Twitter Facebook Linkedin Youtube

ERMENİ TEHCİRİ VE SÖZDE SOYKIRIM İDDİALARI

Melike KANAT

 

 “Tarihçinin ilk kuralı, doğru olmayanı dile getirmeye asla cüret etmemektir. İkincisi ise doğru olan hiçbir şeyi gizlememektir. Dahası, yazdıklarında taraf tutma ve kötü niyet olmadığına dair hiçbir kuşku olmamalıdır.

(ÇİÇERO, DE ORANTE, II, 62)

 

Geçmişten günümüze her devlet, bünyesinde barındırdığı milletlerle yer yer sorunlar yaşamıştır. Söz konusu devlet, bünyesinde birden çok millet yaşayan Osmanlı İmparatorluğu olunca, milliyetçilik akımının dünyada hızla yayıldığı 19. ve 20. yüzyıllarda Osmanlı tebası milletler arasında yaşanan etnik sorunlar, çok da sürpriz hadiseler olarak nitelendirilemez.

Osmanlı Devletinin son yıllarında yaşanan ve etkimizi günümüze ulaşarak hala tartışılan tek etnik sorun, Ermeni isyanları ve neticesinde yaşanan hadiselerdir. Peki, Osmanlı teb’ası olarak yüzlerce yıl barış ve güven içinde yaşayan, millet-i sadıka (sadık millet) olarak anılan ve devletin en önemli kademelerinde dahi görev yapan Ermeniler, ne olmuştur da devlete isyan etmişlerdir? Bu isyanlarda Fransız ihtilali sonrası dünyada hızla yayılan milliyetçilik akımının etkisi kadar, milliyetçilik akımını kullanarak Osmanlı Devletini yıkmak isteyen güçlerin önemli etkileri olmuştur. Dönemin emperyalist devletleri ve bu devletlerde yaşayan Ermeni diasporası, Ermeni teba arasına fitne sokup onları örgütleyerek, Osmanlı Devletine karşı ayaklandırmışlar, yüzyıllardır barış içinde yaşayan hakları birbirlerine düşürmüşler ve neticede olan araya fitne sokanlara değil, aralarına fitne sokulanlara olmuştur. 2007’de bir suikast sonucu öldürülen Hrant Dink, Kuzey Irak’ta başlayan “Federasyon süreci” hakkında 2006 yılında Malatya’da katıldığı bir toplantıda bu durumu şöyle ifade etmiş;[1]

“Geçmişte İngilizlerin, Fransızların, Rusların, Almanların şu topraklar üzerinde oynamış oldukları rol neyse bugün de aynen tekrarlanıyor. Geçmişte Ermeni halkı onlara güvendi.

Kendilerini Osmanlı zulmünden kurtaracak sandılar ama yanıldılar. Çünkü onlar geldiler kendi işlerini, hesaplarını yaptılar, çekip gittiler ve burada kardeşi kardeş ile kan içerisinde bıraktılar. Ve bugün Kürtlerin yaşadığı aynı budur.

Bugün Amerika geldi Kuzel Irak’ta bir Kürt devleti oluşturmak üzere. Kürt kardeşlerimiz için orası bir çekim alanı oldu. Ne oldu bir başka şey mi oldu? Bir ümit mi oldu? Bu çok tehlikeli bir gidiş.

Amerika bu, gelir kendi hesabını yapar, işine bakar, işi bittiğinde de çeker gider. Ondan sonra insanları burada kendi didişmesi içinde bırakır.”

Ermeniler, kendi isyanları neticesinde meydana gelen ve kendileriyle birlikte binlerce masum Osmanlı vatandaşının zarar gördüğü bu hadisleri, gerçeklikten saptırarak yüz yılı aşkın süredir Türk devleti aleyhine kullanmaya çalışıyorlar. İletişim çağını yaşadığımız bu dönemde, psikolojik olarak ülkemizi yıpratmaya çalışıyorlar. Türkiye olarak biz, bu konunun siyasi bir konu olmadığını, tarihi bir konu olduğunu ve bu konuda tarihi belgelerle hüküm vermek gerektiğini savunsak da, Ermeniler gerçekliği çarpıtan siyasi söylemlerle propagandalarına devam ediyorlar.

Avrupa’nın Ermenileri destekleyen tutumu ve Ermenilerin Müslümanlara yaptıklarının görmezden gelinmesi, tarihimizi bilmeyi ve atılan türlü iftiralara karşı doğruları hakkıyla söyleyebilmeyi gerektirmektedir.

Soykırım Nedir?

100 yılı aşkın süredir Ermenilerin bizleri itham ettikleri “soykırım” kavramı, netice itibariyle bir suç türüdür ve uluslararası hukukta da yerini almıştır. Eğer ki Ermeniler adaletin tecelli etmesini istiyorlar ise hukukun üstünlüğüne inanmalı ve yapılan uluslararası sözleşmeye göre değerlendirmelerini yapmaları hakkaniyet açısından daha uygun olacaktır.

Ancak tanımın yapılmasında Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin başlangıç kısmı ile 1. maddesi, bu tanımın alt yapısını oluşturmaktadır. Sözleşmenin başlangıç kısmında soykırımın BM’nin ruhuna ve amaçlarına aykırı olduğu, uygar dünya tarafından lanetlendiği, tarihin her döneminde insanlık için büyük kayıplara yol açtığı, uluslararası hukuk açısından bir suç teşkil ettiği ve bu iğrenç suçtan insanlığın kurtarılması için uluslararası işbirliğinin gerekli olduğu belirtilmiştir. Bu bağlamda 1. maddeyle önleme ve cezalandırma görevi düzenlenmiştir. Sözleşmenin 1. maddesine göre sözleşmeye taraf olan devletler, gerek savaş gerekse barış zamanında önlemeyi taahhüt ettikleri soykırımın uluslararası hukuka göre bir suç olduğunu teyit etmişlerdir.[2]

Bu yönüyle incelenmesi gereken sözleşme, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 9 Aralık 1948’te kabul ettiği ve 12 Ocak 1951’de yürürlüğe giren Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’dir.[3] Mezkûr Sözleşmenin 2. maddesi, soykırım suçunu tanımlamaktadır. Buna göre;

“Bu sözleşme bakımından ulusal, etnik veya dinsel bir grubu kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden her hangi biri, soykırım suçunu oluşturur.

a) Gruba mensup olanların öldürülmesi;

b) Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar verilmesi;

c) Grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak, yaşam şartlarını kasten değiştirmek;

d) Grup içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler almak;

e) Gruba mensup çocukları zorla başka gruba nakletmek.”

Söz konusu suçu incelediğimizde;

1) Ulusal, etnik veya dinsel bir grubun bulunması ve onların hedef alınması gerekmektedir. Sözleşmede belirtilen gruplar, sayma yoluyla belirlenmiştir. Soykırım suçu, sınırlayıcı bir şekilde sayılan bu gruplara yönelik olabilir. Bunların dışındaki gruplar, sözleşmenin korumasından yararlanamazlar. Bir başka husus da bu grupların toplum içindeki gücünün ve konumunun dikkate alınmamış olmasıdır. Nüfus yoğunluğuna sahip olmak, ekonomik açıdan güçlü olmak, ilgili coğrafyada hâkim kültürü temsil etmek gibi ölçütler, soykırım suçuna maruz kalınmayacağına karine teşkil etmemektedir.[4]

2) Maddede 5 bent halinde sayılan fiillerin en az birinin işlenmesi gerekir. Bu, suçun maddi unsurunu oluşturur. Her ne kadar maddede birden çok kişiye karşı bu fiillerin işlenmesi gerekir gibi görünse de bir tek kişiye dahi bu fiillerden birinin işlenmesi suçun oluşması için yeterli kabul edilecektir.

3) Soykırımın söz konusu grubu kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenmesi gerekir. Yani her hangi bir gruba mensup kişinin öldürülmesi kabul edilmemiş bu fiilin “ulusal, etnik veya dinsel bir grubu” kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenmesi gerekir.

Ermeni İsyanlarının Arka Planı

Ayastefanos ve Berlin Anlaşmalarının Etkisi

Ermeni isyanları konusunda asıl sarsıcı olayların başlaması 20. yüzyıla denk gelse de, 19. yy’da Fransa’nın ilginç yaklaşımını görüyoruz. Rusya ve İngiltere arasındaki gerginlik durumu, Fransızların Ermeniler üzerinden çıkar sağlamasına sebep olmuştur. Fransızlar, Müslümanları hıristiyanlaştıramayacaklarını anlayınca, Ortodoks, Rum ve Ermenilere yönelmişlerdir. Yani Ermenilere yönelen ilk devletlerden birisi de Fransızlardır. Franzlar, Ermenilere destek olarak Osmanlı kamuoyunu etkilemeye çalışmıştır.

Sonrasında ise Rusya ve İngiltere arasındaki rekabet durumu, Ermeni meselesini zamanla emperyalist bir sorun haline getirdi. Başlangıçta 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından imzalanan ve Osmanlı tarafından kabullenilmek zorunda bırakılan Ayastefanos Antlaşması ile Ermeni sorununa Rusya alenen dahil oldu. Ayastefonos Anlaşmasının Ermenilerle ilgili olan 16. madde şöyledir; “Doğuda Rusya askerlerinin istilası altında bulunup Osmanlı Devleti’ne verilmesi gereken yerlerin boşaltılması oralarda iki devletin dostane ilişkilerinde zararlı karşılıklara yol açabileceğinden, Osmanlı Devleti, Ermenilerin barındığı eyaletlerde mahalli menfaatlerin gerektirdiği ıslahat ve düzenlemeyi vakit kaybetmeksizin yapmayı ve Ermenilerin Kürtlere ve Çerkezlere karşı güvenliklerini sağlamayı garanti eder.” Her ne kadar Ermeniler Ayastefanos ile tatmin olamasa da, isteklerini kısmen de olsa karşılamış oldu.

Rusya’nın amacı, yüzyıllardır belliydi. Çar I.Petro (Deli Petro)’nun koyduğu hedef şöyleydi; “Rusya’nın sıcak denizlere inmesi, siyasi, tarihi ve iktisadi zarurettir”. Ayastefanos Antlaşması, Doğu Anadolu’nun bir kısmını Rusya’ya verip bölgede önemli bir Rus etkisi oluştururken, Osmanlı Devleti’ni Ermenilere yönelik ciddi bir yükümlülük altına sokuyor ve Osmanlı Devleti’ni bu hususta sadece Rusya’ya karşı sorumlu tutuyordu.

İngiliz Hükümeti, Rus tavrını İngiltere’nin Doğu’daki çıkarları açısından bir tehdit olarak algıladı ve Doğu’daki Rus askeri ilerlemesine son vererek Ermeni sorununu Rusya’nın tekelinden çıkarmaya çalıştı. İngiltere’yi rahatsız eden Doğu’daki Rus kazançları ile Ermenilerin Rus etki ve nüfuzuna girmelerine yol açacak Ayastefanos düzenlemeleri, Berlin Kongresi’nde revize edildi ve Ermenilerin sadece Ruslar tarafından kullanılmalarına engel olundu. Böylece İngiltere, Rusya’nın Doğu Anadolu işlerine tek taraflı müdahalede bulunma durumunu ortadan kaldırmış oldu.[5]

Ayastefonos Anlaşmasını revize eden Berlin Antlaşması’nın Ermenileri ilgilendiren 61. maddesi şöyledir; “Babıali, Ermenilere meskun vilayetlerde mahalli ihtiyaçların icap ettiği ıslahatı geciktirmeksizin yapmayı ve Ermenilerin Çerkez ve Kürtlere karşı emniyet ve asayişlerini sağlamayı taahhüt eder. Bu konuda alınacak tedbirleri ara sıra antlaşmayı imzalayan devletlere tebliğ edeceğinden bu devletler sözü edilen tedbirlerin yerine getirilmesine nezaret eder.” Bu madde ile Ermeni sorunu, Osmanlı’nın kendi içinde çözeceği bir sorun iken uluslararası bir mesele haline geldi. Bu maddeye güvenen Ermeniler de gündemden düşmemek ve emellerini gerçekleştirmek adına bir dizi isyan gerçekleştirdiler.

Bu tarihten sonra emperyalist devletler, Nisan 1883’e kadar Osmanlı’ya birçok nota gönderdiler. Notalarda Ermenilerin bulunduğu yerlerde kötü muameleye uğradıkları, adaletsizliğin,  güvensizliğin ve cinayetlerin olduğu ve bunların günden güne yayıldığı iddia edilerek, Bab-ı Ali’nin (hükümetin) gereken ıslahatları yapması talep ediliyor ve talepleri yerine gelmediği takdirde kendilerinin müdahil olacakları ifade ediliyordu. Aslında burada da yapılan şey belliydi. Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve diğer birçok bağımsızlık kazanan veya kazanmaya çalışan milletlerde başarılı uygulamalar tekrar edilmeye çalışılıyordu. Bunun için özellikle Bulgaristan’ın bağımsızlık kazanma sürecini örnek aldılar. Bunlar sırasıyla,

1.İsyancı güçleri örgütlemek ve silahlandırmak.

2.Karşılık vermesi beklenen gruplara (mevcut durumda, Kürt aşiretlerine) saldırmak. Zira onların şiddetli bir şekilde karşılık vermeleri, çok sayıda Ermeni’nin ölümüne yol açacaktı.

3.Ermenilerin ölümü Avrupa’daki kamuoyunu derinden etkileyecekti.

4.Avrupalıların askeri müdahalesi; Osmanlıyı, Ermenilere Doğu Anadolu’da özerklik ve belki de bağımsızlık tanımaya zorlayacaktı.

5.Müslüman nüfusu yeni Ermeni topraklarından kaçacak ya da çıkarılacaktı ve Osmanlı İmparatorluğu, İran, Amerika ve Avrupa’nın her köşesindeki Ermeniler; buraya göç edecek ve coğrafi olduğu kadar siyasi anlamda da egemenlik kazanan bir Ermeni Devleti kurulacaktı.[6]

Ancak Avrupalıların anılan dönemde içinde bulunduğu karışıklık, böyle bir gidişatı engellemiş fakat yine de isyanların önüne geçilememiştir.

Ermeniler Hayırlı İşler Yapıyor (!)

Berlin Antlaşması’nın ardından Avrupa’nın da desteğini alan Ermeniler, cemiyetler, dernekler ve komiteler kurmaya başladılar. Görünüşte hayır cemiyetleri olarak kurulan dernekler, kısa süre sonra Ermenistan kurma planı için birer tedhiş (şiddet) yuvası haline dönüştü. Bunlardan 1978 yılında Van’da kurulan Kara Haç Cemiyeti, Amerika’daki Clu Clux Clan benzeri bir kuruluştu.[7]

Milliyetçi Kadın Cemiyeti de 1880’de kuruldu. Aynı yıl içinde, Rusya yönetimindeki Ermenistan’da kurulan dernekler ise Anadolu Ermenilerine silah göndermeye başlamışlardı. Buna ek olarak 1881’de Erzurum’da Anavatan Müdafileri Derneği kuruldu. Derneğin amacı, Ermenileri sözde saldırılardan korumak üzere onları silah ve cephane ile donatmaktı. 1885 sonlarında ise Van’da ihtilalci Armenekon Partisi kuruldu. Bu partinin kuruluş gayesi ise ihtilal çıkararak, kendi kendini yönetme hakkını sağlamaktı.[8]

Daha sonra Vatan Perveran Cemiyeti Kuruldu. Cemiyet sadece yurt içinde değil, yurt dışında da faaliyet gösterdi. Ermeni bağımsızlığı için bir yığın yayın yaptı. En faal cemiyetlerden olan bu cemiyetin taraftarları, Zeytun’da Osmanlı ile fiilen çatıştı.

1887’de ise Cenevre’de büyük kısmını Rusyalı Ermeniler Teşkil eden Hınçak Komitesi kuruldu. Hınçak Komitesi, direkt olay çıkarmak değil de halkı galeyana getirmek ve kargaşa yaratmak adına ilk olarak Muş’ta aşiret reisi Musa Bey’e iftiralar atmış ve bir Ermeni kızı kaçırıp tecavüz ettiğini, türlü eziyetlere maruz bıraktığını ileri sürmüşlerdir. Bu da padişaha Ermenilere zulüm ediliyor şeklinde sunuldu. İkinci büyük olay ise Erzurum’da meydana gelmiştir. Şehirde bulunan Ermeni kilisesi ve okulunda silah aranmasını bahane eden Ermeniler, Haziran 1890’da ayaklanmışlar ve asker üzerine savaş açmışlardır.

Hınçak Partisi’nin İstanbul’da organize ettiği ilk gösteri ise Kumkapı olayıdır. Ermeni Patriği’nin Kumkapı’da halka hitap ettiği bir sırada komiteci Ermeniler halkı gösteriye zorlamışlar, Yıldız Sarayı’na doğru yürüyüşe geçen Ermeniler, yolları kesen polislerin üzerine ateş açmışlar, çatışma çıkmış, ölen ve yaralananlar olmuştur. Böylece Ermeniler, İstanbul’da dahi olay çıkartabileceklerini anlamışlar, ayrıca Kumkapı olayıyla Avrupa’nın dikkatini çekmişlerdir.[9]

Ancak bunlar da yeterli olmayınca, Van ve Muş civarındaki köylere yerleşerek oradaki halkı isyana teşvik ettiler, isyanlar çıkarttılar. O dönemin Padişahı olan Sultan Hamid’in bu ve buna benzer isyanlara karşı Nisan 1893’te Ermeniler için genel af çıkarması dahi bölgedeki isyanları sona erdirmemişti.

Hükümet, Ermeni isyanlarına karşı ne yaparsa yapsın basında şiddetle itham edileceğini ve Batılı devletlerin bu meseleyi kullanmaya devam edeceğini biliyordu. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu 1908’de büyük bir hükümet değişikliği ile sonuçlanacak olan siyasi sorunlarla boğuşurken isteyeceği en son şey, Doğu Anadolu’da huzursuzluk yaratacak bir durumun meydana gelmesiydi. Ancak Osmanlı’nın Doğu’daki ortamı sakinleştirme planı, asıl amaçları ayaklanma girişimleri başlatmak olan Ermeni devrimcilerin attıkları adımlar ile kesintiye uğramıştı.[10] Osmanlı’nın içinde bulunduğu siyasi istikrarsızlık, Ermenilerin giderek şiddetlenen teşebbüslerde bulunmasına yol açmıştı.

Ermeni çeteleri, I. Dünya Savaşı’ndan önce en yıkıcı girişimlerini yaptılar. Fakat olaylar istedikleri gibi gitmedi. Müslüman nüfusun fazla olması, iki taraf açısından da zorlu bir çekişme yaşanmasına sebep oldu. Bu çatışmalarda, çoğu Ermeni yaklaşık 20.000 insanın hayatını kaybettiği bilinmektedir. Sonrasında da yaşanan birçok isyan olur. Ermenilerin Kürt aşiretlerine saldırması, Sasun, Zeytun, Van ayaklanması gibi yaklaşık 50 isyan yaşanır. Dönemin padişahı Sultan II: Abdülhamit’e suikast girişiminde dahi bulunulmuş, Osmanlı Bankası’na baskın yapılmıştır.

1908 yılında II. Meşrutiyetin ilanından sonra, İttihat ve Terakki hükümete gelmiştir. Ermeniler, İttihat ve Terakki Partisinin kendilerini yok etmek için iktidara geldiğini iddia ederler. Fakat bu dönemde dahi 26 kilise ve Ermeni mektebi açılmış ve ülkenin çeşitli yerlerinde 26 Ermeni gazetesi yayınlanmıştır.

Ancak Ermeniler, Bulgaristan’ın yanında yer alan gönüllü Ermeni birlikleri kurmuşlardır. Genellikle Ermeni isyanlarının Doğu Anadolu’da gerçekleştiği düşünülür ancak Ermeniler, Balkanlarda da gerek birliklerinin faaliyetleri, gerekse komiteler aracılığıyla Müslümanlara karşı birçok kıyım gerçekleşmiştir. Fakat yaşanan olaylara rağmen hem Abdülhamit döneminde hem de İttihat ve Terakki döneminde isyancılara karşı af ilan edilmiştir. Tabi ki bu aflar Ermenileri durdurmaya yetmemiştir. İttihat ve terakki döneminde ilginç bir olay yaşanmıştır. Osmanlı Bankası baskınını düzenleyen Karakim Pastırmacıyan, siyasi af çıkınca milletvekili olabilmiştir.

Nihayetinde Van’da yaşanan isyan ve Rusya’nın doğudaki ilerleyişi dönüm noktası olur. Daha çok Rus etkisi alanına giren ve günden güne ayrılıkçı faaliyetlerini arttıran Ermeniler, Osmanlı Devleti’nin seferberlik ilan ettiği 3 Ağustos 1914 tarihinden itibaren ordudan firar etmeye ve yavaş yavaş silahlı eylemlerde bulunmaya başladılar. Rus ordusunun 1914 yılının Kasım ayında doğuda başlattığı taarruzu fırsat bilen Ermeni silahlı gruplar, birçok vilayette isyan çıkarttılar. Osmanlı ordularının Doğu Anadolu’da Rusya karşısında yenilmesinden sonra batıda Çanakkale Savaşları’nın başlaması ve İstanbul’un tehlike altına girdiği bir dönemde Ermeniler, düşman saldırılarına paralel olarak eylemlerini genişlettiler.[11]

Tehcir

Yaşanan onca olay ve isyanlar neticesinde 27 Şubat 1915’te Osmanlı Başkomutanlığı, Ermeni komitacılarının isyan hazırlıkları içinde olduklarını ve bu isyanlara karşı gerekli tedbirlerin alınmasını, ancak böyle bir girişim içinde yer almayanlara dokunulmamasını emretmiştir. Bu emir kapsamında Ermeni erlerinin silahsızlandırılması yoluna gidildi, önemli şahsiyetlerin bazıları görevlerinden alındı, bazılarının ise görev yerleri değiştirildi. Fakat bu tedbirler işe yaramadı. Tarihler 24 Nisan 1915’i gösterdiğinde ise meşhur genelge yayınlanır. Genelge ile zararlı komiteler kapatılır, belgelere el konur, düşmanla iş birliği yapan, masum halkı katleden ve isyan çıkaran Ermenileri yakalama kararı verilir. Yani aslında soykırımı anma günü,  genelge yayınlanan gündür.

26 Mayıs 1915 tarihinde ise İçişleri Bakanlığı, Başbakanlığa yaşanan hadiseleri ve alınması gereken tedbirleri içeren bir yazı göndermiştir. Söz konusu yazıda; Osmanlı topraklarına göz diken istilacıların ihtiraslarını geçekleştirmek için Osmanlı tebaası olan Ermeniler arasına nifak soktukları ve Ermenilere yardım ettikleri, isyan eden Ermenilerin düşmana karşı savaşan ordunun harekatını güçleştirmek için her çeşit engellemeleri yaptıkları, askere erzak ve mühimmat nakline engel oldukları, düşmanla işbirliği yaptıkları, bir kısmının düşman saflarına katıldıkları, askeri birliklere ve masum halka silahlı saldırıda bulundukları, şehir ve kasabalarda öldürme olaylarına karıştıkları ve yağmacılık yaptıkları, devletin selameti için köklü tedbire ihtiyaç duyulduğu ve bunun için, harp sahasında olaylar çıkaran Ermenilerin başka bölgelere nakline karar verildiği ifade edilmiştir.[12]

Ardından 27 Mayıs 1915’te Sevk ve İskan Kanunu çıkartıldı. Ermenilerin yer değiştirmesi, bir ülkeden diğerine değil de, aynı ülke içinde yer değiştirme şeklinde uygulandı. Ayrıca yetim çocuklar[13], hasta[14], engelli, yaşlı kimseler ve dul kadınların[15]  çoğu tehcire tabi tutulmadı. Sevk edilen yaşlı kadın ve çocuklar için ise araba ile sevk edilmeleri konusunda önlem alınmıştı.[16]

Ermenilerin sıkça dile getirdiği gibi, yer değiştirme sırasında 1,5 milyon Ermeni ölmemiştir. Gerek Osmanlı ve Ermeni gerekse yabancılara ait istatistikler, I. Dünya Savaşı döneminde Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenilerin nüfusunun en fazla 1.250.000 civarında olduğunu göstermektedir. Ne kadar Ermeni’nin yer değiştirme uygulamasına tabi tutulduğu ve ne kadarının sağ salim yeni yerleşim bölgelerine ulaştığı, belgelerle ortadadır. Osmanlının son nüfus istatistiği, 1914 yılında yapılmıştır. Buna göre Ermeni nüfusu 1.221.850’dir. Yer değiştirmeye tabi tutulmayan nüfus; 82.880’i İstanbul’dan, 60.119’u Bursa’dan, 4.548’i Kütahya sancağından ve 20.237’si Aydın vilayetinden olmak üzere toplam 167.778’dir.[17]

Verilerden de anlaşıldığı üzere tehcir edilen Ermenilerin sayısı azımsanmayacak kadar fazla. Bu kadar insanı sorunsuz bir şekilde başka yere nakletmek, her hangi bir sorunu olmayan devlet için dahi pek kolay değildir. Osmanlı’ya baktığımızda ise o dönemde içinde bulunduğu savaş ortamı, ülkenin çeşitli yerlerindeki isyanlar vb. sorunlar, tehcirin sağlıklı bir şekilde yapılmasına olanak sağlamamıştır. Ancak yine de Osmanlı Devletinin tehcirin sorunsuz gitmesi için hemen türlü tedbiri aldığı, belgelerden anlaşılmaktadır. Bu tedbirlerden bazıları şunlardır;

1) Ermenilerin iaşe ve iskan masraflarının muhacirin tahsisatından ödenmesi (29 Mayıs 1915, Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Dahiliye Şifre Numara 53/152)

2) Sürgün edilen Ermenilerin borçlarının alınmayacağı (1 Haziran 1915, Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Dahiliye Şifre Numara 53/200)

3) Ticaret ve benzeri suretlerle ikamet eden Ermenilerin yerlerinde bırakılmaları (8 Haziran 1915, Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Dahiliye Şifre Numara 53/295)

4) Göç eden Ermenilerin geride bıraktıkları eşyalarının değeri hükümetçe sahiplerine ödeneceğinden terkedilmiş malların korunarak  sahipleri adına satılması ve güçsüz kadınlarla askeri imalathanede çalışanların sevklerinin tehir edilmesi (9 Haziran 1915, , Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Dahiliye Şifre Numara 53/303)

5) Sevk olunan Ermenilerin yollarda korunmaları, bunlara saldıranların korunması (14 Haziran 1915, , Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Dahiliye Şifre Numara 54/10)

6) Erzurum’dan sevk olunan Ermenilerin taarruza uğradığı, muhafazaları için gerekli önlemlerin alınması (14 Haziran 1915,  , Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Dahiliye Şifre Numara 54/9)

7) Uygunsuz hareketlerde bulunan jandarmaların divan-ı harbe sevkleri hakkında (6 Kasım 1915, Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Dahiliye Şifre Numara 57/309)

Tüm bu tedbirlere rağmen, hastalıklardan, saldırılardan ve uygulayıcıların tedbirsizliğinden kaynaklanan açlıktan tehcire tabi tutulan Ermenilerin toplamda 9-10 bininin öldüğü tespit edilmiştir. Bu kayıplar, Ermeniler için olduğu kadar bizim için de üzücüdür ancak bu kayıplarda kasıt yoktur. Zira Osmanlı İmparatorluğu isteseydi bütün Ermenileri öldürebilirdi. Yukarıda çok az bir kısmını saydığım tedbirleri ve benzerlerini uygulamaz ve Ermenilere saldıranları cezalandırmazdı.

Ovanes Kaçaznuni’nin İtirafları

Uluslararası faaliyet gösteren Ermeni lobilerinin sözde soykırım iddiaları, Ermenistan’ın ilk Başbakanı Ovanes Kaçaznuni tarafından yalanlandı. Ovanes Kaçaznuni (Hovannez Katchznouni), 1918 yılı Temmuz ayında kurulan Ermenistan devletinin ilk başkanıdır. Taşnak Hükümetini 1919 yılı Ağustos ayına kadar 13 ay yönetmiştir. Taşnaksutyun Partisi’nin kurucularındandır ve önemli lideridir. Ermenistan’ın ve Taşnak Partisi’nin en yetkilisidir.[18]

Kaçaznuni’nin 1923 yılında Bükreş’te yapılan Ermeni meselesi ile ilgili Taşnak Partisi toplantısında sunduğu rapor, gerçekleri bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Kaçaznuni’nin Osmanlı döneminde yaşananları anlattığı kendi imzasını taşıyan rapor, Türk Hava Kurumu (THK) tarafından Rusçadan Türkçeye tercüme edilerek kitap haline getirildi. Kitapta yer alan bilgiler, Türklerin Ermeni soykırımı yaptığı iddialarını kesin bir dille yalanlarken, kitap Türkiye genelindeki bütün kütüphanelere ulaştırıldı. Kaçaznuni’nin yakın tarihe ışık tutan belge niteliğinde sözlerinin yer aldığı kitap, Ermenilerin Osmanlı İmparatorluğu’na karşı nasıl bir ihanet içinde olduklarını da gözler önüne serdi. Yıllarca sözde soykırıma uğradıklarını iddia eden ve dünya kamuoyunu baskı altına almaya çalışan Ermenilerin bütün tezlerini çürüten ilk başbakanları, 128 sayfalık raporunda şu çarpıcı ifadelere yer veriyor:[19]

– Dünya Savaşı öncesinde Ermenilerin gönüllü silahlı birliklerin oluşturulması hataydı.

– Gönüllü silahlı birlikler, kayıtsız şartsız Rusya’ya bağlanmışlardı.

– Türklerden yana olan güç dengesini hesaba katmamışlardı.

– Tehcir kararı amacına uygundu.

– Türkiye, savunma içgüdüsüyle hareket etmişti.

– 1918 sonlarındaki İngiliz işgali, Taşnakların umutlarını yeniden kabartmıştı.

– Ermenistan’da Taşnak diktatörlüğü kurmuşlardı.

– Denizden denize Ermenistan projesi gibi emperyalist bir talebe kapılmışlar, bu yönde kışkırtılmışlardı.

– Müslüman nüfusu katletmişlerdi.

– Ermeni terör eylemleri, Batı kamuoyunu kazanmaya yönelikti.

– Yaşanan tüm elim hadiseler için Taşnak yönetimi dışında suçlu aranmamalıydı.

– Taşnak Partisi’nin artık yapacağı bir şey yoktu; intihar etmeliydi.[20]

Sonuç

Soykırım iddialarının asılsız olduğu, Ermenistan’dan Amerika’ya kadar bilinmektedir. Fakat yapılmak istenen; soykırım iddialarını kabul edip Türkiye üzerinde baskı aracı olarak kullanmaktır. Ülkemizde ise bazı kesimler, “dünyada soykırım iddialarını kabul edenlerin sayıları artıyor, acaba ne olacak” gibi endişeler taşıyorlar. Hiçbir şey olmayacak! Ermeniler, bu asılsız iddialarının sonucunda toprak ve tazminat taleplerinde bulunmak istiyorlar ancak asılsız iddiaları çifte standart uygulayan Batılı devletler tarafından kabul edilse dahi bu haksız taleplerinin karşılığı olmaz. Zira Bardakçı’ya göre; soykırım yaptığı iddia edilen bir devletin soykırım kurbanı olduğunu söyleyenlere tazminat ödemesinin geçmişte bir örneği yoktur! “Almanya, Nazi döneminin kurbanı olan Yahudilere sonradan dünya kadar tazminat ödemişti” diye ortaya atılan ve Türkiye’de de ciddi şekilde tartışılan iddialar, gerçeği yansıtmamaktadır. Almanya, Yahudilere tazminat ödemiştir ama bu tazminat soykırım değil, “köle olarak kullanma” tazminatıdır. Üstelik ödemeyi Alman Devleti değil, bedava işçileri öldüresiye kullanan büyük Alman şirketleri yapmıştır. Tazminat görüşmelerinde hükümet yetkilileri de hazır bulunmuş ama sadece gözlemcilik yapmışlardır.[21] Yani asılsız soykırım iddiaları, haksız bir şekilde kabul edilse dahi Ermenilerin umdukları şekilde bir tazminat ödenmesi söz konusu olmayacaktır.

Ancak burada değerlendirilmesi gereken en önemli mesele, soykırım iddialarının kabulünün manevi etkisidir. Almanya’nın Yahudilere, İngilizlerin Avustralyalı yerlilere, Norveçlilerin Taterlere, Danimarkalıların mültecilere uyguladıkları soykırımlar hala anılır. Yani bu mesele, milletler hakkında oluşan/oluşturulan algıları olumsuz etkiler. Bu nedenle de; “nasıl olsa maddi bir kaybımız olmayacak, kabul edelim olsun bitsin” denecek bir mesele değildir.

AB üyesi olmak için çabalayan Türkiye’nin önüne çıkarılan siyasal nitelikli engellerden yalnızca birisi olan Ermeni sorunu, önümüzdeki dönemde Türkiye’nin yeni politikalar üretmek zorunda kalacağı bir sorun olarak yerini korumaktadır. Maalesef ülkemizde bu mesele ile ilgili sistemli bir politika belirlenmediğini müşahede etmekteyiz. İddiaları sert bir biçimde eleştiren devlet temsilcilerimiz, anma törenlerinde; “20. yüzyılın başındaki koşullarda hayatlarını kaybeden Ermenilerin huzur içinde yatmalarını diliyor, torunlarına taziyelerimizi iletiyoruz” tarzında ifadeler kullanırken, zulme uğrayan ve vahşice katledilen Müslümanlardan bahsetmemekteler.

Yapılması gereken, hem ulusal hem de uluslararası düzeyde, sistemli bir politika belirlenmesi ve zihinlerde milletimiz aleyhine oluşturulmaya çalışılan olumsuz algının giderilerek, gerçeklerin dünya kamuoyuna ulaştırılmasıdır.

 

Melike KANATSASAM Stajyeri
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğrencisi

_______________________________________

DİPNOTLAR

[1] Şener, Nedim, “Başkasının Bayrağıyla Bağımsızlık”, http://m.posta.com.tr/baskasinin-bayragiyla-bagimsizlik-nedim-sener-yazisi-1336477

[2] Bahadır Bumin Özarslan, Hacettepe HFD, 4(1) 2014,  sf. 194

[3] Sözleş- menin özgün hâlinin tam metni için bkz. BM Resmî İnternet Sayfası, http://daccess-dds-ny.un.org/doc/RESOLUTION/GEN/NR0/044/31/IMG/NR004431.pdf? OpenElement, (Erişim Tarihi: 04.01.2014). Sözleşmenin Türkçe metni için bkz. 29.03.1950 tarihli ve 7469 sayılı Resmî Gazete; Aslan GÜNDÜZ, Milletlerarası Hukuk Temel Belgeler-Örnek Kararlar, İstanbul, Beta Basım Yayım Dağıtım, 2003, s. 325-327.

[4] Bahadır Bumin Özarslan, Hacettepe HFD, 4(1) 2014, 187–214, sf.195

[5] Tolga Başak, Yeni Türkiye, 60/2014 sf.1

[6] Justin McCarthy ve Carolyn McCarthy, Türkler ve Ermeniler, sf.75

[7] Yusuf Halaçoğlu’dan Naklen, Esat Uras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, İstanbul 1976, sf.430

[8] Yusuf Halaçoğlu’dan Naklen, Kamuran Gürün, Ermeni Dosyası, Ankara 1983, sf. 126-132

[9] Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivleri Daire Başkanlığı, Yayın Nu:48, Ermeni Komiteleri 1815-1895, Ankara 2001, Sf.9

[10] Justin McCarthy ve Carolyn McCarthy, Türkler ve Ermeniler, sf.73

[11]Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, Bin Yıllık Komşumuz Ermeniler Bir Asırlık Mesele Demokratikleşme Sürecinde Yeni Yaklaşımlar 1915-2015, sf.15

[12] Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, Bin Yıllık Komşumuz Ermeniler Bir Asırlık Mesele Demokratikleşme Sürecinde Yeni Yaklaşımlar 1914-2015, sf.17

[13] BOA. DH. ŞFR, nr. 55/42

[14] BOA. DH. ŞFR, nr. 56/27

[15] BOA. DH. ŞFR, nr.63/142

[16] BOA. DH. ŞFR, nr. 95/85

[17] https://atauni.edu.tr/yer-degistirme-sevk-ve-iskan-kanunu

[18] http://1905.az/tr/ermeni-belgeleriyle-soykirim-yalani-ovanes-kacaznuninin-itiraflari/

[19] http://www.turkmeclisi.org/?Sayfa=Temel-Bilgiler&Git=Bilgi-Goster&Baslik=ermenistan-basbakani-kacaznuni-nin-itiraflari&Bil=372

[20] Ovanes Kaçaznuni, Taşnak Partisi’nin Yapacağı Bir Şey Yok(1923 Parti Konferansına Rapor), İstanbul Ticaret Odası, 2008, sf. 10-11

[21] http://www.ensonhaber.com/murat-bardakci-ermeni-tasarisi-kabul-edilse-ne-olur-2016-06-03.html

sahipkiran Hakkında

Sahipkıran; 1 Aralık 2012 tarihinde kurulmuş, Ankara merkezli bir Stratejik Araştırmalar Merkezidir. Merkezimiz; a) Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü savunan; ülkemizin her alanda daha ileri gitmesi ve milletimizin daha müreffeh bir hayata kavuşması için elinden geldiği ölçüde katkı sağlamak isteyen her görüş ve inanıştan insanı bir araya getirmek, b) Ülke sorunları, yerel sorunlar ve yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarına yönelik araştırma ve incelemeler yaparak, bu sorunlara çözüm önerileri üretmek, bu önerileri yayınlamak, c) Tespit edilen sorunların çözümüne yönelik ulusal veya uluslararası projeler yürütmek veya yürütülen projelere katılmak, ç) Tespit edilen sorunlar ve çözüm önerilerimize ilişkin seminer ve konferanslar düzenleyerek, vatandaşlarımızı bilinçlendirmek, amacıyla kurulmuştur.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz