslahatçı bir padişahtı. O’nun bu konulardaki ıslahat hareketleri incelemeye değer. Bu ise ayrı bir çalışma konusu olup bu çalışmanın dışındadır. II. Mahmud, tekke ve zaviyeler alanındaki ıslahat düşünceleri ile ilim ehli ve tarikat erbabı arasındaki mevcut anlaşmazlık ve kavga konusunun boyutlarını ilmî bir şekilde tespit konusunda samimi gayret göstermiştir.

Ayrıca II. Mahmud tahta çıktığı zaman Osmanlı İmparatorluğunun çeşitli yerlerinde yarı bağımsız âyanlar,(seçkinler, asilzâdeler sınıfı) türemiş olup devlet otoritesini tesis etmek için bu âyanlara karşı esaslı bir şekilde harekete geçti. Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın fitneleri ile Anadolu’da birçok isyanlar oldu. Bunların içinde en önemlisi Kastamonu’daki Tahmiscioğlu isyanıdır. II. Mahmud bir süre bu tür iç isyanlarla da uğraşmıştır. Bu isyanlar içinde en önemlisi Kastamonu’da Tahmisçioğlu isyanı olduğu dikkate alınırsa ve o tarihlerde Çerkeş’in Kastamonu’ya bağlı bir ilçe merkezi oluşu bütün bu havalide zamanında nâmı yayılmış olan Şeyh Mustafa Çerkeşî’nin bir de Halvetiyye halifelerinden olması keyfiyeti de düşünülerek ve kritik olan bu bölgedeki olayların üstesinden gelebilmek için padişahın bir “hâl çaresi olarak” Şeyh’den yardım istemiş olabileceği ileri sürülebilir. Şeyh Mustafa Çerkeşî’ de Sultanın emrini cevaplayıp göndermiştir.

Ancak Kuşadalı İbrahim Halveti de, Sefinenin beyanına uyarak Şeyh Mustafa Çerkeşî “Risale-i fi Tahkikit Tasavvuf adlı risalesini II. Mahmut’un isteği üzerine yazdı. Eğer bu doğru ise Şeyh Mustafa Efendi’nin en azından bir süre için İstanbul’da kalmış olduğunu kabul etmek gerekir” denilmektedir ki bu ifade yanlış değerlendirilmeye müsaittir. İncelediğimiz bir yazma ile üç matbu nüshanın mukaddimesinde ” … emr-i sultani ile sual olundukta” ile “cevap buyurup tahrir ve irsal buyurdukları” ifadelerine dikkat etmek icabetmektedir. Bu ifadelerden, Şeyh’in bir süre İstanbul’da kalmış olduğu açıkça anlaşılmamaktadır. Çünkü ” …emr-i sultani ile sual olundukta” ifadesini kabul ve Şeyh’in İstanbul’da bir süre kalmış olduğunu düşünürsek, cevap sultana tahrir ve irsal değil, bizzat takdim edilir; hatta caize bile alınır.10

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki; Şeyh Mustafa Çerkeşî bahsedilen risalesini II. Mahmud’un isteği üzerine yazmıştır. Ancak Şeyh Mustafa Çerkeşî’nin yazdığı bu risalesini İstanbul’a giderek bizzat padişaha takdim edip etmediği veya gönderdiği konusu ihtilaflıdır.

Ayrıca yukarıda bahsedilen tasavvuf ehli ile din âlimleri arasındaki çekişmeden kaynaklanan problemler, Anadolu’daki isyanlar ve özellikle de Tahmisçioğlu isyanı konusu, II. Mahmud’un İstanbul’daki ulemâ ve meşâyihe de sorulup sorulmadığı ve onlardan yardım isteyip istemediği konusu şimdilik tesbit edilememiştir.

Ayrıca II. Mahmudun saltanatının ilk yıllarında Kastamonuda çıkan Tahmisçioğlu isyanını bastırma hususunda Şeyh Mustafa Çerkeşînin nüfuzundan faydalanmak amacıyla Ona bu konu ile ilgili sorular sormuş olabileceğinin ileri sürülmesi risaleyi incelediğimzde risalenin muhtevasına göre çok uzak bir ihtimal olduğu anlaşılmaktadır.

Ancak, II. Mahmud’un yukarıda bahsedilen bu meseleler karşısında Şeyh Mustafa Çerkeşîden yardım istemesi Onun ilim ve irfanının seviyesini ve şöhretinin yaygınlığını göstermesi açısından son derece önemlidir. 

Bu çalışmamıza konu olan Şeyh Mustafa Çerkeşi Efendi’nin Risale-i fi Tahkiki’t Tasavvuf adlı risalesinin bilhassa İstanbul kütüphanelerinde ve Milli kütüphanede yazma nüshaları vardır. Elimizde bulanan yazma nüsha Çerkeş ilçemizde, Hazretin türbesinin içinde bulunduğu camide levha halinde asılı mevcuttur. Bu nüsha müellif hattı olmayıp istinsah (yazma bir eseri el yazısıyla kopyalama) tarihi ve müstensihin (el yazması eserini el yazısıyla kopya eden kimse) adı yoktur. Levhanın ebadı 485×345 mm.dir. İri sülüs yazı ile yazılmış olup hat hataları vardır. Epeyce eski tarihli bir nüsha olabileceği kanaatindeyiz.

Matbu nüshalar:

1.İstanbul’a Mekteb-i Tıbbıyye-i Şahane’de 5 Şaban 1300 tarihinde basılmıştır. “Çerkeşî’nin adı geçen risalesi (yersiz, tarihsiz) basılmıştır”denilmektedir. Hâlbuki söz konusu risale, Halvetiyye şeyhlerinden şeyh Yusuf Efendi’nin iki eseri ile birlikte üçü bir arada basılmış olup baskı yeri ve tarihi sondadır. Bu nüshası için Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kütüphanesi numara 4860,4861. Ayrıca Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi kütüphanesinde matbu bir nüsha olduğu daha tesbit edilmiştir. Bak. No. 599 (Menakıb-i Tarikat-ı Halvetiyye ile birlikte), Baskı yeri yok, tarih 1290(Cep boyu).

2.Matbu nüsha ise Eskişehir Matbaa-i Ticaret,1331 kaydını taşımaktadır.11

3.İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi, Zühdü Bey Ktp, nr, 558/2

Yazma Nüshalar:

1.Süleymâniye (Hasan Hüsnü Ktp. nr.678/1;MŞ, vr.17b-18a) 12

2.Risâle-i fî tahkîki’t-tasavvuf, Şeyh Mustafa Halvetî el-Çerkeşî, Ankara-Milli Kütüphane, Yazmalar koleksiyonu, Arşiv No: 06 HK 2747/2, Yaprak: 39b-40b

3.Risâle-i fî tahkîki’t-tasavvuf, Şeyh Mustafa Halvetî el-Çerkeşî, Ankara-Milli Kütüphane, Yazmalar koleksiyonu, Arşiv No: 06 Mil Yz A  3362/2, Yaprak: 24b-25b

4.Risâle-i fî tahkîki’t-tasavvuf, Şeyh Mustafa Halvetî el-Çerkeşî, İstanbul Yapı Kredi Sermet Çifter Araştırma Kütüphanesi, Arşiv No: 23/3, Yaprak: 42b-43a, İstinsah Tarihi: 1281 Hicri / 1864 Miladi

5.Risâle-i fî tahkîki’t-tasavvuf, Şeyh Mustafa Halvetî el-Çerkeşî, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Arşiv No: 59/4, Yaprak:80b-81b

6.Risâle-i fî tahkîki’t-tasavvuf, Şeyh Mustafa Halvetî el-Çerkeşî, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Arşiv No: 1079/2, Yaprak:41-44

7.Risâle-i fî tahkîki’t-tasavvuf, Şeyh Mustafa Halvetî el-Çerkeşî, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Arşiv No: 1585

8.Risâle-i fî tahkîki’t-tasavvuf, Şeyh Mustafa Halvetî el-Çerkeşî, Mısır-Kahire Milli kütüphanesi Türkçe Yazmalar Bölümü, Arşiv No: Talat-71, Yaprak: 111-115, İstinsah tarihi: 1324 Hicri / 1906 Miladi

9.Çankırı-Çerkeş ilçesi, Pîr-i Sâni Camii içinde levha halinde olan nüsha.

Bu risâle İslam toplumunda tarih boyunca önemli bir problem teşkil eden şeriat-tasavvuf ilişkisi konusunu inceleyip bu konuyu açık ve net bir şekilde ortaya koymuştur. Bütün bunlar söz konusu risalenin oldukça rağbet görüp okunduğunu, tespit edebildiğimiz kadarıyla da sık aralıklarla baskısı yenilenmiş olduğunu göstermektedir.

Bizim esas aldığımız ve yayınlayacağımız matbu risale ise İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi Zühdü Bey Ktp, nr, 558/2de bulunan risaledir. Ancak ilk kısmı (ilk paragrafı) yukarıda bahsettiğimiz İstanbul baskısı nüshadır.

2.RÎSALE-İ Fİ TAHKÎKİT TASAVVUF

Ulemâ-uş şeriat ve meşâyih-u tarikat beynlerinde cereyan eden kîl ü kâl ve ihtilâf-ı hâl ve hakîkat-ı me’âl ne gûnâdır. Emr-i Sultânî ile sual olundukta Mevlânâ Kutbü’l-ârifin eş-Şeyh Mustafa el-Halveti el-Çerkeşî (Kuddise sirruh ve li’llâhi derruh) hazretleri tarafeynin hâlini beyân ve hak olanı izhar ve ıyân olunmak içün cevab buyurup tahrîr ve irsal buyurdukları risâlet-i latîfe (el-hakku ehakku bi’l-ittibâ’ı)13

Bismillahir’ Rahmani’r Rahim

Ma’lum olaki erbab-ı kulûbun tahsili ve tahsilinde sa’y-ı beliğ eyledikleri tasavvuf ahval-i selâseden ibarettir ki, tecellî-i ef’al ve tecellî-i sıfat ve tecelli-i zât ile tabir olunur. Lakin hîn-i ifadede ahval-i selâse sahipleri halât-ı selâsede fırka-ı delâleden üç fırka-ı bâtılıyaya müşabihlerdir. Tecellî-i ef’al sahipleri Cebriyye’ye ve tecellî-i sıfat sahipleri Hulûliyye’ye ve tecellî-i zat sahipleri İlhâdiyye’ye müşabih görünür. Lakin cebrü hulûl ve ilhaddan müberrâdırlar. Bu tecelliyât-ı selâseye mazhar olan zevât-ı kirâm ile tavâ’if-i selâse-i mezkûrenin beynlerini tefrik eden Şer’i Muhammedî ve Erkân-ı Ahmedîdir ki eğer bir kimse dâire-i şeri’atta dâhil ve merkez-i istikamette sabit olup makamât-ı selâseden ve tecelliyât-ı sâbıkadan tekellüm ider ise İrfan-ı İlâhi ve Esrâr-ı Rabbanîdir ve kendinden zuhur eden hârık-ı âde keramettir. Lakin indallah ve inderresul ve indel mürşidin mezmûm ve bi edebliktir. Ve eğer dâire-i şerî’atten hâriç ve merkezi itikaddan zerre miktarı ma’il olursa kendisi dâll ve kelâmı ilhad ve ifsaddır ve zuhûr iden hârık-ı âde sihir ve istidrâctır. Sofiyyeden Melâmiyyûn hezarâtı avâm-ı nas, indinde ve mahcûbîn katında ve hasebu’z-zâhir şerî’ata muhâlif akvâl ve ef’âl ve etvâr ile görünür ise dahi. Lâkin tahkîk ve tetkîk olunsa kat’an ve katıbeten şerî’at-ı Ahmediyye’ye ser’i mû muhalefetleri yoktur. Ancak tabyı-i şeriflerinde sırru ihfâ muhabbeti merkûz olmağın mahcûbîn indinde zâhiren şerî’ata muhalif hakîkatta muvâfık-ı akvâl ve ef’âl ve etvâr ile nefislerin mestûr ve mahfî kılurlar. Zâtında bu fırka-i mestûrîn kâmillerdir. Mükemmeller değildirler ve nefsinde râşiddirler, mürşidler değillerdir. Anlardan istid’a sahih istirşâd sahih değildir, itikada lâyık iktida sahih değildir. Zira tâlib-i tasfiyye olanları şek ve şüpheye ilka ederler. Mürşidiyet şek ve şüpheye ilka etmek değildir. Belki cemî-i nâsın kulûbundan reybü şekki ihrâç ve izâle etmektir ve emr-i irşâd Allahü Zü’l Celâl Hazretlerinin inayet-i ezeliyyesi ve cezbe-i Rabbaniyesidir ki bir kulını ef’âlen ve sıfâten ve zâten kendine cezb idüp ve nice müddet kasr-ı cemâlinde mihmân ve taht-ı visâlinde sultan kılındıktan sonra tekmilen li’l-irşâd makam-ı beşeriyete inzâl ve irsal idüp tevâ’if-i selâse ki küffâr ve avâm ve havâsdır. Küfârı küfürden imana ve avâmı masiyetten tâata ve havâssı mâsivâdan vuslata davet ile memûr ve taraf-ı Rahmâniyyesinden hilâfet ile mansûr ve müeyyed kılınmıştır. Ol abde enbiyâdan ise nübüvveti teşriyye evliyadan ise nübüvveti ta’rifiyye tesmiyye olunur. Mürşid-i kâmil ve mürebbî-i vâsıl zâta nübüvvetten hisse mend olmalarıyla enbiyâ-yı izam ne gûna ferâ’iz ü is vâcibâtı ve sünen ve müstehabatı vesair erkân-ı şeriatlerini kavmi beyninde iktidarları kasd ile cehren ve alenen icrasıyla me’mur oldukları gibi mürşidler dahi evrâd ve ezkâr ve halvet ve uzlet ve ferâ’iz ve nevâfil vesair erkânı tariklerin müridleri belki sair nas beyninde iktidaları kasd ile cehren ve alenen icrasıyla memurlardır ve mahalli ithamdan ihtiraz mültezimleridir. Ve ibadet ve taatlarında ve süneni Muhammediyye’ye ittibalarında ve siyeri Ahmediyye’ye sülüklerinde asla ucup ve riya olmaz. Anlar bir kavmidir ki (La a’budu Rab’ben lem erahu) ikramı ile mükerrem olmışlardır. Kavilleri ayn-ı tevhid ve fiilleri aynı ihlasdır. Amma güruhu melâhide ibadat-ı zahiriyye ebrarın hali ve ibadâti batıniyye mukarrebinin hali deyü itikadları küfür ve ifsaddır. İbadatı zahireyi terk aynı ilhad oldığından ma’dâ safha-i kalbleri harf dinden ve noktai tasavuftan hali lisanlarında nice hurufat ve şath u tâmmât câri ve mu’in-i şeriatı garra olan ulema-i ittikaya buğz birle marifet-bâri ve tasavvuf iddiasında olup tarik-i aliyyeyi şeriati garrâdan ayırup bir tarik add idüp hal ü zevk ile sudur iden ehlullahın kelamı mutlaklarını lisana getürüp kendilerine kal ve meşayıh ile ulemâ beyninde müttefekün aleyha olan ibadat ve taatı ve riyazet ve mücâhedâtı terk ve muhtelifun fiha olan ef’ali vucub mertebesinde kendülerine adet ve hâl belki mâsiyete alet kılan ol zümre-i dâllin ve ol fırka-i hasırından tasavvuftur ve marifeti Hak anlardan mehcûr ve bu cihetten ulemayı selef ve halef bazısı tahkiken ve bazısı takliden olguruh-ı melahideyi zecr ve men hususunda arif ve kâmili fark etmeyüp sureti ıtlakta nice resâil tahrir ve tahşiyye-i kelimat takrir eylediler. Lakin aritifi mancubdan ve kâmili nakıstan ve makbulü merduddan fark itmeyerek zecr-ü red emr metbu olmadığı ecilden bu babda eimmei safiyye dahi nice kitaplar te’lif ve nice risaleler tasnif eylediler. Ulema ile meşayıh meyanlarında olan nizâ lâfzîdir, manada müttehid dirler. İttihad-ı maneviyyeyi fehm itmeyenler bi-edeplerin lafzında teksir nizalarına ehlullah razı olmazlar.

Temmeti’l-Hurû bi Avni’llahi’l meliki’r Rauf

3.RİSALENİN DEĞERLENDİRİLMESİ

Şeyh Mustafa Çerkeşî Efendi bu risalesinde tasavvuf tarihi açısından dikkate değer önemli tespitlerde bulunur. Risalesinde şeriat âlimleri ile tarikat şeyhleri arasında geçen sözler ve birbirine uymayan hallerle hak ve hakikatın neden ibaret olduğunu açıklamaya çalışmıştır. Ona göre tarikat mensupları gönül ehli kişilerin ulaşmaya çalıştıkları tasavvuf yolu üç halden ibarettir. Bu haller, fiil, sıfat ve zât tecellileri (tecellî-i ef’âl, tecellî-i sıfat, tecellî-i zât) olarak tanımlanan üç halden ibarettir. Bu üç tecelliye mazhar olanlar zâhiren üç bâtıl fırka mensuplarına benzerler.

Fiil tecellisi sahipleri Cebriyyeye “insanların kendilerine has bir iradeye sahip olmadığını, zihnî ve amelî bütün fiillerinin ilâhî gücün zorlayıcı tesiriyle meydana geldiğini savunanlar” yani insan amellerinde (davranışlarında) zorunludur diyenlere;

Sıfat tecellîsi sahipleri Hulûliyyeye ilahi varlığın insan bedenine girdiğine inananlara;

Zât tecellîsi sahipleri, İttihâdiyye’ye (yaratanla yaratılanı aynı görme) mensuplarına benzer görünürler.

Fakat “onlar insanın amellerinde zorunlu bulunması,” “ilahi varlığın insan bedenine girmesi” ve “Yaratan’ın yaratılanla aynı olması” inancından uzak ve temizdirler. Sûfileri bu bâtıl fırka mensuplarından ayırt etmenin temel ölçüsü şeriât-ı Muhammediyye’dir. Yani İslam dini ve esaslarıdır. Dinin kurallarından ayrılmamak şartıyla yukarıdaki üç hal ve makamın kendisi üzerinde tecellilerinden bahseden sûfinin sözleri ilâhi sır ve hikmetlerden ibarettir. Ondan meydana gelen olağanüstü hallere kerâmet denir. Fakat sûfinin kendi istek ve iradesiyle keramet göstermesi Allah ve Peygamber katında, mürşidler nazarında yerilmiş ve edebe uygun görülmemiştir. Eğer bir kimse dinin kuralları dışına çıkar, Allah’ın emir ve yasaklarına bağlılıktan ve O’nun kulluğu yolundan zerre kadar ayrılırsa kendisi Hak’tan sapmış ve sözleri inanç bozukluğuna yol açmış olur. Gösterdiği olağanüstü şey de sihir ve istidractır.

İstidrac; küfrü ve isyanı açık olan kimselerin elinden, kendi arzularına uygun olarak meydana gelen harika olaylardır. İslâm ıstılahında ise; bir insanın, günahını artırdıkça ve azgınlığını devam ettirdikçe Allahın (c.c.) ona, nimet kapılarını açması ve onu dünyada nice izzet, ikbal ve makamlara çıkarmasıdır. Bu kimse, bütün bu nimet ve ikballeri kendi kahramanlığına ve çalışmasına bağlar. Allaha şükredip tevbe etmeyi ve alçak gönüllüğü unutur. Gurur ve kibrini artırır, kötülüklere daldıkça dalar. Günahları derece derece çoğalır. Çoğaldıkça da, derece derece Allahın gazabına yaklaşır. Nihayet Allah, (c.c.) ansızın onu yakalar ve şiddetli azaba uğratır. 14

Risâlenin daha sonraki satırları, Şeyh’den, Tasavvuf ehlinden olan Melâmilerle ilgili görüşünün de sorulduğu kanaatini vermektedir. Burada çok kısa bir şekilde Melamilik hakkında açıklama yapmakta fayda vardır.

Melamilik, kınamak ve ayıplamak anlamına gelir. Tasavvuf ıstılahında ise‚yaptığı iyilikleri gösteriş olur endişesiyle gizlemek, kusurlarını ise nefsiyle mücadele etmek, aşağılamak için açığa vurmak olarak tarif edilir. Melamilik, şekli ve maddi unsurlara önem veren tasavvuf anlayışlarına tepki olarak ortaya çıkmıştır. Melamiliğe göre birtakım tasavvufi oluşumların tören, kıyafet, gelenek ve zikir meclisleri ile Hakka vasıl olması mümkün değildir. Bütün bunlar riya alametleridir. Buradan da anlaşılacağı üzere melâmetin temel özelliği, riyâdan kaçınmak için gizliliğe riayet etmek ve şöhretten sakınmaktır. Riyâdan sakınma, nefsi töhmet altında tutarak onun ayıpları ile meşgul olma, yaptığı amelleri görmeme şeklinde tezahür eder. Bahsedilen bu özellikleri nedeniyle Melâmîler dış görünüşlerinden gerçek durumlarını sezdirmemeyi, toplum içerisinde kıyafet ve görünüşle ayırt edilmemeyi anlayışlarının esası olarak belirlemişlerdir. Riyadan kurtulabilmek ve ihlâsı gerçekleştirebilmek için halktan ayırt edilecek kıyafet ve davranışlardan sakınmak gerekir. Nafile ibadetleri insanlardan gizli yapmak gerekir. Bununla beraber kalpten Allah’ı hiçbir zaman ayırmamak, kendinde bir varlık görmemek kendi nefsini kınamak gerekir. Hatta nefislerin kınanması için zaman zaman da halkın öfke ve tepkisini çekecek kınama ve azarlamalarına neden olacak fiiller işlemişlerdir. Bu durum tarihi süreç içerisinde tasavvufi oluşumların içerisinde birtakım rahatsızlıkları da beraberinde getirmiştir.15

Çerkeşî Mustafa Efendi’nin Melamilik ve Melamiler hakkındaki görüşleri son derece yapıcı ve olumlu bir ifadeye sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Çerkeşî Mustafa Efendi, halkın ve anlayışsız zâhir ulemasının dinin hakîkatini kavramaktan aciz oldukları, zâhiren (görünürde) şeriata aykırı sözler söyleyen ve bazı davranışlarda bulunan Melâmi büyüklerinin dikkatle incelendiğinde İslâm’a zerre kadar ters düşen hiçbir hallerinin olmadığını söyler. Ona göre hallerini gizlemeyi sevdiklerinden dolayı bu durumlarını bilmeyenlere göre Melamilerin söz ve davranışları İslâm’ın kurallarına aykırı gibi görünse de gerçekte İslâm’a uygundur. İslâm’ın zâhirine aykırı gibi görünen bu söz ve davranışlarla kendilerini halkın ilgi odağı olmaktan çıkarmayı hedef edinen Melâmiler, kâmil insanlardır. Fakat kemale erdirici değildirler. Kendileri râşid olup mürşid olamazlar. Onlardan dua istemek ve irşad talep etmek doğru değildir. Çünkü bunlar nefsini arındırmak isteyen kişileri şüpheye düşürebilirler. Hâlbuki irşad, Hakk ve hakîkate erişmek isteyenleri şüphede bırakmak değil, aksine kalplerden şüphe ve kuşkuyu gidermektir.

İrşad görevi Yüce Allah’ın kuluna verdiği bir lütuf ve yardımıdır. Fiilleri, sıfatları ve zâtı ile bir kulunu manen kendine cezbedip, insanları eğitip Hakka yöneltmek ve kemale eriştirdikten sonra tekrar beşeriyet makamına döndürmesi ve irşad ile görevlendirmesidir.

Mürşid, kâfiri inançsızlıktan imana, halkı, masiyetten yani günah ve isyan olan inanç, söz, fiil ve davranışlardan ibadete, ibadet ehli olanları yani havası ise Allah’ın dışındaki her şeyin tutkunu olmaktan kurtarıp Allah’a kavuşmaya yani vuslata davet etmekle Allah’ın görevlendirdiği ve bu konuda kendisine halifelik verdiği kişidir. Peygamberler de birer mürşiddir. Eğer mürşid, peygamber ise bu göreve “nübüvvet-i teşrî’iyye” (Nübüvvet-i teşrîiyye: Kendisi bir şeriat getiren veya kendinden önce şeriat getiren peygamberlere tâbi olmayı bildiren nebî, peygamber.) velîlerden ise “nübüvvet-i ta’rifiyye” (Nübüvvet-i tarifiyye: Velilerin ledünnî ve ilham yoluyla elde ettikleri bilgileri insanlara haber verme hali.)  adı verilir.

Açıklama: “Nübüvvet-i ta’rifiyye” kavramını İslâm âlimleri uygun görmemişlerdir. Çünkü nübüvvet (Peygamberlik) sona erdirilmiştir. Velilerin “nübüvveti ta’rifiyye” denilen ilhâmı ise, dinde kabulü zorunlu bir delil değildir. Dinde delil; kitap, sünnet, icmâ ve kıyastır. Nübüvveti ta’rifiyye kavramına, bilgisiz mutasavvıflar tarafından birçok zararlı manalar verilmiştir. Bu ve benzeri kavramlar; Hicri altıncı-yedinci yüzyılda çıkarılmış ve Şeyh Muhyiddin-i Arabî tarafından ortaya konulmuş tasavvufi terimlerdir. O’ndan sonra bu kavramları kullananlar çoğalmıştır. Pîr-i Sânî Hazretleri de, kendisinden önceki âlimlere uyarak risalesinde bu kavramlara yer vermiştir.

Peygamberler getirdikleri şeriatın hükümlerini ümmetleri üzerinde uygulamakla yükümlü oldukları gibi mürşidler de zikir, evrâd ve halvet gibi tarikatlarının gereklerini müridlerine uygulatmakla görevlidirler. Onlar (mürşidler) suçlanılacak şeylerden sakınırlar. Onların ibadet ve emirlere itaatlerinde, İslamî davranış ve sünnete bağlılıklarında asla gösteriş ve kendini beğenmişlik bulunmaz. Onlar öyle bir topluluktur ki,(Lâ a’büdü Rabben lem erâhû) görmediğim Rabbe ibadet etmem ikramıyla yüceltilmişlerdir. Bu sebeple onların sözleri tevhidin, fiilleri de ihlâsın ta kendisidir.

Açıklama: Din âlimlerimiz, tartışma ve eleştirilere sebep olan  “görmediğim Rabbe ibadet etmem” cümlesinin anlamını dinin temel kaynakları olan Kitap ve Sünnet’e uygun olmadığını belirtmişlerdir. Çünkü Yüce Allah’ı dünyada, dünya gözü, yani maddi göz ile görmek imkânsızdır. Allah madde veya cisim değildir. Ayrıca insan gözü sınırlıdır. Allah ise sınırsızdır. Sınırlı bir organın sınırsız bir varlık olan Yüce Allah’ı görmesi imkânsızdır. Çünkü “gözler O’nu göremez, O, gözleri(ve her şeyi)görür.”(En’am s.103), “Yüce Allah’a benzeyen hiçbir şey yoktur.”(Şûrâ 11)

(Lâ a’büdü Rabben lem erâhû) sözünü Hz. Ali (r.a)’nin söylediği rivayet edilir.

Bir gün Hz. Ali’ye (r.a) “Allah’ı gördün mü?” diye sormuşlar;

Hz. Ali'(r.a)de cevap vermiş, ”Görmediğim Allah’a secde etmem.”

”Nerde gördün” demişler.

Hz. Ali (r.a.) de Olmadığı yeri gösterin demiş.

Burada ifade edilen görülen şeyin Allah olamayacağı, ancak Yüce Allahın yaratmış olduğu kâinat ve içindeki eserleri olabileceği anlamını vermek daha doğru olacaktır. Zât tecellisi ise; Yüce Allahın bizzat Zâtının görülmesi veya ortaya çıkması değil, yarattıklarının görülmesidir.

Eğer bu sözü Hz. Ali’nin (r.a) söylediği kabul edilirse ona da yukarıda açıkladığımız manayı vermek gerekir. Bu takdirde bahsedilen ifade sakıncalı olmaktan çıkar. Aksi halde; Mücessime ve Müşebbihe (Yüce Allah’ı insan şeklinde düşünme) inancına sapmak baş gösterir ki; böyle bir düşünce İslam dinin temel kaynakları olan Kitap ve Sünnete uygun değildir. Ayrıca başta Hz. Ali olmak üzere hak ehlinin bütün imamları böyle bir düşünceyi reddederler.

Yüce Allah’ı ancak Ahirette görmek mümkün olacaktır. Bununla ilgili olarak, bir hadiste mehtaplı bir gecede kimse kimseye engel olmaksızın ayın görülmesi gibi Allah’ın görüleceğinden bahsedilir (Müslim, mesacid, 211,212). Kıyame suresinin 22-23. âyetlerinde “Yüzler var ki o gün ışıl ışıl parlar, Rabbine bakarlar.” buyrulur. Bu âyetin yorumlarından biri şöyledir: Cennette Yüce Allah’ı görmek, Allah’ın mü’min kullarına bir ihsanı olacaktır.

Risâlenin devamında Şeyh Mustafa Çerkeşî; din âlimleri ile mutasavvıflar arasındaki varmış gibi görünen ihtilaftan(çekişmeden) şöyle bahseder.

Dinin koruyucusu olan ulemadan nefret edip sûfilik iddiasında bulunmanın tarikatı ve şeriatı birbirinden farklı şeyler gibi göstermenin ulema ile meşâyıhın üzerinde birleştikleri taat, riyâzet ve mücâhede gibi hususları terk etmenin sapıklık olduğunu söyler.

Mustafa Efendi’ye göre, ulema bu gibi sahte sûfilerle gerçek sûfileri ayırt etme gayretini göstermeden aleyhlerinde birçok risâle kaleme almış, sûfiler de onlara cevap vermişlerdir.

Haktan sapmışların, zâhirî(bedenen-açıktan yapılan) ibadetlere “iyilerin hali”; bâtınî (kalben yapılan) ibadetlere “Allah’a yakın olanların hali” demeleri ve bu inançta olmaları inkâr ve bozgunculuk; zâhirî ibadeti terk etmeleri, sapıklık ve ifsattır, din dışılıktır. Kalblerinde ise, gerçek din ve tasavvuftan bir zerre yoktur. Dillerinden birçok uydurma hikâyeler ve saçma sapan sözler dökülür.

Onlar, dinin yardımcısı ve İslâm’ın açıklayıcısı olan âlim ve takva sahiplerine kin tutarlar. İlâhî marifet ve İslâmî tasavvuf iddiasında bulunurlar. Allah dostlarının, yaşadıkları hâl ve zevke ilişkin özlü sözlerini dile getirip kendilerine mâl ederler. Şeyhlerle din âlimlerinin üzerinde birleştikleri ibadetleri, ilahi emir ve yasaklara itâati ve nefisle mücadeleyi bırakarak aralarında anlaşmazlık konusu olan bazı sözleri bu yolun âdet ve gereği haline getirir, hatta günah işlemeye âlet ve vesile edinirler.

Tasavvuf ve marifet, haktan sapan ve kendilerine yazık eden bu gruptan uzaktır. Önceki ve sonraki bazı âlimler, bu grubun bozuk olan inançlarını engellemek için birçok risâleler yazmışlar, açıklamalar yapmışlarsa da genel ifadeler kullanarak “iyiler ile kötüleri, kemâl ve irfân ehli olanlarla olgunluk ve anlayıştan yoksun bulunanları” birbirinden ayırmamışlardır. Bu engellemelerin hakikat ehli ile ilgisi olmayıp, onları kapsamadığı gibi, uyulması gerekli bir emir de teşkil etmeyeceği açıktır. Bu konuda, tasavvuf âlimleri de birçok kitaplar ve risâleler yazmışlardır.

Çerkeşî Mustafa Efendinin bu konudaki son sözü şudur. Ulemâ ile meşâyıhın arasındaki ihtilaf lâfzîdir. Yani aralarında sözde bir ihtilaf (çekişme) vardır. Aralarında mana ve özde bir ihtilaf yoktur. Manevi birlik ve beraberliği kavrayamayanların çekişmeyi uzatmaları Allah dostları yanında bir kıymet ifade etmez. Böyle bir davranışa rızaları da yoktur.

Onun bu uzlaştırıcı tavrı ulema üzerinde tesirini göstermiştir. Nitekim Şeyhülislam Ârif Hikmet Bey ve Şeyhülislam Mehmed Sâdeddin Efendi, devrin tanınmış âlimlerinden Mehmed Zihni Efendi, Kelâmcı Abdullatif Harpûtî onun tarikatına intisap etmişlerdir.16

Bu risâle İslam toplumunda tarih boyunca önemli bir problem teşkil eden şeriat-tasavvuf ilişkisi konusunu inceleyip bu konuyu açık ve net bir şekilde ortaya koymuştur.

Ali Rıza SOYDAR

Yazar Hakkında: 1970 yılında Çankırı’nın Çerkeş ilçesinde doğdu. İlkokulunu Bozoğlu Köyü’nde, orta ve lise eğitimini Çerkeş’te tamamladı. 1990 yılında Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesini kazandı. 1995 yılında İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. 1995-2010 yılları arasında İstanbul’da, 2010 yılından bu yana Ankara’da Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi Öğretmeni olarak göreve devam etmektedir. Çeşitli internet dergilerinde sosyal, kültürel ve dini içerikli yazıları yayınlanmaktadır.

____________________________________________

Dipnotlar

1 Hayrani Altıntaş, Tasavvuf, İlahiyat Fakültesi Dergisi. Ankara, 1989, c.31, s.75.

2 Mehmet Akkuş, “Tasavvufun Anadolu’ya Girişi ve İslamlaşmada Rolü”, Tanımı, Kaynakları ve Tesirleriyle Tasavvuf, s.133.

3 M. Ali Aynî, Hacı Bayram Velî, İstanbul 1334, s.111-112

4 Prof. Dr. Osman Türer, “Batı’nın İslâm’ı Tanımasında Tasavvufun Rolü”, Tanımı, Kaynakları ve Tesirleriyle Tasavvuf, haz. Coşkun Yılmaz, İstanbul 1991, s.143

5 Yrd. Doç. Dr. Rıfat Özdemir, Osmanlı Devleti’nin tarikat tekke ve zaviyelere karşı takip ettiği siyaset ve http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/19/1151/13521.pdf

6 Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, Tasavvufun Ruhu ve Tarikatlar, İstanbul, 1992, s.273.

7  Mustafa Kara, “Osmanlılarda Tekke Siyaseti”, Hareket, 9 (1974), Ocak-Şubat 1975, sy. 109-110, s. 36.

8 Osmanlı Devleti’nde tekkelerin fonksiyonları ile alakalı bk. Osman ERGİN, Türkiye Maarif Tarihi, c. I, İstanbul 1939, s. 192-209

9 Bu konuda bak. Osmanlı Tarihi, İ. Hakkı Uzunçarşılı, T.T.K. Basımevi, Ankara, 1983, III. Cilt, 1. Kısım, 3. Baskı, S. 348.319. (Kısaltması O.T. Uzunçarşılı).

10 Yrd. Doç. Dr. Abdulkerim Abdulkadiroğlu, “Şeriat Uleması ile Tarikat Meşayıhı İhtilafı ve Tekke ve Zaviyelere Tayinler Hakkında İKİ VESİKA” Ankara Üniv. İlahiyat Fak. Dergisi, . c.28, s.338-341

11 Yrd. Doç. Dr. Abdulkerim Abdulkadiroğlu, age. s.341 ve Yrd. Doç. Dr. İbrahim AKYOL, Çankırı Karatekin Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı bölümü, Çerkeşî Mustafa Efendi Ve “Risâle Fî Tahkîki’t-Tasavvuf” Adlı Eseri,

12 Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, age. s.28.

13 Abdulkerim Abdulkadiroğlu; age. C.28, s.344.ve Ayşenur Kılınç, Risale fi Tahkiki’t Tasavvuf Çerkeşi Mustafa Efendi, Lisans Tezi, Ankara Ün. İlahiyat Fak. Ankara-2002

14 Ömer Nesefi, İslam İnancının Temelleri Akaid, Bayrak Yayınları: 165.

15 Prof. Dr. Osman Ana Hatlarıyla Tasavvuf Tarihi, s.153.ve Abdülbaki Gölpınarlı, Melamilik ve Melamiler, s.188.

16 Abdulkerim  Abdulkadiroğlu, age. s.344-348; M. İhsan Oğuz, age.  T.D.V. İslam Ansiklopedisi, c.8, s. 273. Ahmed Amîş Efendi, Hazırlayan, İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Altuntaş, s.79.

sahipkiran Hakkında

Sahipkıran; 1 Aralık 2012 tarihinde kurulmuş, Ankara merkezli bir Stratejik Araştırmalar Merkezidir. Merkezimiz; a) Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü savunan; ülkemizin her alanda daha ileri gitmesi ve milletimizin daha müreffeh bir hayata kavuşması için elinden geldiği ölçüde katkı sağlamak isteyen her görüş ve inanıştan insanı bir araya getirmek, b) Ülke sorunları, yerel sorunlar ve yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarına yönelik araştırma ve incelemeler yaparak, bu sorunlara çözüm önerileri üretmek, bu önerileri yayınlamak, c) Tespit edilen sorunların çözümüne yönelik ulusal veya uluslararası projeler yürütmek veya yürütülen projelere katılmak, ç) Tespit edilen sorunlar ve çözüm önerilerimize ilişkin seminer ve konferanslar düzenleyerek, vatandaşlarımızı bilinçlendirmek, amacıyla kurulmuştur.

Yorum Ekleyebilirsiniz