Twitter Facebook Linkedin Youtube

GDO DÜZENLEMELERİ VE BAZI POLİTİKA ÖNERİLERİ

Seher GÖK

Genetik mühendisliği ortaya çıkışı birçok insanın, bilim, politika ve toplum arasındaki ilişkiyi yeniden sorgulamasına neden olmuştur. Genetik mühendisliği, ismi konulduğu ilk andan itibaren bir anda politik ve bilimsel bir fenomen halini alıp siyaset ve bilimin iç içe geçmiş doğasını gözler önüne sermiştir (Latour, 1988). Politikacılar ve bilim insanları bilimle siyaseti ayrı kefelere yerleştirerek ve bunları iki farklı âlemde tasvir etmeye çalışarak yıllarca konforlu şekilde yaşamış olsalar da, genetik müdahalenin ortaya konması, bu duruma kendine has bir şekilde meydan okumuştur. Dolayısıyla, genetik mühendisliğinin en görünür ürünü olan Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) üzerinden, bilim, halk ve devlet arasındaki çekişmeli ilişki su yüzüne çıkmıştır. Bu kısa derleme ile GDO’lara, kısır tartışmaların ötesinde farklı bir açıdan bakılması amaçlanmaktadır. Yazıda, Biyoteknolojinin en önemli çıktılarından olan GDO’lara, bu organizmalarla ilgili uluslararası düzenlemelere ve bunların Türkiye’deki izdüşümleri ile dünyadaki GDO pazarının güncel durumuna değinilmekle birlikte bazı politika önerilerinde bulunulmaktadır.

Kısa-Kısa; GDO Tarafgirliği ve Karşıtlığı

Yıllardır tartışılan ve zaman zaman da alevlenen GDO konusunda üzerinde durulan noktalar yıllar içinde çok da farklılaşmamıştır. Sağlık üzerine riskler, biyoçeşitlilik üzerine etkiler, ithalat durumu, tohumda dışa bağımlılık gibi uzayıp giden bir liste vardır.

GDO savunucuları, iklim değişikliği ve nüfus patlamasının bir araya geldiğinde, kesinlikle teknolojik bir müdahale ihtiyacının ortaya çıktığını dillendirmektedir. Bu teknoloji tarafgirlerine göre, titiz bilimsel çalışmalar, risk değerlendirmeleri ve saha denemeleri sonuçları değerlendirildiğinde insan, hayvan veya çevreye GDO ile ilgili zararın olduğuna dair herhangi bir kanıt bulunmadığını savunulmaktadır.  GDO teknolojisi, açlığı azaltmak, halk sağlığı sorunlarını ele almak, tarım ilacı kullanımını azaltmak, kuraklık ve zararlıların neden olduğu çevresel stresleri hafifletmek gibi argümanlarla yola çıkan bir teknolojidir (Bernauer, 2003). Bu yenilikler, tarafgirlere göre ürün verimliliğini artırarak baş gösteren nüfus patlamasının neden olduğu zorluklarını gidermeye de yardımcı olmaktadır. Dünya nüfusunun 2050 yılına kadar 10 milyara ulaşması ve iklim değişikliğinin kuraklık koşullarını arttırması ve tarıma elverişli arazileri azaltması muhtemel olduğu için, GDO’ların en pratik araçlar haline geldiği düşünülmektedir. Tabi bunun yanında GDO’ların verimliliği arttırıp, daha az haşere ilacı kullanımına sebep olmasıyla toprağı korumaya yardımcı olması da çevre sorunlarının çözümü için potansiyeli olduğunu göstermektedir (Bernauer 2003).

GDO muhalifleri ise teknolojinin bilinmeyen risklerinin karşısında ifade edilen muhtemel faydaların çok havada ve gerçekleştirilememiş olduğunu öne sürmektedir. Savunucuların sözünü ettiği, açlığı engellemek, A vitamini eksikliğini gidermek ve iklim değişikliğine karşı daha dayanıklı olan bitkileri büyütmek gibi küresel faydaların henüz hayata geçmediğini düşünmektedirler. Tüketicilerin tüm riskleri göze alarak, GDO’ları tüketerek üstlenmesinin beklendiği, ancak çok az fayda gördükleri ifade edilmektedir. Örneğin Roundup Ready (RR) ürünler (Herbisit Roundup’a karşı dirençli bitkiler), çiftçilere ve biyoteknoloji firmasına fayda sağlayabilirken; kalite ya da maliyet tasarrufu açısından tüketicinin eline herhangi bir faydanın geçmediği eleştirilmektedir.  Eleştirinin kalbinde de, teknolojinin “gıda zincirinin patentlenmesi yoluyla aşırı kurumsal gücü teşvik ettiği” korkusu yer alıyor (Bernauer 2003). Gelecekte ortaya çıkabilecek biyoçeşitlilik tehditleri de ayrı bir eleştiri konusu. Karşıtlar, bu teknolojideki sayısız “bilinmeyen bilinmeyenler” bulunduğunu iddia ederek kısa vadede olumsuz etkiler gözlenmese bile orta ve uzun ölçekte biyoçeşitlilik kaybı da dâhil çevresel ve sağlık riskleri konusunda sürekli uyarıda bulunmaktalar.

Kısaca, bu teknolojinin üretim sürecinde gömülü risk olasılığını algılamaya ve GD gıdaların nihai ürünlerine dayanan, farklı risk değerlendirmeleri bulunmaktadır. Karşıt bilimsel iddiaların politik tartışmaya dönüşme biçimi karmaşık bir risk ve olasılık inşası gerektirir. GDO aynı anda, bilimsel, teknolojik, tarımsal, politik, ekonomik, ticari, etik ve kişisel bir konudur. Yani aslında her ne kadar bilim ve teknoloji hakkında konuşsak bile asla siyasetten ve ekonomiden kaçınılamamaktadır. GDO’nun sağlığı ve güvenliği konusunda kendilerini tatmin eden bilim yazarları için bile dikkat etmeleri gereken çok daha karmaşık konular ortada durmaktadır. Örneğin, Kleinman’ın argümanlarına göre, Bilimciliğin ya da bir diğer adıyla “Bilimin sesinin” (sound science) çerçevesi, bilimin bağlamsal insani değerleri ve kişiselleştirilmiş ilgi alanlarını aşma kabiliyeti nedeniyle politikayı yönlendirmek için yeterince objektif olduğu inancına dayanmaktadır (Kleinman vd., 2009). Bilimin sesi, Amerika Birleşik Devletleri’ni yönlendiren felsefedir ve ABD’nin GDO’lara yönelik küreselleşen bir söylemde kök salan yerel ve uluslararası politikasıdır. Bu anlatı, olası bir felaketi ortadan kaldırmanın aracı olan GDO’ları ve bu yolda GDO’lara inanmayanları kontrol etme niyetini belirtir. Yani aslında GDO’lar üzerine yapılan tartışmalar sadece domestik değil, neo-liberalizm ve küreselleşme üzerine daha geniş bir tartışmanın parçasıdır. Bu anlatının üç önemli bölümü vardır: (1) Neoliberalizm ve bilimsellik, GDO teknolojisini haklı çıkarmak için rasyonel ve nesnel araçlardır; (2) GDO’lar gelecekteki felaketlerle mücadele edebilmektedir; ve (3) Kamunun, ilk iki öneriyi kabul etmeye isteksiz olması, bilimin yanlış yorumlanmasına dayanan bir ilkelliktir ve tehlikelidir (Kinchy vd., 2008; Vázquez-Arroyo, 2013; Levidov vd., 2007) denilmektedir. Bu ve bunun gibi karma tartışmalar GDO’lar etrafında sürüp gitmektedir.

GDO nedir, ne değildir

GDO’lar en eski ve genel tabirle; genetik bileşenleri stabil olmayan bitkisel, hayvansal, bakteriyel veya viral genlerin kombine edilmesiyle yapay olarak manipüle edilmiş canlı organizmalardır. İşlem sırasında bir türün DNA’sından izole edilen bir gen yapay olarak farklı bir türün genetik yapısına girmeye zorlanır. Süreç, yabancı genlerin transferini içerdiğinden, GDO’lara transgenik organizmalar denilmiştir. Fakat bu tanım artık geçerliliğini yitirmiştir. Bazı yeni moleküler yöntemler kullanılarak organizmaya dışarıdan bir DNA eklenmeden, organizmanın kendi DNA’sı üzerinde düzenleme yapmak mümkün hale gelmiştir. Bu durum, aşağıda da tartışıldığı gibi, karmaşaya neden olmaktadır.

Sıkça karıştırıldığı gibi hibrit veya melez tohum ile GDO aynı şey değildir. Hibrit tohumlar uzun yıllar yürütülen melezleme çalışmaları neticesinde elde edilen tohumlardır. Tür içi ve yakın türler arası melezleme yapılabilmektedir. Fakat GDO üretiminde genetik yapıya doğrudan müdahale edilerek tür içi ve türler arası genler tek seferde aktarılabilmektedir. Hibrit tohum ekim ve satışı ülkemizde oldukça yaygın ve yasal iken GDO ekimi yasaklanmıştır. GDO bitkilerin tohumlarının kısır olması yine yanlış bilinen bir noktadır. Bu tohumlardan tekrar tekrar ürün yetişebilmektedir. Bu yanlış kanının altında aslında Monsanto firmasının patentini elinde tuttuğu “Terminator Gene” tekniği yatmaktadır. Bu yöntemde bitkinin tohum üretme yolağına müdahale edilerek tohumların olgunlaşması engellenmektedir. Fakat firma bu tekniği herhangi bir GDO üretiminde kullanmamaktadır.

GDO teknolojisinin en büyük ölçekli kullanımı tarımsal ürünler üzerinde olmuştur. Fakat tabi ki tek kullanım alanı tarım değildir. Biyoyakıt hammaddesi, sanayide kullanımı olan çeşitli enzimlerin üretimi, biyomalzeme üretimi, biyoatıkların değerlendirilmesi amaçlı mikro alg geliştirilmesi, çeşitli kanser ilaçları, aşılar, hormonlar ve antibiyotiklerin rekombinant olarak ürettirilmesi ile ilgili olarak da GDO’lar yaygın olarak kullanılmaktadır. İlginç olanı, tarım biyoteknolojisi dışındaki muhtelif kullanım alanlarında büyük bir konsensüsle GDO kullanımı hoş görülürken, tarımsal ürünlerde sular tersine akmaktadır.

Dünyada GDO Yayılımı

Sanayi tanıtım materyalleri genelde genetik olarak modifiye edilmiş bitkilerin dünyada yaygın olarak yetiştirildiğini tasvir eder, ancak bu tam anlamıyla gerçeği yansıtmamaktadır. Gerçekte ise mısır, soya, pamuk ve kanola’dan oluşan 4 ürün grubu küresel GDO arazilerinin % 99’unu oluşturmaktadır (ISAAA, 2016).

Piyasadaki GD ürünlerin neredeyse % 100’ü genetik olarak sadece iki GD özelliğinden biri veya her ikisi ile tasarlanmıştır: herbisit toleransı ve böcek direnci. Bu iki özellik, son 20 yılda ticari olarak yetiştirilen GD ürünlerin neredeyse tamamını kapsar.

GDO’ların hayatımıza girmesinin üzerinden 20 yıldan fazla zaman geçmesine rağmen, GDO ekili alanlar ülkeler bazında oldukça sınırlı kalmıştır ve toplamda 26 ülke ile sınırlıdır. Tüm Ekim alanlarının % 98’i ABD, Brezilya, Arjantin, Kanada, Hindistan, Paraguay, Pakistan, Çin, Güney Afrika ve Uruguay’dan oluşan on ülkeye dağılmış durumdadır. 160’ın üzerindeki ülkede ise hiç GDO ekimi yapılmamıştır. Rakamlarla konuşmak gerekirse, dünyada toplam tarım alanlarının % 3,7’ünde GDO ekimi yapılmaktadır (ISAAA, 2016). 2016’da, Cropnosis tarafından tahmin edilen biyoteknolojik tarım ürünlerinin küresel piyasa değeri 15,8 milyar dolardır. Altı çokuluslu biyoteknoloji şirketi; Monsanto, DuPont, Syngenta, Bayer, Dow ve BASF günümüzde küresel tohum pazarının üçte ikisini, zirai kimyasal madde satışının dörtte üçünü ve GD tohum pazarının tamamını elinde bulundurmaktadır.

Fakat değinilmesi gereken önemli bir ayrıntı ise, GD gıdaların küresel statüleri ile ilgili bilgilerin çok büyük bir kısmının, kar gütmeyen uluslararası bir organizasyon olan Uluslararası Tarımsal Biyoteknoloji Uygulamalarını Edinme Servisi’nden (International Service for the Acquisition of AgriBiotech Applications – ISAAA) alınmasıdır. ISAAA, Monsanto’nun da içinde yer aldığı, büyük çaplı biyoteknoloji firmaları, ABD Tarım Bakanlığı ve ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı tarafından desteklenmektedir. Yerel yönetimlerin bu konuda kapsamlı ve tutarlı raporlamaları bulunmadığından ISAAA’nın yıllık raporları tek başvuru kaynağı gibi görünmektedir. Fakat raporlarda tüm bu bilginin nereden hangi kaynaklarla toplandığı ile ilgili yeterince açıklayıcı bir ifade bulunmamaktadır. Organizasyonun fonlayıcı kuruluşları göz önünde bulundurulduğunda, sağlıklı verilere ulaşılması ve yeterli takibin sağlanması noktasında, yerel hükümetlerin GDO konusunda kendi istatistiklerini tutmalarının gerekliliği aşikârdır. Araştırıldığında, TÜİK’in ve ilgili Bakanlıkların sistemlerinde de GDO ile ilgili tutulmuş herhangi bir istatistiğe rastlanmamıştır.

Genel Hatlarıyla Dünyada Örnek GDO Düzenlemeleri

GD organizmaların sağlık, çevre ve biyolojik çeşitlilik üzerine olası olumsuz etkileri Biyogüvenlik kavramını gündeme getirmiş ve bu ürünlerin ekimi, ithalatı, etiketlenmesi, satışı ve yan ürün olarak kullanılıp kullanılamayacağı gibi hususlarda yasal düzenlemeler getirilmesinin zaruretini ortaya çıkarmıştır. Dünyada biyogüvenlik ve GDO politikalarının “Temel Eşdeğerlik Prensibi” ile “İhtiyatlılık Prensibi” olmak üzere 2 farklı yönlü olduğu görülmektedir. Basitçe Temel eşdeğerlik, bir GD üründe yapılan analiz sonucunda içeriğin geleneksel karşılığı ile aynı temel eşdeğerliğe sahip olmasıdır. Geleneksel karşılıkları ile aynı eşdeğerliğe sahip GDO’lar için ek bir güvenilirlik araştırılmasına ihtiyaç duyulmamaktadır. ABD düzenlemelerini genel olarak bu prensibe göre yapmaktadır. AB’ de ise İhtiyatlılık Prensibi gereğince transgenik ürünler geleneksel muadillerinden farklı görülmekte ve olası risklere karşı ürün ve işleme bazında kontrol yapılması sağlanacak yasal düzenlemelere gidilmektedir (Clancy, 2017).

Kurumsal olarak bakıldığında dünyada uluslararası ya da bölgesel bir biyogüvenlik kurumu bulunmamaktadır. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım örgütü (FAO) , Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD), Dünya Ticaret Örgütü (WTO) ve Avrupa Birliği bu konuda çalışma grupları ve komiteler yoluyla çalışmalar yürütmektedir. Bu kurumlar kılavuz niteliğinde bağlayıcı olmayan bazı düzenlemeler yanında bağlayıcı özellik taşıyan Birleşmiş Milletle Cartagena Biyogüvenli Protokolünü yayınlamışlardır.

Cartagena Biyogüvenlik Protokolü 130’dan fazla ülke tarafından 2000 yılında Fransa’da kabul edilmiş 2003 yılında yürürlüğe girmiş ve Türkiye’de 2003’de 4898 sayılı kanun ile TBMM’de onaylanarak 2004’te yürürlüğe girmiştir. Şu an 170 ülke protokole taraftır.

Protokol, genel çerçeve itibariyle aşağıdaki ana hususları içermektedir:

  • GDO’ların sınır aşan hareketi öncesinde ön bildirim yapılması ve ithalatı kabul edilen GDO’ların etiketlenmesi
  • Gıda ve Hayvan yemi olarak kullanılacak GDO ürünlerinin ithalatından 270 gün önce risk değerlendirmesinin yapılması
  • GDO’ların ekolojik riskleri ile ticareti arasındaki dengelemenin öngörülmesi
  • Protokol ile ticaret antlaşmaları arasında karşılıklı destekleyicilik, bağımsızlık ve aynı uygulama gücünün öngörülmesidir.

Protokolde ayrıca kamu bilinci ve katılımı, sosyo-ekonomik değerlendirme, yasadışı sınır ötesi hareketler, izleme ve rapor verme, uyum, değerlendirme ve inceleme, sorumluluk ve tazminat, bilgi paylaşımı ve biyogüvenlik takas mekanizması, muamele, taşıma, paketleme ve tanımlama, basitleştirilmiş işlem konularına ilişkin hükümler bulunmaktadır (Cartagena Protocol text, 2000).

Protokolü imzalayan Türkiye, en kısa sürede sıkı bir ulusal biyogüvenlik kanunu düzenleyeceğini taahhüt etmiş ancak yasal düzenlemeler sürekli ertelenmiştir. Bunun neticesinde 2000’ler boyunca GDO’ların ülkeye girişi yasal boşluktan nedeniyle denetlenememiştir. Gerekli mevzuat eksikliğinin giderilmesi amacıyla hazırlanan “Biyogüvenlik Kanunu” 18 Mart 2010 tarihinde kabul edilerek yayımlanmıştır.

GDO’yu en yaygın olarak üreten ve kullanan ülke olan ABD’de biyoteknolojik ürün düzenlemeleri ABD Tarım Bakanlığı (USDA), ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), ABD Çevre Koruma Ajansı (EPA) tarafından yönlendirilmektedir. Bu kuruluşlar arasındaki koordinasyonu sağlamak amacıyla Biyoteknoloji Bilim Koordinasyon Komitesi (BSCC) oluşturulmuştur. 1986 yılında biyoteknoloji çalışmalarını düzenleyici çerçeve bir yönetmelik bu kuruluşlar tarafından yayınlanmıştır (National Academy of Sciences,

1987). Federal hükümetin yanı sıra yerel yönetimler de GD bitkilerle ilgili farklı yasalar çıkarmaktadır. Bakanlığa bağlı alt birimler GDO ile ilgili oldukça organize çalışmaktadır. Örneğin, Hayvan ve Bitki Sağlığı Denetim Servisi (APHIS) bitki sağlığı için risk oluşturabilecek GDO’ların ithalatını, hareketini ve çevreye serbest bırakılmasını düzenlemektedir. Yabancı Tarım Servisi (FAS) yabancı yönetmelikleri takip ederken, Tarımsal Araştırma Servisi (ARS) GDO’lar ile ilgili yurtiçi araştırmaları yürütür (USDA web sitesi, 2017). FDA, bir ürünün, aktarılan genin özellikleri ve aktarıldığı bitkideki olası etkileri, protein, yağ ve nişasta ölçümleri ile aminoasit bileşimi ve vitamin, mineral eşdeğerliği, bilinen alerjenler ve diğer potansiyel toksik bileşenlerin düzeyleri gibi özellikler yönünden değerlendirilmesi sonucu geleneksel karşılığı ile eşdeğer kabul edilebileceğini bildirmektedir. ABD yasaları, yeni bir gıdanın veya GD gıdanın sadece besin veya güvenlik özelliklerine ilişkin önemli bir fark var ise (substantial difference) etiketlemeyi zorunlu kılmaktadır. FDA, biyoteknolojik yollarla bir ürünün genetiğini değiştirmenin böyle bir fark oluşturacağını kabul etmemektedir. Şirketler gönüllü olarak ürünlerinin GDO içermediğini etiketleyebilmektedirler (Byrne, vd., 2015).

AB biraz da GDO düşmanı bir yasal ve politik iklimin sonucu olarak dünyadaki en ciddi GDO düzenlemelerinden birine sahiptir. Bu sebeple Avrupa’da kayda değer GD bitkileri yetiştiriciliği yoktur. İspanya, Portekiz, Çekya, Slovakya ve Romanya GDO’lu üretim yapmaktadır (James, 2013). Onaylı çeşitler daha fazla olmasına rağmen yetiştirme amaçlı olarak sadece 1 mısır ve 1 patatese izin verilmiştir (ISAAA, 2016). GDO’lara ilişkin AB mevzuatının uygulanmasında en yetkili kurumlar, Komisyon ve Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA)’dir. EFSA 2002 yılında kurulmuş olup AB’nin gıda ve yem güvenliğine ilişkin olarak bağımsız risk değerlendirmelerinin yürütülmesinden sorumlu olan ana kuruluştur. AB’ye girişi için başvurulan GDO’lu ürünler EFSA tarafından gerekli tüm testler ve risk değerlendirmelerine tabi tutulduktan, uygun görüldüğü ya da görülmediği komisyona bildirildikten sonra karar alınır. AB’deki ürünlerin risk değerlendirmesi sonuçları EFSA tarafından açıklanmaktadır. Bu tür değerlendirme sonuçlarına EFSA’nın web sitesinden ulaşılabilmektedir. EFSA’nın bizdeki karşılığı Biyogüvenlik Kuruludur.

AB’de GDO’larla ilgili mevzuat 1990’lı yılların başından beri yürürlükte olup, sürekli revize edilmektedir. Yapılan düzenlemelerin tümünde sağlık ve çevrenin korunması birincil amaç olarak görülmüş ve 1990 yılında geliştirilen düzenlemeyle araştırma veya ticari amaçlı GDO’ların çevreye salınımı ve pazara sunumları ile ilgili zorunlu bildirim sistemi kurulmuştur. AB’de GDO’lu bir ürünü pazara sürmek isteyenler yazılı izin almak zorundadır. Pazardaki ürün “GDO’dan meydana gelen ürün” veya “GDO içeren ürün” şeklinde etiketlenmelidir. Bu izin ve onay prosedürü ulusal nitelikte olmayıp, tüm AB devletlerini bağlamaktadır. İzin 10 yıl süreyle verilmekte olup gerekli şartlar sağlandığı takdirde uzatılabilmektedir.  Onay alan ürün tüm AB pazarına girebilmektedir. Fakat üye ülkeler dilediği takdirde AB Komisyonu tarafından onaylanmış olsa bile kendi ülkeleri içinde GD ürünlerin kullanılmasını veya satışını sınırlayabilmekte ya da engelleyebilmektedir (Lee, 2008).

AB mevzuatında gıda ve yemlerin GDO’dan meydana gelen, GDO içeren veya GDO’dan üretilmiş ürünler olarak etiketlenmesini gerektirecek sınır değerler ilgili mevzuatlar da düzenlenmiştir. Bu noktada “Bulaşma” veya “Kontaminasyon” denilen kavram ortaya çıkmaktadır. İzin verilmiş GDO’lar ile kontamine olmuş ürünler kontaminasyonun tesadüfi olası koşuluyla % 0,9’a kadar etiketleme şartından muaftır. Fakat burada 0,9 değerinin seçilmesinin bilimsel bir değeri yoktur. Tüketici tepkisi aza indirmek amacıyla seçilmiş bir rakam izlenimi oluşturmaktadır (Lee, 2008). Türkiye’de de AB mevzuatı örnek alınarak bir düzenleme getirildiğinden %0,9’a kadar olan miktarlar bulaşma olarak değerlendirilmektedir.

Türkiye’de GDO Düzenlemeleri

Türkiye de AB’ye uyum çerçevesinde, politikalarını ihtiyatlılık prensibine göre belirlemekte ve yasal düzenlemeleri insan, hayvan ve bitki sağlığını koruma ve biyolojik çeşitliliğin sürdürülebilirliği için GDO’ların neden olabileceği zararlara karşı ihtiyatlılık ekseninde yapmaktadır (Talu, 2005). Biyoteknoloji anlamındaki ilk düzenleme 1998’de Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından çıkarılan “Transgenik Kültür Bitkilerinin Alan Denemeleri Hakkında Talimat” dır. Burada transgenik bitkilerin ithalatı için önce belli lokasyonlarda araştırma enstitülerince alan denemelerine alınmalarına izin verilmektedir. Bu kapsamda 1998-2008 yılları arasında Nazilli ve Çukurova’da GDO’ların deneme ekimleri yapılmıştır. Fakat araştırmalar halka açık olmadığından halkın bilgilendirilmesine gerek duyulmamış, faaliyet gelişme raporları açık erişim ile paylaşılmamıştır.

Daha önce değinildiği gibi, Cartagena protokolüne imza veren devletlerin bir biyogüvenlik yasası hazırlamaları gerektiği taahhüt edildiğinden,  bir Biyogüvenlik Yasa Tasarısı hazırlanmış fakat yasa henüz yürürlüğe girmeden GDO’ların üretim, ithalat ve ihracatı bir yönetmelik ile düzenlenmek istenmiştir. Diğer ülkelere bakıldığında öncelikle Biyogüvenlik Yasalarını çıkardıkları, sonrasında gerekli düzenlemeleri yönetmelikler ile sağladıkları görülmektedir. Bizde işler ters gelişmiş ve bununla ilgili olarak 2009 yılında “Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı İşlenmesi İhracatı ve Denetimine Dair Yönetmelik” yürürlüğe girmiştir. Yönetmelikte 20 Kasım 2009’da bazı değişikliklere gidilmiş, bu değişiklikler ile, 26 Ekim 2009 tarihinden önce kontrol belgesi alınmış ürünlerin ithalatında, kriterlere uygun olması koşuluyla, izin, başvuru ve ithalat konusundaki hükümlerin uygulama tarihi, 1 Mart 2010 tarihine kadar uzatılmıştır. Yönetmelik ve Yasa, yalnızca GDO’lu yem ve gıdalardan bahsetmekte, ekimi ve ithalatının yasak olduğu belirtilen GDO’lu tohumlar ile ilgili herhangi bir karar içermemektedir. Fakat Bakanın söylemlerinde, tohumların ithalatının yasak olduğu ve kesinlikle Türkiye’de GDO’lu tohum ekiminin yapılmadığı belirtilmektedir. İthalatının yıllardır yasak olduğu belirtilen tohumların ülkeye girişinin nasıl kontrol edildiği ve engellendiği ile ilgili ise bilgi bulunmamaktadır.

Nihayet 2010 yılında Biyogüvenlik kanunu yürürlüğe girmiştir. Tarımda ve bebek mamalarında GDO’ları yasaklayan ve izinsiz GDO kullananlara 12 yıla kadar hapis cezası öngören bu kanun, GDO’ları tamamen yasaklamasa da görece sıkı bir görüntü çizmektedir. Fakat yasanın yürürlüğe girmesinden birkaç ay önce Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, 29 farklı çeşit GDO’ya izin vermiş, GDO başvurularını değerlendirmek üzere oluşturulan Biyogüvenlik Kurulu, bu izinleri 10 Ocak 2011 tarihli 5. Toplantısında görüşüp iptal ederek sıfırdan başvuru süreci başlatmıştır. 2011 yılına gelindiğinde ise Biyogüvenlik Kurulu ilk olarak Bayer firmasına ait 1, Monsanto firmasına ait 2 adet herbisit tolerans geni taşıyan soya fasulyesi ve ürünlerinin hayvan yemi ya da yem hammaddesi olarak kullanılabilmesine izin vermiştir. Biyogüvenlik kurulu ilgili kanunda belirlenen şekilde, üç yıllığına seçilen ve en fazla iki dönem görevlendirilebilecek olan 9 üyeden oluşmaktadır. Bu üyelerin biri üniversiteden, diğeri ise meslek örgütleri tarafından gösterilen adaylar arasından seçilmek üzere dördü Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından (GTHB), ikisi Çevre ve Orman Bakanlığından, diğerleri ise birer kişi olmak üzere Sağlık Bakanlığından, Sanayi ve Ticaret Bakanlığından ve Dış Ticaret Müsteşarlığından seçilir (Erdoğan, 2015). İlgili yönetmelikte bu kişilerin Lisans mezunu olma koşuluyla kurula seçilebileceği belirtilmektedir. İlgili alanlarda uzmanlık aranmamaktadır. GDO ve ürünleri ile ilgili yapılan başvuruların değerlendirilmesi, izlenmesi ve yaptırımlar konusunda yetkili ve görevli olan biyogüvenlik kurulunda münhasıran bakanlık bürokratlarının belirleyici olduğu bir karar alma süreci öngörülmesi tartışılmaya değer bir konudur.

29 Mayıs 2014 günü Resmi Gazete’de yayımlanıp yürürlüğe giren “Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerine Dair Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik”, Türkiye’nin GDO macerasında yeni bir durak oluşturmuştur. Yapılan değişiklikle, yem/gıda ayırımı yapılmaksızın, bir üründe %0,9 oranına kadar bulunan GDO’lar, AB mevzuatında olduğu gibi “bulaşan” olarak değerlendirilip o ürünler GDO’lu ürün statüsünden çıkarılmıştır.

2017 Kasım ayı itibariyle Biyogüvenlik Kurulu tarafından onaylanan 36 çeşit soya ve mısırdan oluşan GDO listesi, Türkiye Biyogüvenlik Bilgi Değişim Mekanizması web sayfasından ulaşılabilir durumdadır (TBBMD, 2017b).

Kurula yapılan her başvuru kendi özel şartları içerisinde değerlendirilip karara bağlanmaktadır. Örneğin, yem amaçlı kullanımına onay verilmiş soya çeşitlerinin işlenmesinden sonra elde edilen yağın boya sanayiinde kullanılması uygun görülmüştür. Diğer yandan, ithal edilen soyadan kırma sonucu elde edilecek ikinci ana ürün olan soya yağının sınai amaçlı olarak cila, vernik, reçine, plastik, sabun, kimya, kauçuk, madeni yağlar, kâğıt sanayi ile biyodizel üretiminde kullanılması ile PVC sanayiinde kullanımı ise uygun görülmemiştir. Bu konuda bir standart yoktur. Standartların olması gerekip gerekmediği de yine tartışmaya açıktır.

Biyogüvenlik Kurulunun onay verdiği genleri içeren yem ürünlerinin ithalatına GDO’lu olarak etiketlemeyle ilgili belirlenen kurallar yerine getirildikten sonra izin verilmektedir. GDO’lu olma ihtimali olan bir üründen elde edilen glikoz şurubu, glikoz şurubu tozu, rafine yağlar, fermente organik asitler ve fermente içkiler gibi ikincil ürünlerin ithalatlarında üretici veya ithalatçı firmadan ürünün GDO’lu bir üründen üretilmediğine dair beyan aranmaktadır (GTHB, 2015).

Türkiye’de resmi olarak GDO tayin işlemleri Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığına bağlı Gıda kontrol laboratuvarlarında ve bakanlığın yetkilendirdiği özel laboratuvarlarda yapılmaktadır. GDO analizleri 10’u Bakanlığa bağlı, 38’i de özel olmak üzere, 48 gıda laboratuvarında yürütülmektedir.

GTHB’nin 2010 tarihli 27671 sayılı yönetmeliğine göre gıda ve gıda katkı maddelerinde GDO tespit edilmemelidir. Ancak yem ve yem katkılarında bazı genlere onay verilmiştir.  GDO’lar için tarama, tanımlama ve miktar kitleri kullanılmakta olup bu kitlerin tamamı ülkemizde yurtdışından ithal edilmektedir. Analizler için belirlenen Fiyat listesine bakanlığın ilgili adresinden ulaşılabilmektedir (https://gidalab.tarim.gov.tr/istanbul/Belgeler/2017%20ANAL%c4%b0Z%20F%c4%b0YATLARI.pdf).

GDO onay, ekim ve ticaretindeki hızlı artışa paralel olarak GDO’ların tespitini yapabilecek laboratuvarlarda, analiz kalitesi ve analiz hassasiyetini artırmaya yönelik çalışmalar yapılmasının, yeni nesil moleküler yöntemlerle elde edilen GDO’ların karakterizasyonu için gerekli altyapının kurulmasının ve yerli kit geliştirme ve kullanma süreçlerinin teşvik edilmesinin faydalı olacağı değerlendirilmektedir.

Sonuç ve Politika Önerileri

AB ve dolayısıyla Türkiye’deki GDO düzenlemelerine ilişkin en temel sav, GD ürünlerin, GD olmayan eşdeğerlerinden farklı (yani daha tehlikeli) olduğu varsayımıyla başlamaktır. Bu varsayım süreç odaklı düzenlemeleri beraberinde getirmiştir. Ortaya çıkan organizmadan ziyade, transgenik organizma üretme sürecinin kendisi bu düzenlemelerde başrolü oynamaktadır. Oysaki, GDO düzenlemeleri 1980’lerin sonunda formüle edildiğinde, GD bitkiler iyi bilinmiyordu ve bitki gen teknolojisi emekleme aşamasındaydı. Mevcut GDO düzenlemeleri rekombinant DNA teknojilerinin ilk günlerinden kalmadır ve bu konudaki güncel bilimsel anlayışa göre uyarlanmamıştır. ABD ve Kanada ilk andan itibaren düzenlemeleri yaparken bu hatadan kaçınmışlar ve ürün temelli düzenlemeler getirmişlerdir. Bu yaklaşımda, her yeni ürün çeşidinin güvenliği onu elde etmek için kullanılan işlemden bağımsız olarak belirlenir (Smyth, 2014). AB ve Cartagena Protokolü’nün ortaya koyucuları ise, görüşmeler esnasında erken ve açık girişimler de olasına rağmen bu tip bir düzenleme yapmamışlardır (Klaus, 2014).

GDO’lar konusundaki bilimsel anlayış zamanla değişmiş ve bu düzenlemeler artık sadece orijinal amaçlarına uyumsuz olmakla kalmayıp bu amaçların kendisi de yer yer bilimsel olmaktan uzaklaşmıştır. Önemli bir AB mevzuatı önkoşulu, GD bitkilerin esas olarak ana bitkiden farklı olmasını öngörmektedir. Bu nedenle AB yönetmelikleri GDO’lara karşı, GDO oldukları için ayrımcılık yapan süreç temelli düzenlemelerdir. Bununla birlikte günümüz bilimsel kanıtları ise klasik bitkiler ve onların GDO muadilleri aralarında açık bir sınır çizgisi bulunmadığını göstermektedir (Tagliabue, 2015, Tagliabue, 2016; Van Eenennaam ve Young, 2014; Masip vd., 2013). Günümüz koşulları değerlendirildiğinde kanun yazıcıların bu tip ürüne dayalı bir yaklaşımla düzenlemeleri ele almaları daha doğru bir seçenek gibi durmaktadır.

Ulusal GDO yönetmeliklerinin hepsi olmasa da büyük çoğunluğu (AB’deki gibi), “GDO tanımı” üzerinden ilerlemektedir. Bizdeki Biyogüvenlik kanununun 4 maddesi p bendindeki GDO tanımına göre “Genetik yapısı değiştirilmiş organizma (GDO): Modern biyoteknolojik yöntemler kullanılmak suretiyle gen aktarılarak elde edilmiş, insan dışındaki bitki, hayvan ve mikroorganizma dâhil canlı organizmayı”  tanımlamaktadır. Bu tanım aslında AB’nin, 2001/18 / EEC sayılı Direktifinden İngilizce aslı “genetically modified organism (GMO) means an organism, with the exception of human beings, in which the genetic material has been altered in a way that does not occur naturally by mating and/or natural recombination.” Olan tanımın benzer bir versiyonudur. Örneğin, Her iki tanımda da kullanılan ”insan dışındaki” (with the exception of human being) ifadesini yorumlamak zordur. Daha fazla açıklama yapılmadığı için; acaba insanda genetik müdahale yapılırsa onun GDO olarak düşünülmemesi gerektiği anlamına mı gelmektedir? Bu merak uyandırıcıdır, öyleyse ne olacaktır? Bu tür gelişmelerin yaşanması çok uzağımızda değildir. Örneğin, Çin’deki Yat-Sen Üniversitesinde yürütülen bir çalışmada, implantasyon öncesi insan embriyosunda delta hemoglobin (HBB) geninin düzenlemek için CRISPR tekniğini kullanmış ve CRISPR/Cas9’un HBB geninin etkili bir şekilde kesebileceği gösterilmiştir (Liang, 2015).

Son birkaç yıl içerisinde yeni genomik düzenleme teknikleri sahneye çıkmasıyla GDO çok farklı bir alana kaymıştır (Kanchiswamy, 2016) . Bu teknikler temel olarak mutagenez teknikleridir ve genomik çeşitlilik ve bitki ıslahı için büyük potansiyele sahiptir (örn, RGEN RNP tekniği). Birçok durumda bu tekniklerde organizmaya yeni DNA eklenmediğinden GDO’ya dayalı teknik olarak kabul edilmemektedir dolayısıyla GDO’larla aynı kefeye konulmamaktadır. Gıda kontrol laboratuvarlarında kullanılan klasik tanı kitleriyle bu organizmalarda tespit yapılamamaktadır. Fakat bu teknikler sonucu ortaya çıkan organizmanın da genetik yapısı değiştirilmiştir ve dünyada henüz bu teknikleri kapsayacak herhangi bir düzenleme yoktur.

Örneğin geçtiğimiz yıl, Birleşik Devletler Tarım Bakanlığı (USDA) CRISPR-Cas9 gen düzenleme aracıyla genetik olarak değiştirilmiş bir mantarın kontrolleri dışında piyasaya çıktığını kabul etmiştir. Bu durum, mantarın ajansın kontrol sürecinden geçmeden yetiştirilebileceği ve satılabileceği anlamına gelmektedir. Bu mantar böylece ABD hükümetinden yeşil ışık alan ilk CRISPR düzenlenmiş organizma olmuştur. USDA’yı baypas eden bazı bitkiler, çinko parmak nükleaz (ZFN) ve transkripsiyon aktivatörü benzeri efektör nükleaz (TALEN) sistemleri gibi gen düzenleme teknikleri kullanılarak yapılmıştır. Bu moleküler yöntemler ile elde edilmiş organizmalar yabancı DNA içermediğinden USDA gözetimine tabi olamamaktadır (Waltz, 2016).

Yeni gen düzenleme yöntemlerinin gelişimi göz önüne alındığında, bazı anti-GDO STK’ları, GDO’ların tanımını değiştirmek istemektedir, böylelikle gen düzenleme teknikleriyle üretilen organizmalar da tamamen GDO tanımına dâhil edilmelidir demektedirler. Çünkü bu tür gen düzenlemelerinde, tanımda geçtiği gibi ”gen aktarma” işlemi değil, bir tür DNA düzenleyicisi kullanılarak istenilen gen bölgesi yeniden yazılmaktadır. Tartışma hâlihazırda tüm dünyada bu tür düzenlenmiş gen taşıyan organizmaların GDO kabul edilip edilmeyeceği etrafında dönmektedir. Ülke olarak bizim de bu tartışmada fikir sahibi olmamız kendi politika önerilerimizi geliştirmemiz bağlamında önemlidir.

Düzenleme yapmak aslında yeni bir teknolojiye izin verme veya vermeme sürecinden çok daha fazlasıdır. Bu yetkilendirmenin etrafında ve sonrasında olanlarla ilgili de düzenlemeler yapılmalıdır. Dolayısıyla etiketleme, birlikte kullanım, sorumluluk, fikri mülkiyetle ilgili düzenlemeler de biyoteknoloji endüstrisi ve ilgili endüstriler arasındaki ilişkiyi etkileyen GDO düzenlemelerinin önemli parçalarıdır. GDO’ların ticarileştirilmesi için gerekli olan tatmin edici bir dizi koşul, birtakım yasal disiplinlere dikkat edilmesi gerektiği sonucunu ortaya koymakta ve bu disiplinler arasındaki diyalog, GDO’ların yetiştirildiği ve pazarlandığı koşulların tam olarak incelenmesi için hayati önem taşımaktadır. Diğer disiplinlere bakmak, dar bir alanda yoğunlaşmanın ötesine geçmemize yardımcı olabilir. GDO’lar hakkında geniş bir toplumsal tartışmanın kontrolü ile ilgili de bu disiplinlerarası ortaklıkların getirilerinin bilincinde olmak oldukça önem arz etmektedir.

 

Seher GÖK – SASAM Stajyeri
Phd. Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Biyolojik Bilimler Bölümü (Biyofizik Anadal, Moleküler Genetik Yandal)
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız
_________________________

KAYNAKÇA:

1- Bernauer, Thomas. 2003. Genes, Trade, and Regulation: The Seeds of Conflict in Food Biotechnology. Princeton, NJ: Princeton University Press.

2- Byrne, P., Pendell, D., & Graff, G. 2015. Labeling of Genetically Modified Foods.

3- Cartagena Protocol On Biosafety To The Convention On Biologıcal Diversity, Text and Annexes,2000. Secretariat of the Convention on Biological Diversity, Montreal. ISBN: 92-807-1924-6.

4- Clancy K.A. 2017. The Ideology of Sound Science and Its Defense. In: The Politics of Genetically Modified Organisms in the United States and Europe. Palgrave Macmillan, Cham.

5- Erdoğan, Sayıt Mahmut. 2015.        Dünya’da GDO Mevzuatı, Ticareti ve Uygulamalarının karşılaştırılması ve Türkiye, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, AB Uzmanlık Tezi, Ankara.

6- GTHB, 2015. Tohum İthalatı Uygulama Genelgesi 2015/1.

7- James, Clive. 2013. Global Status of Commercialized Biotech/GM Crops: 2013. ISAAA Brief No. 46. ISAAA: Ithaca, NY.

8- ISAA. 2016. Global Status of Commercialized Biotech/GM Crops: 2016. ISAAA Brief No. 52. ISAAA: Ithaca, NY.

9- Kanchiswamy C. 2016. DNA-free genome editing methods for targeted crop improvement. Plant Cell Reports; 35:1469-74.

10- Kinchy, Abby J., Daniel Lee Kleinman, and Robyn Autry. 2008. Against Free Markets, Against Science? Regulating the Socio-Economic Effects of Biotechnology. Rural sociology 73(2): 147–179.

11- Klaus Ammann, 2014. Genomic Misconception: a fresh look at the biosafety of transgenic and conventional crops. A plea for a process agnostic regulation, In New Biotechnology, Volume 31, Issue 1, Pages 1-17.

12- Kleinman, Daniel Lee, Abby J. Kinchy, and Robyn Autry. 2009. Local Variation or Global Convergence in Agricultural Biotechnology Policy? A Comparative Analysis. Science and Public Policy 36(5): 361–371.

13- Latour, Bruno. 1988. The Politics of Explanation: An Alternative. In Knowledge and Reflexivity: New Frontiers in the Sociology of Knowledge , ed. Steve Woolgar, 155–176. London: Sage.

14- Lee, Maria, 2009.EU Regulation of GMOs; Law and Decision Making for a New Technology, Edward Elgar Publishing, Cheltenham, UK, ISBN 978 1 84542 606 4.

15- Levidow, Les, Joseph Murphy, and Susan Carr. 2007. Recasting “Substantial Equivalence”: Transatlantic Governance of GM food. Science, Technology and Human Values 32(1): 26–64.

16- Liang P, Xu Y, Zhang X et al, Zhou C and Huang J. 2015. CRISPR/Cas9-mediated gene editing in human tripronuclear zygotes. Protein & Cell, 6, 363-372.

17- National Academy of Sciences et al. 1987. Introduction of recombinant DNA-engineered organisms into the environment: Key issues. Washington, DC: National Academy Press.

18- Talu, Nuran. 2005. Biyogüvenlik  (Cartagena)  Protokolü ve Türkiye’de Durum,  Biyogüvenlik Protokolü ve Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nde Teşvikler:  Tartışma Toplantısı,  Türkiye Çevre Vakfı Yayını, Ankara.

19- Türkiye Biyogüvenlik Bilgi Değişim Mekanizması web sitesi. 2017a. Biyogüvenlik Kurulu Resmi Gazete Kararları.

20- Türkiye Biyogüvenlik Bilgi Değişim Mekanizması web sitesi. 2017b. Biyogüvenlik Kurulu’nun onayladığı GDO Listesi. (http://www.tbbdm.gov.tr/home/content/announcements/B%c4%b0YOG%c3%9cVENL%c4%b0K_KURULU_TARAFINDAN_ONAYLANAN_GDO_L%c4%b0STES%c4%b0.aspx)

21- Vázquez-Arroyo, Antonio Y. 2013. How Not to Learn from Catastrophe: Habermas, Critical Theory and the “Catastrophization” of Political Life. Political Theory 41(5): 738–765.

22- Waltz, E. 2016. Gene-edited CRISPR mushroom escapes US regulation. Nature News 14 April 2016. www.nature.com/news/gene-edited-crispr-mushroom-escapes-us-regulation-1.19754.

 

sahipkiran Hakkında

Sahipkıran; 1 Aralık 2012 tarihinde kurulmuş, Ankara merkezli bir Stratejik Araştırmalar Merkezidir. Merkezimiz; a) Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü savunan; ülkemizin her alanda daha ileri gitmesi ve milletimizin daha müreffeh bir hayata kavuşması için elinden geldiği ölçüde katkı sağlamak isteyen her görüş ve inanıştan insanı bir araya getirmek, b) Ülke sorunları, yerel sorunlar ve yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarına yönelik araştırma ve incelemeler yaparak, bu sorunlara çözüm önerileri üretmek, bu önerileri yayınlamak, c) Tespit edilen sorunların çözümüne yönelik ulusal veya uluslararası projeler yürütmek veya yürütülen projelere katılmak, ç) Tespit edilen sorunlar ve çözüm önerilerimize ilişkin seminer ve konferanslar düzenleyerek, vatandaşlarımızı bilinçlendirmek, amacıyla kurulmuştur.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz