TÜRKİYE’NİN KÜRT MESELESİ (KİTAP ÖZETİ) – Sahipkıran Stratejik Araştırmalar Merkezi – SASAM
Twitter Facebook Linkedin Youtube

TÜRKİYE’NİN KÜRT MESELESİ (KİTAP ÖZETİ)

Özkan ULUDAĞ

SASAM Staj Programı kapsamında özetlediğim, orijinal adı “Turkey’s Kurdish Question” olan ve Henry J. Barkey ile Graham E. Fuller tarafından kaleme alınan  bu kitap, yedi bölümden ve 328 sayfadan oluşuyor. Kitap 1998 yılında yazılmış fakat ilk baskısı Eylül 2011 yılında yapılmıştır. Yedi bölümden oluşan bu kitabın sadece “Kürt Sorununda Çözüme Doğru” başlıklı son bölümünün ayrıntılı özetini çıkarıp diğer bölümlere ise kısa bir şekilde değinmeye çalıştım. Kitap siyasi bir çalışmadır. Kitaba başlamadan önce Morton Abramowitz’in Kürt meselesine bakışını ve düşüncesini içeren görüşlerine yer verilmiştir.

“Kürt sorununun özünü Türk kültürü, siyaseti ve toplumu temelinde incelemeye ve çözüme yönelik deneme niteliğinde bazı yaklaşımları sunmaya çalıştık. Kitabımız çoğunlukla Türkiye’deki Kürtlere odaklanmakla birlikte, Kürt kültürü ve toplumunu incelemeyi amaçlayan bir çalışma değildir. Bu eseri hazırlamaktaki esas amacımız, Amerika’nın kilit bir müttefiki olarak Türkiye’nin gelecekteki istikrarının ve esenliğinin, ayrıca Türk yönetiminin Kürt sorununu tatmin edici bir biçimde ortadan kaldırma kabiliyetinin korunması gerektiğinin altını çizmektir.” Henry J. Barkey ve Graham E. Fuller

KİTABIN YAZARLARI:

Graham E. Fuller

Graham E. Fuller Amerikan RAND Corporation düşünce kuruluşunun daimi politik danışmanı, ABD Merkezi Haberalma Teşkilatı’nın (CIA) Milli Haberalma Konseyi eski başkan yardımcısı, yazar, ABD’li devlet görevlisidir.  Harvard Üniversitesi’nden Rusya ve Orta Doğu çalışmaları ile BA ve MA dereceleri aldı. 20 yıllık dışişleri görevlerinin 17 senesini Almanya, Türkiye, Lübnan, Suudi Arabistan, Kuzey Yemen, Afganistan, Hong Kong gibi ülkelerde hizmet ederek geçirdi. 1982 yılında Yakın Doğu ve Güney Asya’dan sorumlu CIA’nın Milli Haberalma görevine atandı. 1986 yılında ulusal seviyede stratejik tahminler umumi sorumlusu olarak CIA Milli Haberalma Konseyi başkan yardımcılığına getirildi. 1988 yılında doğrudan devlet ile çalışmalarını sonlandıran Graham Fuller, RAND Şirketine esas olarak Orta Doğu, Orta Asya, Güney ve Güneydoğu Asya ve Sovyetler Birliği etnik problemleri ile ilgili çalışmalar yapmak göreviyle katıldı. Rusça, Türkçe, Arapça ve Çince bilmektedir. Turkey’s New Geopolitcs (Westview Press, 1994) kitabının yazarlarındandır ve “The Fate of the Kurd’s” (Kürtlerin Kaderi) başlıklı makalesi Foreign Affairs dergisinin(ilkbahar 1993) sayısında yayınlanmıştır.

Henri J. Barkey

Aslen İzmirli bir Musevi olan, İstanbul’da doğup büyüyen ve Türkçe’yi bir Türk kadar akıcı konuşan Henri Barkey, doktorasını Pennsylvania Üniversitesi’nde siyaset bilimi üzerine yaptıktan sonra Türkiye ve Ortadoğu üzerine çalışmaya başladı. 1998-2000 yılları arasında Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın Politika Planlama Bölümü’nde Türkiye, Yunanistan, Kıbrıs, Irak ve istihbarat alanlarında direkt dışişleri bakanına bağlı çalıştı. Ortadoğu ve Türkiye uzmanı Barkey, eski CIA görevlisi Graham Fuller’ la “Kürt Sorunu” adlı kitabı yazdı. Makaleleri Los Angeles Times, The International Herald Tribune gibi gazetelerde yayımlanan Barkey, News Hour, CNBC, ABC News and NPR gibi televizyonlarda siyaset yorumculuğu yapıyor.

ABD’nin Princeton, Columbia, Pennsylvania ve New York Devlet Üniversitesi gibi önde gelen okullarında dersler de vermiş olan Barkey, Newsweek, Washington Post ve Wall Street Journal gibi medya kuruluşlarında yazılar yayınlıyor. Şu anda Carnegie Endowment For International Peace adlı düşünce kuruluşunda çalışıyor.

Henri J. Barkey, Ortadoğu uzmanı ve akademisyen. Woodrow Wilson International Center for Scholars’ta Ortadoğu programının direktörlüğünü yürütmektedir. Lehigh Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanıdır.

1.BÖLÜM  

Kürt Milliyetçiliğinin Kökleri

Kürt’ler, bir kavim olarak, ulusal bilinçlerinin yeniden canlandığı yoğun ve önemli bir süreçten geçiyorlar. Elbette bin yılı aşkın bir süredir farklı bir halk ve topluluk olduklarının bilincindedirler; netice Arap ve Türk komşularından tamamen farklı bir dile sahip, çeşitli İran halkları arasında da farklı bir koldan gelmektedirler. 19. Yüzyılın sonlarında ve 20 yüzyılda İran, Irak ve Türkiye’deki Kürt’ler yerel ve ulusal hakları için çeşitli zamanlarda başkaldırmışlardır. Bugün ise olağanüstü iç siyasi değişimler ile köklü uluslararası gelişmeler karşısında Türkiye’deki(elbette ki İran ve Irak’taki) Kürt’ler yeni bir uyanış evresine girmişlerdir. Günümüz ulus devletler dünyasında yerel hak talepleri doğmuş, demokratikleşme ve insan haklarının hızla yayılması Kürtlerin kendi aralarındaki iletişimlerini arttırmış ve siyasi beklentiler yaratmıştır. Yeni Kürt siyasi bilincinin oluşması, yapısı itibari ile geri dönüşü pek mümkün olmayan siyasi bir evrimdir: Kişi, öğrenmiş olduğu etnik kimliği kolay kolay silip atamaz.

2.BÖLÜM

PKK Sahneye Çıkıyor

PKK’nın 1984 yılında Kürt halkının bağımsızlığını amaçlayan devrimci bir örgüt olarak ortaya çıkışı, Kürt ulusal hareketinin evriminde çok önemli bir safhayı açmıştı: Çağdaş Türk tarihindeki en uzun süreli Kürt isyanı olan, bugün on üç yılı aşkın süredir devam eden silahlı mücadele safhasına geçilmişti. Türkiye’deki Kürt sorununun bugünkü şeklini alması sadece PKK’ya bağlı değildir: Başta İran-Irak ve Körfez savaşları olmak üzere, Ortadoğu’nun diğer bölgelerinde yaşanan olaylar PKK’ya önemli siyasi ve askeri manevra alanı sağlamıştı. Örgütün jeopolitik değişikliklerden faydalanması ve sergilediği direnç, Türkiye içerisinde ciddi bir destek bulmasına imkân sağlamıştı.

3.BÖLÜM

Kürt Ulusal Bilincinin Oluşturulması       

Bugün Türkiye’deki Kürt siyasetini anlamak istiyorsak, derinleşen etnik ve ulusal bilinç algısının dinamiklerini incelememiz gerekir. Kürt kimliğinin oluşması yalnızca devletin politikaları engellememiştir. Kürt’ler arasında coğrafi, dilsel, dini ve siyasi çizgiler üzerindeki ayrılıklar da bu kimliğin gelişmesini engelleyen önemli etkenler olmuştur.

4.BÖLÜM

Türk Kamuoyunda Kürtler

Türkiye’nin Kürt sorununun barışçıl biçimde çözüme kavuşturulabileceğine dair en büyük ümit ışıklarından birini, ülkenin şu an bulunduğu nispeten gelişmiş siyasi siyasi düzeyi yakmaktadır. Türk siyasi kültüründe hâlihazırda en az üç tane son derece önemli nitelik bulunmaktadır: Demokratik süreç ve yönetim, geniş ve canlı bir sivil toplum ve özgür basın. Bu alanların tamamında daha atılması gereken adımlar vardır, ama bu unsurlar yine de Doğu Avrupa’nın büyük kısmını ve Balkanları da içine alan bölge standartlarına göre etkileyici biçimde işlemektedir. Ne yazık ki bu unsurlar Kürt sorununun ele alınmasında çok iyi işlememişlerdir. Görünüşe göre Kürt sorunu Türk devleti ve toplumunun normal süreçlerinin çoğunun dışında kalmaktadır. Bir başka deyişle, söz konusu Kürt meselesi olduğunda Türkiye’nin demokratik unsurları çoğunlukla devre dışı kalmaktadır.

5.BÖLÜM

Türk Devleti’nin Güneydoğu Politikaları

Türk devletinde Kürtlerle ilgili politikaların belirlenmesinde tek bir merkez olduğunu söylemek mümkün değildir-Milli Güvenlik Kurulu bu konuda en önemli merci olsa da. Kürt politikasını, ülkenin tek tip ulusal kimliğe sahip üniter bir devlet olduğu inancına sahip, köklü bir geçmişi bulunan bir seçkin Türk siyasetçiler ve devlet adamları çevresi belirlenmektedir: Bu çevre, başka ulusal kimliklerin varlığını kabul etmekte uzun süre zorlanmıştır. Geçmişte tercihlerini ifade etmekten veya müdahalede bulunmaktan hiç çekinmemiş olan sürekli sürekli teyakkuz halindeki ordu, bu Kemalist olgunun en büyük destekçisi olmuştur. Basının, aydınların, sivil toplumun ve siyasi partilerin büyük kısmının sessiz kalması ya da suya sabuna dokunmaması da bu politikalara güç katmaya devam etmektedir.  Bu elbette Kemalist algının değişmez olduğu anlamına gelmez: Özal, cumhurbaşkanlığı döneminde, bu algıya karşı çıkmış ve yeni görüşler sunup yeni sorgulama ve düşünme alanları açmıştı. Bunu neredeyse tek başına yapmış, zaman zaman kendi partisinden insanların ciddi muhalefetleri ile karşılaşmıştı.

Güneydoğu politikası neredeyse tamamen askeri seçeneğe dayanmaktadır. Olağanüstü sayılarda asker takviyesi, daha iyi taktikler, daha etkili silahlar ve sırf kaba kuvvet sayesinde devlet, bir zamanlar PKK’nın denetiminde olan bölgelerin çoğunun olmasa bir kısmının kontrolünü yeniden ele geçirmeyi başarmıştır. Bu kısmi başarının bedeli elbette çok ağır olmuştur: Geniş çaplı köy boşaltmaları ve evinden edilen binlerce insan, yaygın insan hakları vs. Bölgeye yığılan tüm bu insan gücüne ve silahlara karşın, askeri seçenek bir türlü istenilen sonucu bir türlü yaratamamıştır. Durum şimdilik belli ölçüde kontrol altına alınmış olsa da, PKK ve isyan tam olarak kaldırılamamıştır. Daha da önemlisi, bunun öngörülebilir gelecekte gerçekleştirilmesi de mümkün görünmemektedir.

Kürt politikasını esasen birkaç ana kurum belirlemektedir: Cumhurbaşkanlık, Başbakanlık, Genelkurmay Başkanlığı ve Milli Güvenlik Kurulu. Bu politikayı uygulayanlar ise silahlı kuvvetler, Milli İstihbarat Teşkilatı(MİT), adli sistem, jandarma ve emniyet genel müdürlüğü gibi çeşitli güvenlik birimleridir.

6.BÖLÜM

Kürt’ler ve Türk Dış Politikası

Kürt meselesi; ABD, Avrupa, Ortadoğu, hatta Rusya ve Kafkasya ile olan ilişkileri bakımından Ankara’nın dış politika alanlarının neredeyse tamamında önemli bir yer tutmaktadır. Aslında bu büyük ölçüde Ankara’nın kendi seçimidir çünkü yurtiçinde Kürt’lerle ilgili her şeyi PKK’yla ilişkilendirme konusundaki uygulamasını dış politika alanına taşımaya karar vermiştir. Türkiye, Amerikalılar ile Avrupalıların çoğunun zihinlerinde PKK’yı esasen terörle ve başka kötü şeylerle ilişkilendirmiş olmayı başarmış olmakla birlikte, ılımlı Kürt gruplarının varlığını da ısrarlı biçimde inkâr etmektedir. Kürt meselesi uluslararası platformda gittikçe önem kazandığından, Türkiye’yi uluslararası kamuoyuna yabancılaştırma riski taşıyan bu durum Trk devletini daha ciddi biçimde rahatsız etmeye devam etmeye devam edebilir. Ancak Türkiye, yurtdışındaki diplomatik elçiliklerine, Ankara’nın Kürt politikasının basında veya herhangi bir yerde en ufak biçimde bile eleştirilmesine sert biçimde karşılık verilmesi politikasını sürmeleri talimatını vermeye devam edecektir.

Türk devletinin stratejisi, meseleyi Ankara’ya karşı bir koz olarak kullanmaya dünden hazır Rusya, Suriye, İran ve Yunanistan gibi ülkelerden, Kürtlerin haksızlığa uğradıklarını düşünen ve Ankara’nın politikalarından rahatsızlık duyan Avrupa’daki dost ülkelere ve ABD’ye kadar pek çok sayıda devletin Türk ve Kürt siyasetine müdahil olmasına olanak sağlamaktadır. Ankara, böyle yaparak Kürt meselesini Türkiye’nin en savunmasız noktası haline getirmiştir. Türk Dışişleri Bakanlığı’nın günlük faaliyetlerini PKK ve Kürt meselesiyle uluslararası çapta mücadele etme arzusu yönlendiriliyormuş gibi bir tablo söz konusudur. Başbakan Erbakan’nın1996 yılının Ekim ayında Libya’ya yaptığı ziyarette Libya lideri Muammer Kaddafi’nin konuyla ilgili yaptığı ölçüsüz yorumlar bile Ankara’da eşine pek rastlanmayan siyasi türden bir siyasi çalkantıya sebep olmuştu.

7.BÖLÜM

Kürt Sorununda Çözüme Doğru

1-) Kürt Sorununun Yapısı

Konuyla ilgili çözüm arayışında Kürt sorunun esası dört temel unsur üzerinde incelenebilir. Birinci olarak, Kürt sorununun birden fazla boyutu olmakla birlikte, sorunun esasen etnik yapıda olduğunun, dolayısıyla etnik bir çözüm gerektirdiğinin bilinmesi gerekir. Kürt’ler arasında etnik siyaset, çağdaş Türk devletinin milliyetçiliğine tepki olarak ortaya çıkmıştır ve etnik bilinçlenmede küresel çapta yaşanan artışı yansıtmaktadır.

Türkiye’de 1970’lerde yaşanan iç şiddet ve bir nevi iç savaş ya da “anarşi” ortamı, çok sayıda sol görüşlü Kürdü(elbette Türküde) mevcut devlet yapısını kökten değiştirmeye yönelik ideolojik mücadeleye sürüklemişti. İşte PKK böyle bir ortamda ortaya çıkarak devletin kuruluşundan beri Türk siyaset sahnesine en ciddi silahlı Kürt mücadelesini getirmişti. Devletin PKK’ya karşılık olarak uyguladığı şiddet ve bu askeri mücadelenin güneydoğudaki Kürt’lere yaşattığı sıkıntılar sorunu şiddetlendirmiş ve ciddi bir kutuplaşmaya yol açmıştır. PKK o dönemde ortaya çıkmamış ve devlet de karşılık olarak Kürtlerin siyasi ve kültürel emellerine karşı böylesine keskin bir duruş sergilemiş olmasaydı, Kürtlerin kimliklerinin resmen tanınması için verdikleri mücadelenin silahlı eyleme dönüşmeyebileceğini düşünmek mantık çerçevesi sınırlarındadır.

Güneydoğuya yönelik önemli ekonomik iyileştirmeler ve artan demokratik anlayış, krizin bazı bazı belirtilerinin hafiflemesine yardım edecektir, ancak sonuçta sorunun etnik yapısına hitap eden bir çözüme ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çözüm asgari düzeyde şu anlama gelmektedir: Kürtlerin farklı kültürel bir kimliğe sahip olduklarının açık biçimde kabul edilmesi ve kültürel özerklik sisteminde kültürlerini diledikleri gibi yaşayabilme haklarının verilmesi. Bu Kürt’lere yerel meselelerinin büyük çoğunluğunu kendi başlarına halledebilmelerine imkân sağlayan belirli ölçüde bölgesel sorumluluk verilmesi anlamına gelir. Elbette savunma, para birimi, genel güvenlik, ulusal ekonomi politikası ve dışişleri gibi önemli ulusal meseleler yine merkezi idaresinde olacaktır. Türklerin bu sorunları yalnızca kendilerinin yaşamadığını farkına varmaları gerekir; dünyada çok sayıda ülke benzer sorunları ya yaşamıştır ya da yaşamaktadır. Uluslararası toplum, konuyla ilgili çok fazla deneyim sahibi olmuş ve Türk-Kürt sorunun çözümüne katkı sağlayabilecek çok çeşitli formüller ve mekanizmalar geliştirmiştir.

İkinci olarak, çözümün sorumluluğu Kürt halkından daha Türk devletine düşmektedir. Türkiye’deki çatışma, diğer ülkelerde çoğu zaman olduğunun aksine, birbirine karşı seferber olmuş, çatışan iki topluluk arasındaki bir çatışma değildir. Aslında 1920’lerde tanım itibariyle yalnızca Türk’ler den oluşan bir ulus devlet kurma kararı alarak sorunu bizzat devlet yaratmıştır.

Devlet, Kürtlerin varlığı resmen tanınmaksızın bu tür bir çözümü devam ederse tek bir sonuca ulaşabilir: Kan dökülmeye devam eder ve Kürtlerin sonunda gerçekten de tam bağımsızlık için direnme olasılıkları artar.

Üçüncü olarak, sorunun önemli bir kısmı da vatandaşların algıladıkları biçimiyle Türk devleti kavramının yeniden tanımlanması ihtiyacında yatmaktadır. Devlet, bir ulus oluşturma, bilinen şekliyle devleti koruma ve devletin gelişimi üzerinde her türlü yetkiye sahip olma görevlerini üstlenmiş tek parça bir aygıt mıdır? Yoksa tüm vatandaşların ulaşmak istedikleri hedeflerine giden yolda onlara yardım eden bir araç mıdır? Bu söylediklerimizin ilki, yani devletçi kavram, eski dönemlerin ulus inşa etme kavramından doğmuştur ve aslında yıkılmış, çok uluslu ve otoriter Osmanlı İmparatorluğu’nun kavramlarının yerine tamamen yeni kavramlara ihtiyaç duyulduğu Atatürk dönemi Türkiye’si için çok uygun bir devlet tanımıydı. Ancak bugün gelinen noktada devletin halkı homojenleştirme misyonunda kısmen başarısız olduğu herkesin malumudur.

Devletin kuruluşunun üzerinden yetmiş yıldan uzun süre geçmişken bazı gruplar başarılı bir şekilde entegre olmuştur ama Kürt sorunu varlığını kaybetmemiştir, aksine gittikçe büyümektedir. Bakış açısının devletin halkın efendisi değil de hizmetkârı olduğu şeklinde bir değişim olmadığı sürece Türkiye’nin Kürt sorununda çözüme doğru yol alabilmesi pek olası değildir. Devletin rolündeki değişim devletin egemenliğine asla bir tehdit teşkil etmez, yalnızca devletin-Türk, Kürt vs.- tüm vatandaşları üzerindeki rolünde köklü bir değişim öngörür.

Dördüncü olarak, ortada kesin göz ardı edilemeyecek bir zaman faktörü vardır. Askeri anlamda ne tür kazanımlar veya kayıplar olsa da, Kürtlerin kimlik bilinçleri gelişmektedir ve yitip biteceğe benzememektedir. Türkiye adil bir çözüm bulmak için sınırsız zamana sahip değildir; çözüm ne kadar gecikirse Kürt’ler de muhtemelen o kadar radikalleşecekler ve anlaşmanın bedeli de ağırlaşacaktır. Devlet mesele üzerinde zamanın hiç önemi yokmuş gibi düşünmektedir, ancak zaman hızla ilerlemektedir ve hem yurtiçinde hem de yurtdışında tamamen devletin kontrolünde olmayan bazı gerçeklikler oluşmaktadır.

Türkiye kendi Kürtlerinin kültürel taleplerini karşılayamazsa, hem kendi Kürt vatandaşlarının hem de Irak, İran ve Suriye’deki Kürt bölgelerinde yaşanan olayların baskısını sürekli hissedecektir. Sözünü ettiğimiz bu ülkelerdeki iç siyasi durumlar da baskıcı, istikrarsız ve önemli karışıklıklara maruz kalmaya mahkûmdur. Ankara’nın amaçlarına Irak’taki Kürt gerçeğini görmezden gelerek ulaşması da mümkün değildir. Kısacası, Türkiye’nin önündeki seçenekler gayet açıktır, ama bu seçeneklere ulaşma sürecinin kolay olacağını söylemek mümkün değildir.

2-) Olası Çözümler Yelpazesi

Kürt etnik sorunuyla mücadelede Türkiye’nin elinde Kürtlerin etnik ifadelerinden tamamen bastırılmasından Kürt’lere tam bağımsızlık verilmesine kadar uzanan çok geniş bir seçenek yelpazesi vardır. Bunlar, arada çeşitli seçenekler barındıran, arzu edilmeyen uç örneklerdir. Sorun esasen etnik temelli olsa da, güneydoğudaki ekonomik faktörlerin iyileştirilmesi mutlaka olumlu etki yaratacaktır. Bu geniş yelpazeyi çeşitli başlıklar altında inceleyeceğiz. Kürt sorunun devlet baskısı veya bağımsız bir Kürt devleti yerine demokratikleşme yolunda atılan adımlarla birleştirilen çözümlerle ortadan kaldırılabileceğine inanıyoruz.

3-) Baskı ve Zorla Asimilasyon

Bu çalışma, baskı ”çözümün” artık öne sürmektedir. Kürtlerin talepleri belirli ölçüde karşılanmalıdır ve önlerine konulan tek sonuç asimilasyon olduğu sürece Kürtlerin taleplerini daha radikal ve uç biçimlerde ifade etmeleri de kaçınılmazdır. Kürt etnik biçimlerde ifade etmeleri de kaçınılmazdır. Kürt etnik kimliğinin ve kültürel taleplerinin tanınmaması sadece Türkiye’nin ekonomisine, manevi yapısına, istikrarına, demokratik düzenine uluslararası duruşuna zarar verir. Bugün Türkiye içerisindeki ve dışındaki birçok sayıda insan geçmişteki devlet politikalarının yanlışlarını görmüş olduklarından, yeni bir baskı ve zorla asimilasyon seferberliğini haklı göstermek çok çok zor olacaktır. Bunun herhangi bir ideolojik ve tatbiki dayanak noktası yoktur. Böyle bir politika Türkiye’ye uluslararası platformlarda ciddi zarar vermekle kalmayacak, Türkiye içerisinde de çok daha fazla radikal unsurun oluşmasına da yol açacaktır. Böyle bir şey, 1920’lere ve 30’lara dönüş olacaktır.

4-) Statükonun Korunması

Türkiye’deki statüko, istikrarsız sürdürülemeyecek durumda olduğunu bizzat kanıtlamaktadır. Şiddet seçeneğini ortadan kaldırmaya yönelik yeni yollar bulma konusunda Özal dışında pek çaba sarf eden başka bir isim veya kurum olmamıştır. Şiddet ancak Kürtlerin başka yollar kullanarak da ilerleme kaydedebilecekleri umudunu gerçek anlamda hissedebilmeleriyle ortadan kaldırılabilir. Kısacası, bu kitabın yazarları olarak, statükonun sürdürülebilirliğinin olmadığını düşünüyoruz.

5-) Kültürel Tavizler

Devlet, başta Kürt dili olmak üzere, Kürt’lere hızla birkaç jest yapabilir. Dil, bir kültürün en aziz ve duygusal araçlarından biridir. Kürtçe, farklı lehçelerine rağmen Türkçe ile neredeyse hiç alakası olmayan farklı bir dildir.

Çeşitli kültürel reformlar arasında gerçekleştirilmesi en kolay ve en etkili olanlar arasında Kürtçe basım ve yayın özgürlüğü, insanların çocuklarına Kürtçe isimler verebilme ve çocuklara Kürt dilinde ile özel eğitim verilmesi hakkı, Kürt bölgelerindeki Kürtçe yer isimlerinin iade edilmesi ve Kürtlüğün özgünlüğünü öne çıkaran her türlü kültürel faaliyete hoşgörü gösterilmesi gibi seçenekler vardır.

Her şeyden önemlisi, devlet Kürt kimliğini şüpheye götürmeyecek biçimde alenen tanıyabilir. Bu tür adımlar kuşkusuz Kürtlerin dikkatini çekecek ve önemli bir Kürt kesiminin Kürt kimliğinin tam olarak tanınmasına yönelik silahlı mücadele yerine müzakereler yoluyla yeni adımları beklemeye sevk edecektir. Kürt’lere kültürel ve siyasi ilerleme alanın savaş meydanından devlete doğru kaydırıldığı algısının yaratılması halinde, devletin bu adımları PKK’ya verilen desteği çok büyük olasılıkla zayıflatmaya başlayacaktır.

Devletin kültürel değişimleri bireysel haklar mı yoksa topluluk olarak mı yorumladığıdır. Bireylerin son derece rahat bir kültürel ortamda kültürel dernekler kurmalarına, Kürt dilinde basım yayın faaliyetlerinde bulunmalarına izin verilmesiyle belirli kotalar ile oranlar tanımlaması birbirinden çok farklı şeylerdir.

Sıklıkla talep edilen diğer bir kültürel reform da üniversitelerde Kürtçe ve Kürt tarihi üzerine çalışmalar yapacak enstitülerin kurulmasıdır. Bu reform Kürt’ler açısından varlıklarını resmen olarak tanınmasının göstergesi olmanın yanı sıra, uzun yıllardır ihmal edilmiş bir dilin geliştirilmesine olanak sağlayacaktır.

Dar görüşlü devlet politikalarının Kürtçe yayın yapılmasına izin vermeyerek Kürt’leri uydu üzerinden PKK destekli televizyon izlemeye sevk etmiştir.

Türkiye’nin kültürel çeşitliliğinin kabul edilmesi ülkenin zayıflığının yansıması şeklinde yorumlanmamalıdır. Bununla birlikte, çeşitliliğinin kabul edildiği yasalarda ve yönetmeliklerde yansıtılmalıdır. Türkiye, Kürt dilinin açık biçimde yasaklayarak, Kürtçe köy isimlerini Türkçeleriyle değiştirerek ve ailelerin çocuklarına Kürtçe isim koymalarına izin vermeyerek Kürtlerin varlığını inkâr etme işinde çok ileriye gitmişti. Bazıları zaten değiştirilmiş olan bu politikaların düzeltilmesi tek başına yeterli olmayacaktır; yapılacak değişikliklerin ayrılıkçı veya tehdit edici faaliyetleri temsil etmediği konusunda Türk halkının bilinçlendirilmesi de gerekecektir.

6-) Ekonomik Programlar

Bölgenin uzun yıllardır ekonomik açıdan ihmal edilmiş olmasının Türkiye Kürtlerinin mutsuzluklarını körüklemiş olduğuna şüphe yoktur. Kürt sorunun çözümünde büyük ekonomik iyileştirmeler zaruridir, ama etnik kimlik ve kültürel haklar meselesini göz ardı ederlerse tek başına yeterli olmazlar.

Kürt sorununa yönelik her türlü çözümün bölgenin ekonomik sıkıntılarının giderilmesine yönelik bir çabayı içermesi şarttır. Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgeleri, 1960’lardan beri Devlet Planlama Teşkilatı’nın dokümanlarında ve planlarında ilave yatırıma ve teşvike ihtiyaç duyulan dezavantajlı bölgeler olarak tanımlanmaktadır. Bu sınıflandırmaya rağmen, bölgeye yapılan yatırımlar beklentileri karşılamamakla kalmamış, ayrıca çoğu boş yatırım olup çıkmıştır.

Çatışma sona erdirilmeden güneydoğuda önemli çapta ekonomik kalkınmanın gerçekleşmesi mümkün değildir. Güneydoğu bir savaş alanı olduğu sürece yeniden inşa sürecinin başlaması imkânsızdır.

Kürtlerle siyasi bir anlaşmaya varılır, çatışma da son bulursa işte devlet o zaman bölgede yeniden inşa sürecine başlayabilir; bu noktada, köylülerin evlerine dönebilmeleri için öncelikle köylerin yeniden inşa edilmesi gerekir. Özel yatırım da ancak böyle teşvik edilebilir. Bugün pek çok bölge insanı, geniş devlet arazilerinin kendilerine tahsis edilmesini yalnızca siyasi partilerle iyi ilişkileri bulunan az sayıda kişinin başarabildiğinden yakınmaktadır. Her şey bir yana GAP planlandığı gibi tamamlandığında iç şüphe yok ki bölgeye büyük faydalar sağlayacaktır.

Son olarak, Türkiye’nin “Kürdistan” kavramını yeniden etraflıca düşünmesi gerekmektedir. Cesur reformlar ve daha uzun vadede anayasal değişiklikler Türkiye’yi zayıflamaktan ziyade güçlendirecektir. Türkiye topraklarında kurulacak Kürdistan, güneydeki Irak Kürdistanı, hatta doğudaki İran Kürdistanı ve Bağdat ile Tahran yönetimleriyle çok olasılıkla doğal ve organik bağlar kurulacaktır. Türkiye,(Türkiye’nin toprak bütünlüğünü bozmayan) kendi Kürt bölgesinin Ortadoğu’daki tüm Kürt’ler açısından ekonomik ve sosyal bir cazibe merkezi olacağını gösterecektir. Türkiye’nin yaratacağı bu mıknatıs etkisinden asıl endişelenmesi gereken İran ve Irak’tır.

7-) Güvenlik Unsurlarının Varlığının Azaltılması

Devletin özel timleri bölgeden geri çekme, jandarma ve ordu unsurlarının sayısını azaltma, köy koruculuğu sistemini yeniden düzenleme veya tasfiye etme, olağanüstü hal uygulamasını kaldırma yolunda göstereceği irade, siyasi durum üzerinde çok önemli etki yaratacaktır. Kürt’lere yeni politikaların yolda olduğu izlenimi verecek, hele birde kültürel tavizler de verilirse, geleceğe dönük umutları ciddi bir şekilde yeşertecektir.

8) Kürt Siyasi Partilerinin Yasallaştırması

Çoğulcu ve bölünmüş toplumlardaki siyasi partiler; sınıfsal, bölgesel, etnik, dinsel ve ırksal faktörlerden ister istemez etkilenirler. Bu, Türkiye’de de böyledir.

Etnik Kürt partileri üzerinde sıklıkla uygulanan yasak 1991 seçimlerinde Kürt HEP’ in SHP ile ittifak yaparak Türk siyaset sahnesine adım atmasına kadar delinememişti. Bu olay Türk siyasetini derinden sarsmıştır.

Bir topluluğu temsil eden bir veya birden fazla etnik partinin olmasının da çok sayıda yararı vardır. Bu partiler, kişinin kimliğinden ödün vermesine gerek olmaksızın, siyasi asimilasyon sürecinin gerçekleşmesini sağlarlar. Ayrıca -şiddete başvurmadıkları sürece- şimdiye kadar önemsenmemiş belirli bir grubun taleplerine güç vererek etnik dayanışma ortamı yaratabilirler. Türk devletinin bu tür bir partinin varlığından korkmasına gerek yoktur; aksine, bu aşamada böyle bir partiyi memnuniyetle karşılamalıdır çünkü devletin güneydoğudaki yoğun Kürt nüfusunu eski Kemalist modelle Türkiye’ye entegre etmeyi başaramadığı ortadadır. Bu partilerin ana akım partileriyle ittifaklar kurmaya teşvik edilmeleri, kutuplaşma sürecinin engellenmesine de yardım edecektir.

9-) Yetki Devri ve Âdemi Merkeziyet

Tıpkı diğer ülkeler gibi, Türkiye de birbiriyle çelişen iki güçle boğuşmaktadır: Uluslararası ekonominin etkisi ve siyasi yetkinin yerel unsurlara devredilmesi. Bu güçlerle baş edilebilmesi için devlet yapısının çok daha uyarlanabilir ve esnek olması gerekir. Bir yandan entegre bir ekonomi alanı sunarken aynı zamanda yetkiyi yerel yetkililere devretmelidir; aksi takdirde merkezi yönetim, küreselleşmenin bu yerel topluluklar üzerindeki karmaşık etkisiyle daha fazla baş edemez.

10-) Ordunun Rolünün Azaltılması

Ordunun ve denetiminin yerel yetkililere devredilmesi işi, Türk ordusunun siyasetteki müzmin rolünün azaltılması başlamalıdır. Ülkede kısa aralıklarla-sırasıyla 1960,1971 ve 1980 yıllarında- yaşanan askeri müdahaleler nedeniyle halk artık siyasi hesaplarında orduyu nerdeyse ayrılmaz bir unsur olarak değerlendirmektedir.

Güvenlik boyutu ne kadar ağır olsa da, Türkiye’deki Kürt sorunu esasen çok zor seçimler ve kararlar içeren siyasi bir meseledir. Ordunun müdahalesi, siyasetçileri bu meşakkatli süreçten uzak tutmaya yönelik gerekçeler yaratarak ve sorunların ahlaki bir zorluk teşkil etmesi nedeniyle gözlerini kokutarak, siyasi sürece ağır zarar vermektedir. Bir siyasetçi yaşamları tehlikede olan insanları nasıl yönetebilir? Bu tarihte farklı zaman dilimlerinde pek çok ülkenin yaşamış olduğu klasik bir ikilemdir. Türkiye de çok geçmeden bu ikilemle yüzleşmek zorunda kalacaktır.

11-) Kültürel ve Siyasi Özerklik

Kürtlere verilen şekli özerkliğin kültürel ve siyasi alanı kapsayacak şekilde genişletilmesi, devlet politikasında önemli bir değişikliğe doğru atılan büyük bir adımı ifade edecektir. Özerklik, her türlü federasyon biçiminin aşağısında kalmaktadır ve çok sayıda olası düzenlemeler arasından kesin şartların belirlenmesi gerekir.

Kürt bölgesine hangi siyasi-idari yetkiler verilecektir? Özerklik temelli çözümler ne kadar cazip görünse de, bunların başarısını ayrıntılarının doğru biçimde tespit edilmesi gerekir.

Bölgesel özerklik verilmesi konusunda örnek gösterilebilecek tek ülke İspanya’dır. Madrid yönetimi İspanya’nın tüm bölgelerine bölgesel özerklik vermiştir; bundaki asıl amaç, başta Bask ve Katalan bölgelerinde olmak üzere, etnik çalışmalara son verilmesiydi. Özerk yapılar, federal bir çözümden oldukça aşağı kalmakla birlikte, bölge meclislerinin kendi topraklarını idari biçimden yeniden düzenlemelerine, vergi toplamalarına, turizm ve diğer altyapı hizmetlerini geliştirmelerine ve belki de en önemlisi, yerel polis güçlerini oluşturmalarına imkân sağlamalarıydı.

12-) Federal Çözüm?

Uygulanan federalizmin derecesi ülkeden ülkeye belirgin biçimde değişiklik gösterebilmektedir. Federalizm, tanımı itibariyle, biri ulusal düzeyde ve diğeri de alt birimler olmak üzere yalnızca iki düzeyde yönetim gerektirir. Her ikisi de söz konusu bölge üzerinde söz hakkına ve en az bir alanda bağımsız karar verme hakkına sahiptir. Kanada örneğine bakacak olursak,  yapılan konfederasyon anlaşması Quebec eyaletinde kayda değer ölçüde yasama özgürlüğü vererek, Fransızca konuşan Quebeclilere farklı kültürlerini, dilleri ve Katolik geleneklerini sürdürme konusunda geniş hoşgörü tanımıştır.

Türkiye’nin uluslararası çapta tanınan bir hukukçusu, Avrupa Birliği’ne kabul edilmiş bir Türkiye’nin kendi toprakları içerisinde bir Kürt özerk bölgesinin kurulmasına çok daha kolay rıza göstereceğini belirtmişti. Bu mantığa göre AB’ye üye olmadan bölgeselleşme yolunda atılacak her adım devleti bölgedeki rakiplerine karşı zayıflatabilecek ve bölgedeki devletlerin mevcut üniter yapısına uygun düşmeyecektir. Türkiye’de bölgeselleşme kavramının kabul edilmesi AB bağlamında çok daha makul karşılanacaktır.

13-) Devletin Tek Taraflı Yürüttüğü Süreçler

Devlet öncülüğünde başlatılan tek taraflı bir girişim, devletin Kürt halkının belli taleplerini tanımasını ve bunları karşılamaya yönelik tek taraflı adımlar atmasını kapsar. Örneğin devlet, güneydoğudaki askeri ve güvenlik eylemlerinin kapsamını tek taraflı azaltabilir ve bölgenin yeniden inşasına ve ekonomik kalkınmasına da yardım edebilir. Bu önlemler şüphesiz Kürt halkı üzerinde güçlü bir etki yaratacak ve PKK’nın cazibesini önemli bir ölçüde azaltacaktır.

Devlet açısından bakıldığında bu yaklaşım bir avantajı daha vardır: Türkiye’nin Kürt temsilcilerle diyaloğa girmeden önce onların lehine tek taraflı eylemler başlatması kendi açısından çok daha olumlu ve mantıklı olacaktır.  Böyle yapması halinde, attığı adımlar Kürtlerin taleplerinin karşılanması şeklinde değil de Avrupa standartlarına uyum için atılan adımlar olarak algılanmaktadır.

Silahlı mücadele Kürtlerin- aktif veya pasif- desteğinin önemli kısmını kaybetmeden önce kaç tavize ve reform ihtiyaç duyulmaktadır? Bu sorunun bariz cevabı yoktur; cevap büyük ölçüde devletin yaklaşımının içeriğine ve gidişatına dayanacaktır. Kısıtlı tek taraflı yaklaşım kuşkusuz Kürtlerin durumu üzerinde ciddi bir etki yaratacaktır, ama çatışmaya son verip vermeyeceğini reformların kapsamı kadar ekonominin gücü benzeri yan faktörler belirleyecektir. Ekonominin güçlü olması, güneydoğuda yatırımcıların ve terör mağdurların zararlarının tazmin edilebilmesi açısından son derece önemlidir. Bu reformlar yetersiz kalsa bile, devletin bu yaklaşımı en azından ona zaman kazandıracak ve muhtemelen bu süreçte silahlı mücadeleyi zayıflatacaktır.

Devletin tek taraflı başladığı her türlü girişim, çok verimli bir sürecin ilk adımı olabilir. Daha da önemlisi, barışçıl bir siyasi çözümün etrafında bir çoğunluk koalisyonu oluşturulması şarttır; devletin alternatifleri ciddi bir biçimde değerlendirmeye çalışması, toplumu bir çoğunluk koalisyonu arayışına daha da yakınlaştırmaktadır. Özal federasyon fikrinin tartışmaya açılmasını bunun gerçekleştirilebilir olduğuna inandığı için değil, meseleyi kamuoyu önünde tartışarak bunun olası bir çözüm olamayacağını göstermek için istemişti.

14-) Demokratik Tahkim Süreci

Demokratik tahkim süreci, tek taraflı yaklaşımlardan oldukça farklıdır. Devletin tek taraflı girişimlerinde devlet ya da aracıyı ihtiyaç olduğunu düşünmez ya da aracıları(muhatapları) kendisi belirler. Bu durumda ortaya hangi aracı sorusu çıkar? Demokratik tahkim sürecinde ise Kürt aracılar devletin kontrolü dışında özgür ve demokratik biçimde seçilmektedir.

Kürt sorunun tartışılacağı yer parlamentodur ve Kürtlerin temsilcilerin seçilmesinin en iyi yolu normal meclis seçimleridir. Böylece Kürt bölgelerinde özgür koşullar altında seçilecek Kürtler Kürt halkı adına konuşabileceklerdir. Bölgenin çıkarabileceği milletvekili potansiyelinin büyüklüğü düşünüldüğünde, meclisin bu Kürt ve Kürt olmayan vekilleri kendi aralarında devletle diyalog kurmak üzere küçük bir temsilci heyeti oluşturacaklardır. Bu şekilde Kürtlerin belirli bir parti tarafından temsil edilmeleri sorunu yaşanmayacaktır. Ancak bu heyete seçilenlerin siyasi eğilimleri ne olursa olsun devletin tamamının meşruiyetini kabul etmesi şarttır. Seçilen milletvekillerinin pek çoğu PKK’ya yakın isimler olsa da bu hayatın bir gerçeği, PKK’nın seçimlerdeki gücünün(veya zayıflığının) demokratik göstergesi olacaktır.

Diyalog sürecinde devletin Kürt milletvekillerine diledikleri yerde görüşmelerine izin vermesi akıllıca olacaktır. Şiddet içermeyen siyasi “suçlar” yüzünden cezaevlerinde veya yurt dışında sürgünde bulunan Kürtlerin topluma yeniden dönmelerine ve seçimlere katılmalarına izin verilmelidir.

Kürt’ler, Türkiye’nin kendilerine yaşattıkları sıkıntıların yanı sıra Türkiye’yle sürekli birlikteliğin önemli olası faydalarını da düşünmelidirler. Sürdürülebilir ilişkiler kurulabilmesi için tartışmalara hem Kürt hem de Türk halkından bireyler özgürce katılmalıdır. Devlet, sivil toplumun meseleyi tartışmasına kapıyı açarak Türk’ler ile Kürt’ler arasındaki ilişkilerin iyileştirilmesine geçiş sürecini kolaylaştırma yolunda çok büyük bir adım atmış olacaktır.

15-) Sürecin İlerletilmesi  

Resmen tanınan çok uluslu devlet yapısına doğru gidiş hakkında Türk’lerin önemli bir kesiminin ciddi endişeleri vardır. Bu endişelerin temelinde klasik Kemalist ulus modelinden kopuş yatmaktadır. Bu tür endişeleri bulunan insanlar, devlet elini çektiği anda ulusun bir arada tutunabilmesinde Türk toplumunun ve ekonomisinin sosyal tutkalının yeterli olup olmayacağından emin değillerdir. Biz ise Türkiye’nin bu yeni durumun üstesinden gelip bir devlet-daha doğrusu güçlü bir devlet- olarak varlığını sürdürebilecek kadar olgun olduğuna inanıyoruz. Kürt’ler arasında baş gösteren milli bilinçlenme sürecinde artık geri dönüş yoktur; bu süreci durdurmak artık imkânsızdır ve sadece şiddet ile yabancılaşmanın artmasına yol açacak, sonunda da Türkiye’nin korktuğu senaryoyu, yani Kürtlerin tamamen ayrılmalarını garanti edecektir.

Türk liderler, Türkiye’nin batılı kurumlarla işbirliği ve entegrasyonunun uzun vadeli başarısının Kürt sorunun çözümü yolunda ilerleme kaydedilmesine bağlı olduğuna bizzat inanmadıkları sürece bu karmaşık meseleye odaklanmaktan sakınabilirler.

Türk siyasetinin ve toplumunun geçirdiği evrim, sivil toplumun teşvik edilmesi ve daha hoşgörülü bir ortamın yaratılması ile desteklenebilir. Sivil toplum örgütleri, sürecin ilerletilmesine ilişkin yolların tartışılacağı toplantılar ve seminerler düzenlenmesine yardım edilebilecek bir konumdadır. Halkın algısını en iyi bu örgütler değiştirebilir. Avrupa Birliği ve ABD ile yakın ilişkiler içerisindeki örgütler, bünyelerinde Türk’leri ve Kürt’leri barındıran bu tür sivil toplum gruplarına mali ve lojistik destek sağlayabilecek imkânlara sahip olabilmektedir. Meslek örgütleri, parlamenterler, hukukçular, etnik sorunlarla ilgili uzmanlar, işadamları vb. arasındaki uluslararası çaplı fikir alışverişlerine Kürt sorununun dostane biçimde tartışılması da dâhil edilebilir.

 

Özkan ULUDAĞ – SASAM Stajyeri
Uludağ Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Öğrencisi
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

sahipkiran Hakkında

Sahipkıran; 1 Aralık 2012 tarihinde kurulmuş, Ankara merkezli bir Stratejik Araştırmalar Merkezidir. Merkezimiz; a) Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü savunan; ülkemizin her alanda daha ileri gitmesi ve milletimizin daha müreffeh bir hayata kavuşması için elinden geldiği ölçüde katkı sağlamak isteyen her görüş ve inanıştan insanı bir araya getirmek, b) Ülke sorunları, yerel sorunlar ve yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarına yönelik araştırma ve incelemeler yaparak, bu sorunlara çözüm önerileri üretmek, bu önerileri yayınlamak, c) Tespit edilen sorunların çözümüne yönelik ulusal veya uluslararası projeler yürütmek veya yürütülen projelere katılmak, ç) Tespit edilen sorunlar ve çözüm önerilerimize ilişkin seminer ve konferanslar düzenleyerek, vatandaşlarımızı bilinçlendirmek, amacıyla kurulmuştur.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz