Twitter Facebook Linkedin Youtube

“MUSUL VE KERKÜK’E ASKERİ MÜDAHALE SEÇENEĞİNİN HUKUKİ DAYANAKLARI” KONULU SÖYLEŞİMİZ GERÇEKLEŞTİ

Merkezimizce düzenlenen okuyucularımıza açık etkinliklerin 71’incisi, Avukat Mehmet YAMAN’ın sunumu ile “Musul ve Kerkük’e Askeri Müdahale Seçeneğinin Hukuki Dayanakları” başlıklı bir söyleşi şeklinde gerçekleşti.

Bilgilendirici sunumu için Sayın YAMAN’a teşekkür ediyor, söyleşi metnini okuyucularımızın istifadesi için aşağıda sunuyoruz.

 SÖYLEŞİ METNİ:

Saygıdeğer arkadaşlar, güncel bazı konuları huzurlarınızda birlikte değerlendirme fırsatı sundukları için, pek değerli SASAM yöneticilerimize ve saygıdeğer başkanımıza teşekkür ederek konuşmama başlamak istiyorum.

Bildiğiniz gibi konumuz, ülkemizin özellikle güney doğu bölümünü ilgilendiren ve sınırlarımız dışında kalıp ta gönül dünyamızın hinterlandında bulunan kardeşlerimizin birebir hercümercine sebep olan çok önemli uluslararası gelişmelerle ilgili olarak, zaman içinde bizim de altına imza koyarak yürürlüğe soktuğumuz bazı sözleşmeleri, sür’atli bir ufuk turu içinde değerlendirdikten sonra, ana konumuz olan ırak ile ilgili 1926 ve 1946 yılında yaptığımız sözleşmeleri incelemektir.

Hemen hepimiz, her gün televizyonlarda ve yazılı basında, bu konuyla ilgili olarak, harmonik bir şekilde yapılan değerlendirmeleri görüp okuyoruz.

Biz burada, bu tarz bir değerlendirme yapma yerine, siyasal herhangi bir yorumda bulunmaksızın, sadece teknik olarak ve hukuksal bazda değerlendirme yapacağız.

Osmanlı devletimizin son zamanlarında, Meclis-i Mebusan tarafından kabul edilen ve TBMM’mizce de onaylanan, Misak-ı Milli sınırlarımız ile ilgili olarak yapılan sözleşmeleri, kısaca gözden geçirelim:

1–Mondros Mütarekesi:

Bu mütareke, 30 Ekim 1918 yılında yapılmış olup, birinci cihan savaşının sona ermesiyle ilgili bir mütarekedir ve 24 maddeden oluşmaktadır. Önemli bir kaç maddesi şöyledir:

Madde  7: İtilaf devletleri, güvenliklerini tehdit edecek bir durumun ortaya çıkması halinde, herhangi bir stratejik yeri işgal etme hakkına sahip olacaktır.

Musul şehrimiz ve hinterlandı, bu maddeye göre, İngilizler tarafından işgal edilmişlerdir.

Madde 11: İran içlerinde ve Kafkasya’da bulunan Osmanlı kuvvetleri, işgal ettikleri yerlerden geri çekileceklerdir.

Bu madde de gösteriyor ki, Osmanlı devleti esasında askeri güç olarak cephelerde yenilmedi ve hatta merhum babamın tabiriyle, cihangirane kahramanlıklar gösterdi. İçimizden birilerince bir takım ayak oyunlarının oynandığı Filistin cephesini bir tarafa bırakırsak, Medine müdafaası, Kut’ül Ammare kahramanlığı (ki, bu savaşta 15.000 İngiliz askeri esir alınmıştır),Galiçya ve Azerbaycan kahramanlıklarının her biri,  ayrı ayrı tarihi sahnelerdir.

Babamın da içinde savaştığı Galiçya cephesinde Osmanlı ordusu, bugün bize düşmanlık gösteren Avusturya ve alman kuvvetlerini Rus ordusundan korumak için geldikleri Galiçya’da uzun bir süre savaş vererek, Rusları yenmişler ve geri çekilmeye mecbur bırakmışlardır. Merhum babamın da ihtiyat zabiti olarak aralarında bulunduğu ordumuz, bu galibiyetten sonra, tuna nehri kanalıyla Köstence’ye gelip, oradan yandan çarklı kömürlü bir gemiyle, Batum’a çıkmışlar ve orada, Rus ve ermeni birliklerinden oluşan düşman kuvvetleriyle savaşa savaşa, Derbent, Nuha, Gence derken, Bakü’yü kurtarıp bayrağımızı oraya diktikleri bir anda, kendi deyimiyle, “cihangir olduk” diye sevinirlerken, mütarekenin bu maddesine dayalı olarak, terk-i silah etmişler ve her bireri, üzüntü içinde geri dönüp utançlarından kendi memleketlerine gelemeyerek, her biri ayrı yerlere gitmişlerdir. Babam rahmetli de, yaya olarak Karadeniz boyunca ilerlemiş, samsunun alaçam ilçesinin zeytin köyünde 10 yıl kaldıktan sonra, memleketimiz bulunan, Konya’nın bozkır ilçesine gelebilmiştir.

Madde 24: Altı vilayet (vilayet-i sitte) adı verilen yerlerde (ki, bu vilayetler Sivas, Erzurum, Van, Diyarbakır, Elazığ ve Bitlis’tir) bir kargaşalık olursa, vilayetlerin herhangi bir kısmının işgali hakkını, ihtilaf devletleri haiz bulunacaktır.

Demek ki bu vilayetlerimiz, her vesileyle ve her an işgale hazır bir politikanın aracı olarak, kullanılmaya hazırlanmıştır, bu maddeyle.

2 – Sevr Anlaşması:

Bu anlaşma, 10 ağustos 1920 yılında yapılmış olup, 14 maddeyi kapsamaktadır.

Madde  1: Urfa ve çevresindeki bölgeler (bu arada Maraş ve Ayıntap dâhil) Fransız mandası olan Suriye’ye; Mezopotamya bölgesi, İngiliz mandası olan Irak’a  bırakılmıştır.

Madde  6: Fırat’ın doğusundaki Kürt vilayetlerinde, yerel yönetimler kurulacak, bir yılın ardından, dilerlerse, yeni kurulan Milletler Cemiyeti’ne, bağımsızlık için başvurabileceklerdir.

Görüldüğü gibi, bağımsız Kürdistan devleti kurma fikrini, hain ve düşman devletler, ta Sevr anlaşmasının 6. maddesine kadar götürüyorlar.

3 – Ankara Anlaşması:

20 Ekim 1921’de yapılan bu anlaşma 13 madde olup, Fransa ile aramızda yapılmıştır ve daha sonra Suriye devleti müstakil olunca, olduğu gibi Suriye tarafından da tasdik edilmiştir.

Bu anlaşmanın 8. maddesinde, bugünkü şekliyle sınırlar belirlenmiştir.

Madde  9: Osmanlı hanedanı kurucusu, Osman Gazi’nin dedesi Süleyman Şah’ın, Türk mezarı adı ile anılan mezarın bulunduğu Caber Kalesi, Türk bayrağı altında, Türk koruyucuları gözetiminde, Türk mülkü olarak kalacaktır.

Bu maddenin de açıkça işaret ettiği gibi, Caber kalesi bizim mülkümüz olup, derhal buraya yerleşen ABD askerleri çıkarılarak, yerimize sahiplenmeliyiz. Bu, bizim için bir onur ve devletimizin haysiyetini koruma savaşıdır. Aksi davranış, ya ihanettir, ya da ödlekliktir.

Madde 13: 8. maddede saptanan hattın, bu veya öteki tarafındaki otlaklardan yararlanma hakkı veya emlakı veya arazisi olanlar, eski haklarından yararlanabileceklerdir. Hayvanlarını veya yavrularını, araç ve gereçlerini gümrük veya vergi vermeksizin hattın öte tarafına nakledebileceklerdir.

Bu madde çok önemli bir madde olup, buna göre, sınırın ötesinde emlaki bulunanlar, eskisi gibi bu mallarının malikleridirler ve istedikleri gibi tasarruf edebilirler. Ölenlerin mirasçıları, bu topraklara sahip çıkabilirler. Ölenlerden, geride yasal mirasçı bırakmayanların, yasal varisi devlet olup, devletimiz verasetleri de gözden geçirerek, devlet mülkiyetine veraseten geçen bu gayrimenkullerimize, sahip çıkmalıdır.

Bu konuyla ilgili 28.7.2015 tarihinde, gerek internet gazetelerinde ve gerekse, vekillerimiz dâhil, bürokratik yetkililerin E-mail adreslerinde açık göreve davet yazılarımız mevcut olup, isteyenler arşivden çıkarabilirler.

4 – Lozan Antlaşması:

Bu anlaşma, 24 Temmuz 1923 yılında imzalandı. 143 madde olup, konumuzla ilgili maddeleri şöyledir:

3. maddede, Irak ve Suriye sınırı değerlendirilmiş;

Suriye sınırının belirlenmesinde, yukarda gördüğümüz, 1921 tarihli Ankara anlaşmasındaki sınırlar, esas alınmıştır.

Irak sınırı konusunda ise anlaşılamamış, bizim Musul ısrarımıza, Hakkâri’yi de isteyerek karşılık vermişler ve bizi güya zora sokarak razı etme politikası gütmüşlerdir. Uzunca yapılan tartışmalardan sonra, bu sınırın İngiltere ve Türkiye arasında, en geç dokuz ay içerisinde yapılacak ikili görüşmelerle çözülmesine karar verilmiş ve böylece Lozan anlaşmasında ırak sınırı açık bırakılmıştır. Haritada gördüğümüz gibi, Lozan’da çizilen sınırları gösteren haritalarda da, burası açık olarak görülmektedir.

5 – Ankara Anlaşması:

Bu Anlaşma, 5 Haziran 1926 tarihinde, İngiltere (Birleşik Krallık), Irak Krallığı ve Türkiye arasında yapılmış olup, 18 maddeden ibarettir.

Şunu genel bir kaide olarak ifade edelim ki, herhangi bir sözleşmenin maddelerinden bir veya bir kaçının yerine getirilmemesi halinde, bu sözleşmenin geçerliliğinin devam edeceğine ilişkin bir hüküm yoksa bu sözleşme geçersiz olup, sözleşmeden önceki hale dönülür. Bu prensip, kişiler arasında da böyledir, devletlerarasında da böyledir. Binaenaleyh, uluslararası sözleşmelerde, sözleşmenin her hangi bir maddesi ihlal edilirse, bu sözleşme geçersizdir.

Bu genel kurala göre, bu sözleşmenin bazı maddelerini inceleyelim:

Madde 1: Türkiye ile ırak arasındaki hudut, Cemiyet-İ Akvam’ın 29 Ekim 1924 tarihli toplantısında kararlaştırıldığı şekilde (ki, buna Brüksel sınır çizgisi diyoruz) kesinleşmiştir.

Madde 5: Taraflardan her biri, 1. Maddede belirlenen sınır hattının kesin ve bozulmaz olduğunu kabul ederek, bunu değiştirmeye matuf her türlü teşebbüsten sakınmayı taahhüt eder.

Görüldüğü gibi, bu sözleşmede İngiltere de taraf olduğu içi, sınırımızın korunması taahhüdü, İngiltere’yi de kapsamakta olup, onlar da, sınırın korunmasında görevlerini yapmalıdırlar.

Madde 6: Taraflar, sınır mıntıkasında (75 km. Derinliğinde) yağmacılık veya eşkıyalık yapmak maksadıyla girişilecek hazırlıklara, sahip oldukları bütün vasıtalarla karşı koymayı ve bunların sınırdan geçmelerine mani olmayı, karşılıklı olarak taahhüt ederler.

Madde 7: Yetkili memurlar, sınır mıntıkasında yağmacılık veya eşkıyalık yapmak için hazırlıklarda bulunulduğunu haber aldıklarında, ihmal etmeden, birbirlerini haberdar edeceklerdir.

Madde  8: Yetkili memurlar, bulundukları yerlerde, yapılmış olabilecek bütün yağmacılık ve haydutluk fiillerinden, karşılıklı olarak birbirlerine haber vereceklerdir.

Haberdar edilecek memurlar, ellerindeki bütün vasıtalarla, söz konusu fiillerin faillerinin, sınırdan geçmelerine mani olmaya gayret edeceklerdir.

Madde  9: Sınır mıntıkasında bir cinayet veya cürüm işlendikten sonra, fail diğer sınır mıntıkasına iltica ederse, oranın, bu kişileri silahları ve yağma ettikleri eşya ile birlikte, tabiatında bulunduğu tarafa teslim etmesi mecburidir.

Madde 10: Antlaşmanın işbu faslının tatbik mıntıkası, Türkiye’yi Irak’tan ayıran bütün sınır ile bu sınırın iki yanında 75 km. Derinliğinde bulunan mıntıkadır.

Madde 12: Taraflar, sınır mıntıkasında, diğer devlet aleyhine yönelmiş hiç bir propaganda teşkilatına ve topluluğuna izin vermeyeceklerdir.

Madde 17: Anlaşmanın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki sene sonunda, taraflardan her biri, söz konusu faslı kendi açısından feshetme hakkına sahip olacaktır. Keyfiyet, feshin bildirildiği tarihten 1 sene sonra geçerli olacaktır.

Saygıdeğer dostlar, yukardaki maddeleri bilgilerinize arz ettik. Ayrı ayrı bu maddeleri tekrar gözden geçirdiğimizde, dikkat edersek, şimdiye kadarki uygulamalarda, 1. Madde hariç, 6-7-8-9 ve 12. Maddelerinin sürekli ihlal edildiği ortada olup, son yapılan referandumun uygulanmaya konmasıyla da, 1. Madde tamamen ihlal edilmiş olacaktır.

Bu sözleşmenin yukardaki maddelerinin ihlali halinde, bu sözleşme kesinlikle geçersiz olacaktır. Özellikle 5. Maddesindeki sınır değişiklikleri, bu maddenin geçersiz olması için kendi başına yeterli bir gerekçedir.

Bu sözleşmenin altına imza atarak taraf olduğunu bildiren tüm devletler, bu sözleşme hükümlerinin gereğini ifaya yükümlüdürler. Yani bu sınırlarımızın bozulmamasını, sınırlarımızdaki ihlalleri ortadan kaldırmak sadece ırak devletinin değil, altında imzası bulunan İngiltere’nin de, yasal görevidir. Dikkat ediyor musunuz? İngiltere’den hiç bahsedildiğini duydunuz mu? Oysa “bu sözleşmeye imza koyan taraflar” deniyor ve İngiltere’nin de taraf olarak imzası bulunmaktadır.

Buradan mevcut iktidara, bu sözleşmenin delik deşik edildiğini bir kere daha ikazla, delik deşik eden taraflara karşı, bu sürekli ihlallerle, bu sözleşmenin geçersiz kılınmış olduğunu söyleyerek, bu sözleşmeyi tanımayıp, sözleşme öncesi haklarımıza dönülmesinde ısrarlı çalışmalarını, bunun hem uluslararası bir yasal hakkımız ve hem de, halkımıza karşı tarihi bir sorumluluğumuz olduğunu hatırlatıyoruz.

Ancak ne yazık ki, bugünlerde, çeşitli lobilerin temsilcileri ile, korkak ve fikri haysiyet zafiyeti taşıyan bazı aydınlarımız, olayın bu tarafını es geçirmeye ve hakkımızı savunmamıza, bir takım yorumlarla engel olmaya çalışıyorlar.

Biz bunu değişik zamanlarda, hep yaza geldik. Yazılı ve sözlü ikazlarımızı ilgililere yapa geldik. 14.3.2016 tarihli internet gazetelerinde bunlar hep çıktı.

Bakınız, bu sözleşmenin 10. Maddesi bize, 75 km. Derinliğe kadar girmeyi ve yerinde her türlü ihanet odaklarını kurutmayı bir hak olarak vermiştir. Bu hak sadece, yukardan bombalama değil, bizzat fiilen işgal ederek, orayı bu pisliklerden temizleme hakkını da veriyor. Bu maddeye göre, kandili hemen işgal edip, orayı fiili olarak temizlememiz gerekiyor. Neden elleri güçlü olduğu halde, iktidarlarımız bunu yapmıyorlar. Hele hele son iktidarımız, elleri çok kuvvetli, yasal tüm destekler arkasında, üstelik iktidarıyla muhalefetiyle tüm halkımızın temsilcilerinin de oyu ile yurt dışı operasyon izni meclisten geçmişken…

Derhal defakto hakkımızı vakit kaybetmeden kullanmalıyız. Diğer uluslara, bu yasal hakkımızı, bu defaktodan sonra açıklarız. Ama önce derhal el koyalım ve emrivaki ile hakkımızı alalım.

Hak, zamanında ve yerinde, bilinçle kullanılan bir kuvvet ve güçle kaim olur. Bu asla unutulmamalıdır. Önümüz açıktır. Engel olacak uluslararası hiç bir güç ve yasa mevcut değildir.

6 – Montrö Anlaşması:

Bu anlaşma, 20 Temmuz 1936 tarihinde yapılmıştır. Boğazlarla ilgili bir sözleşmedir ve 29 maddeden ibarettir. Bu sözleşmenin bazı maddeleri şunlardır:

Madde 19: Savaş zamanında Türkiye savaşan değilse, savaşan herhangi bir devletin savaş gemilerinin boğazlardan geçmesi, yasak olacaktır.

Madde 20: Savaş zamanında Türkiye savaşan ise, savaş gemilerinin geçişi konusunda, Türk hükümeti tümüyle dilediği gibi davranabilecektir.

Madde 21: Türkiye, kendisini pek yakın bir savaş tehdidi karşısında sayarsa, Türkiye’nin, işbu sözleşmenin 20. Maddesi hükümlerini uygulamaya hakkı olacaktır.

Madde 28: İşbu sözleşmenin süresi, yürürlüğe giriş tarihinden başlayarak, 20 yıl olacaktır.

Sözü edilen 20 yıllık sürenin bitiminden iki yıl önce sözleşmeyi sona erdirme ön bildirimi verilmemişse, işbu sözleşme, bir sona erme ön bildiriminin gönderilmesinden başlayarak, iki yıl geçinceye kadar yürürlükte kalacaktır.

Madde 29: İşbu sözleşmenin yürürlüğe girmesinden başlayarak, her beş yıllık dönemin sona ermesinde, bağıtlı yüksek taraflardan her biri, sözleşmenin bir ya da bir kaç hükmünün  değiştirilmesini önerme girişiminde bulunabilecektir.

Bu sözleşmenin konumuzla ne ilgisi olabilir düşüncesine karşı, esasen 20 yıllık süre için yapılan ve 1956 yılında süresi dolan ve fakat bu sözleşmenin feshi ya da tadili yolunda ciddi atılımlar yapmadığımız bu sözleşmeye göre, savaşma, ya da ülkemizin pek yakın bir savaş tehdidi altında kalma tehlikesi karşısında, boğazları savaş gemilerine kapatabileceğimiz ve mesela Rusya’nın, bizim 21. maddede öngörülen, pek yakın bir savaş tehdidi altında kalmamız durumunda, karşımızda bulunan devletlere yardım için, savaş gemilerini geçiremeyeceği ve bu gemilerin geçmesine yukardaki sözleşme maddesine göre, izin vermeme hakkımızın bulunduğunu ifade edelim.

Aslında yukarda yazdığımız 28. Maddeye göre, 1956 yılından itibaren fesih hakkı doğmuş bulunan bu sözleşmenin, hiç olmazsa yukardaki 29. Maddeye göre, beş yılda bir gözden geçirilmesi gerekebilecek olup, aleyhimize olan sair maddelerin, bu periyotlar içinde lehimize çevrilmesi için, ciddi çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Bu da uluslararası ilişkilerde çıkarlarımızın takibini yapabilecek güçlü bir devlet olup olmamamızın, ciddi bir göstergesi olacaktır.

Bu konuyu, zaman içinde bir takım yazılarla dile getirmemize rağmen, gözle görülür iyileştirmelerin yapılması çabalarına tanık olamadığımızı da burada belirtmek isteriz.

7 – Türkiye – Irak Sınır Anlaşması:

Bu anlaşma, 29 Mart 1946 yılında yapılmış ve T.B.M.M. 1947 yılında tasdik etmiştir. 19 maddedir. Bu anlaşma 1926 yılında yapılan anlaşma esas alınarak yapılmış olup, önemli maddeleri şunlardır:

Madde  1: Anlaşma tarafları, mezkûr protokol kuralları dâhilinde, sınır ilişkilerinin armonisini bozma doğasına sahip, her iki ülke sınırlarının 75 km. Derinliğindeki bir bölgede oluşacak her hangi bir tartışma veya olayı çözüme kavuşturmak için, düzenlemelere gitme konusunda, anlaştılar.

Madde 11: Anlaşma taraflarına, karşılıklı olarak, sınır bölgesinin taraflardan birisinin ülkesel bütünlüğüne ya da güvenliğine karşı bireyler veya guruplar tarafından gerçekleştirilecek hareketler için kullanılmasını engellemeye dönük, kendi ülkesi dâhilinde, uygun tedbirleri alması bırakılmalıdır.

Madde 12: Anlaşma tarafları, taraflardan birinin güvenliği ya da rejimine karşı, sınır bölgesini ihlal edecek şekilde, bir ya da birden fazla kişi tarafından yapılan hazırlıkları öğrendiklerinde, yetkin hukuk otoriteleri, derhal birbirlerini bilgilendirmeli ve konuyla alakalı tüm bilgileri birbirlerine iletmelidir…

Her iki ülkenin yetkilileri, yukarda ifade edilen türde eylemleri ve söz konusu eylemlerin faillerinin, sınırı geçmelerini engellemek için, uygun tedbirleri almalıdır.

Madde 13: Eğer taraflardan biri, sınır bölgesi (yani 1926/10. md. ile belirtilen 75 km. derinlik) içinde, emniyeti temine dönük operasyonlar yapmaya karar vermişse, eğer gerekli görüyorsa, sınır yetkilileri aracılığıyla, diğer tarafın dikkatini çekebilir.

Madde 14: Birey ya da gurup halinde, silahlanmış şahıslar tarafından yapılacak teşebbüslere karşı, sınırın sürekli olarak korunmasını te’min etmek amacıyla, anlaşma tarafları, savaş mühimmatı veya silah taşıyan her şahsın, sınırı geçmesini engellemek için, gerekli önlemleri almak konusunda, mutabakata varmışlardır.

Madde 16: Sınır bölgesi (yani sınırdan 75 km. Derinlik) içinde ya da dışında, her türlü eşkıyalık ve kanun dışı faaliyette bulunmuş ve mezkûr sınır bölgesini barınak edinmiş şahıslar, derhal ilgili otoriteler tarafından tutuklanmalı ve bu otoriteler, yapılan zararı tazmin etmek için, gerekli tüm adımları atmalıdır.

Eğer illegal faaliyet yürütenler, suçun işlendiği yerin vatandaşı iseler, yazılı istek niteliğinde bir formalite olmaksızın, yakalandıkları ülkeler tarafından teslim edilmelidir.

Eğen illegal faaliyet yürütenler, sığındıkları yerin vatandaşı iseler, söz konusu ülkelerin yasalarınca yargılanmalıdırlar.

Madde 19: Sınır bölgesinde (75 km. Derinlikte) eşkıyalık ve kaçakçılık yapan şahıslar, her halükarda, hudut bölgesinden uzaklaştırılmalı ve söz konusu bölgede kalmalarına müsaade edilmemelidir. “

Saygıdeğer dostlar, yukardaki maddelere göre, sınırdan 75 km. Derinliğine kadar bulunan alan içindeki, Türkiye aleyhine çalışan tüm şer odakları ve özellikle kandil, ırak tarafından temizlenmeli ve buradaki insanlardan Türk tabiatında olanlar bize iade edilerek, kendi tabiatlarında bulunanlar da, Türkiye’deki kanunlar dikkate alınarak, yargılanmalıdır, ırak tarafından.

Ayrıca Türkiye de tüm güçleriyle, kandil dâhil 75 km.lik mesafeyi, havadan  bomba yağdırarak değil, fiili olarak karadan işgal ederek, bu fesat yuvalarını temizleme hakkına sahiptir, gerek 1926 yılında yapılan Ankara Anlaşmasının 10. Maddesine göre ve gerekse 1946 yılında yapılan yukardaki anlaşma hükümlerine göre.

Sözleşmeler tarafları bağlar ve zevk olsun diye değil, uygulanmak için yapılır. İhlali halinde de, yukarda belirttiğimiz gibi, cezai müeyyidesi yoksa bir bütün olarak anlamlandırılıp, bu maddelerden birinin ihlali halinde diğerleri de uygulanmaz ve sözleşme öncesi duruma dönülür. Bu temel bir ilke olup, gerek İngiltere ve gerekse ırak, aradan geçen şunca yıla ve kendilerine ikaza rağmen, Ankara sözleşmesinin uygulanması için bir çaba sarf etmemekte ve hatta hiç ilgilenmemektedirler. Oysa yukardaki maddelere göre, altlarında imzaları bulunan bu sınırları korumak, onların sözleşmeden doğan sorumlulukları olup, bu ihlali gidermeleri ile ilgili olarak, kendilerine en yüksek perdeden yapılacak ikazla, sözleşmenin ihlal gerekçesiyle ve tek taraflı olarak feshedileceği, acilen taraflara bildirilmelidir.

Dünyanın mihverinde ve bu çetin coğrafyada bulunmamızın bir takım sorumlulukları ve risklerinin bulunduğu malumlarınızdır. Yüzlerce yıldır, varlığımıza son verilmesi için yapılan açık ve sinsi faaliyetler, bugün de gözümüzün önünde yapıla gelmekte ve biz maalesef yekvücut olup, bunlara odaklanacak yerde, içimizdeki düşman beşinci kol faaliyetlerinin de tesiriyle, birbirimizi yok etmekle meşgulüz.

Birbirimizle uğraşmayı bırakıp, ortak noktalarda buluşalım. Kaprisleri ve çıkarları bırakıp, birbirimizi sevmeye çalışarak, milli ve ülkesel çıkarlarımız etrafında kenetlenelim ve topyekûn yurt savunmasında hepimiz milli göreve koşalım. Yoksa bizi yok etme amaçları ve faaliyetleri hızla artarak devam ediyor.

İngiltere’de gazeteler dillendirmeye başladı. Sıra sizde diyorlar, İran’dakilere… Sonra da Türkiye’deki Kürt kardeşlerimizi ayaklandırmaya sıra gelecektir. Zaten Suriye’de bu gerçekleştirilmek üzeredir.

Şunu da önemle belirtelim ki, Barzani’nin işini yakında bitirecekler ve PKK tandanslı bir yönetimle, oraları tamamen, uluslararası Siyonist felsefenin emrine verecekler.

Bu İngiltere, İsrail, ABD ve zaman zaman AB’yi de içine alan Siyonist üst aklın, yüz yılları alan tezgâhlarının bir uygulamasıdır.

Şimdi size gösterdiğimiz şu haritayı gözden geçirelim:

Bu harita, 2023 yılı senaryosuna göre hazırlanmıştır… Ülkemizin doğu ve güneydoğu tarafları tamamen elimizden alınmış… Şimdilerde açık açık gözümüzün içine sokuyorlar, bunları gizlemeye de gerek görmediler. Hain düşmanlar, içimizdeki ve hinterlandımızdaki bizden insanları da, çağdaş  Binbaşı Noel ve Albay Lavrens ajanlarının etrafında toparlayıp, siyasal kavgalarımızı ve iktidar hatalarını da bahane ederek, bizi iyice ayrıştırıyorlar. Birbirimize düşman guruplar halinde gelecek yıllara taşıyıp, sonunda çaresiz bırakacaklar ve tam zamanı deyip vurarak, bizi parçalayacaklar.

Unutmayalım ki, su uyur düşman uyumaz!

Zamanı ve fırsatları çok iyi değerlendirerek, anında yapacağımız defakto intikaller, bizim gücümüzü, kararlılığımızı ve birlikteliğimizdeki başarıyı ortaya koyacaktır.

Hiç bir yasal alt yapısı yokken, dünyanın ta öbür ucundan gelip burnumuzun dibindeki kardeşlerimizin zaaflarından istifade ile işgal eden, pislik sineklerinin etrafımıza çöreklendiği bir zamanda, hiç vakit kaybetmeksizin gür sesimizi, icra ile bütünleştirmeliyiz. Tarihi, yasal ve coğrafi üstünlükler bizden yana. Ve yüz senedir ilk defa elimize geçen, hiç kaçırılmayacak bir fırsat…

Merhum Gazi Mustafa Kemal Atatürk te, Musul’u asla onlara bırakmamış, söylediği, güçlü bir anımızda ve hiç vakit kaybetmeksizin geri alma idealine, sağlığı elvermeyip erken vefat etmesi nedeniyle, bize vasiyet etmiştir. Yine merhum Özal’ın bu konudaki önemli projesi, bazı odaklarca baskılanan Torumtay’ın karşı çıkmasıyla, akim kalmıştır.

Şimdiye kadar edindiğimiz en güzel kazanım bu günlerdir. Korkmayalım. Hep birlikte, ulusal güvenlik hinterlandımıza sahip çıkalım. Bu arada, yurt dışı askeri hareket için hükümete yetki veren, muhalefet partilerimize de teşekkürümüzü iletirken, milli ve ülkesel meselelerde, iktidar başta olmak üzere, tüm parlamenterlerimizin konuları birbirlerine iyi anlatmaları, iyi dinlemeleri ve anlamaları ile, kendilerine gönül veren vatandaşlarımızın da asgari müştereklerimiz etrafında ciddi bütünlükler sergilemeleri için, kendi vekillerine destek vermeleri temennimizi can-ı gönülden diliyoruz.

Sonuç olarak:

1- Bir takım uluslararası kuruluşlar ve birleşmiş milletlerin sözüm ona ilkelerine rağmen, sürekli ihlal edilen, 1926 ve 1946 anlaşmaları delik deşik edilerek, uygulanamaz ve kadük bir hale getirilirken, emperyalist devletler, B.O.P. Diye ortaya attıkları Ortadoğu’yu ve ülkemizi kademeli paylaşma faaliyetlerine oldukça hız vermişlerdir.

2– ABD hiç hakkı yokken ve yasal hiç bir alt yapıya sahip değilken, dünyanın ta öbür ucundan gelip aslında bizim olan topraklarımızı işgal ediyor ve diğer emperyalist devletler de ona çanak tutuyor.

3– Bizim eski topraklarımız olan ve inanç kardeşlerimizin bulunduğu yerlerle ilgili olarak, üstelik yasal alt yapımızın da bulunduğu ve uluslararası anlaşmalar ve genel geçer yasal kurallarla pekiştirilen hakkımızın da varlığına rağmen, bir şey yapamıyoruz… Bu tarihe ve milletimize karşı büyük bir vebaldir. Derhal kendimizi toparlamamız, silikliği bir tarafa bırakıp, bu varoluş mücadelemizi, bilinçli bir biçimde, sonuna kadar savunmalıyız.

4– İçinde bulunduğumuz stratejik dönem, çok önemli olup, yüzyıllık kaybımıza kavuşabilmemiz için, hakkımızı iyi korumalı ve gerekirse, gecikmeden emr-i vaki ile defaktolar yaratmalıyız. Bu vadide her geçen gün bizim için bir kayıp olacaktır.

5– Her ne kadar “yurtta sulh, cihanda sulh” gibi güzel bir ilkeyi benimsemişsek te, özellikle zamanımızda, büyük ecdadımızın söylediği, “hazır ol cenge, eğer istersen sulh-ü salah!” Sözünün çok geçerli olduğunu aklımızdan hiç çıkarmayalım.

6– Şu bir gerçektir ki, uluslararası ilişkilerde, anlaşmalardan çok, güç ve kuvvet sahibi olmak geçerlidir. Aksi anlaşmalar var olsa bile, güç ve kuvvet sahibi olanlar, her zaman dediklerini yaptırmışlardır.

7– Asla unutmayalım ki hak, bilinçle tatbik edilecek bir kuvvetle kaimdir. Kuvvetle desteklenmeyen bir hak, daima kadük kalacaktır.  Hakkımızı kuvvetimizle destekleyerek, uluslararası kabulümüzü sağlayabiliriz.

Bizi sabırla dinlediğiniz için, teşekkürlerimizi arz eder, saygılarımızı sunarız.

SÖYLEŞİDEN KARELER:

sahipkiran Hakkında

Sahipkıran; 1 Aralık 2012 tarihinde kurulmuş, Ankara merkezli bir Stratejik Araştırmalar Merkezidir. Merkezimiz; a) Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü savunan; ülkemizin her alanda daha ileri gitmesi ve milletimizin daha müreffeh bir hayata kavuşması için elinden geldiği ölçüde katkı sağlamak isteyen her görüş ve inanıştan insanı bir araya getirmek, b) Ülke sorunları, yerel sorunlar ve yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarına yönelik araştırma ve incelemeler yaparak, bu sorunlara çözüm önerileri üretmek, bu önerileri yayınlamak, c) Tespit edilen sorunların çözümüne yönelik ulusal veya uluslararası projeler yürütmek veya yürütülen projelere katılmak, ç) Tespit edilen sorunlar ve çözüm önerilerimize ilişkin seminer ve konferanslar düzenleyerek, vatandaşlarımızı bilinçlendirmek, amacıyla kurulmuştur.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz