Twitter Facebook Linkedin Youtube

KÖRFEZ KRİZİ VE YENİ BÖLGESEL İTTİFAKLAR

Cesurhan TAŞ

Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Körfez krizi kapsamında Katar, Suudi Arabistan ve Kuveyt’te yürüttüğü arabuluculuk turuna ve Körfez krizi patlak verdiğinden beri Türkiye’nin harcadığı büyük çabalara, bölgeden herhangi bir olumlu sinyal gelmedi. Tam aksine Suudi Arabistan ile Türkiye arasında sürpriz bir şekilde doğrudan bir çatışma sinyali ortaya çıkmaya başladı. Oysaki Türkiye, en başından beri Suudi Arabistan ile çatışmamak için elinden geleni yapmaya çalışıyordu.

Bahreyn, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Mısır’ın yanı sıra Yemen gibi Orta Doğu ülkeleri 5 Haziran 2017 tarihinde Katar’ı terör eylemlerini desteklemek ve bölgenin güvenliğine zarar vermekle suçlayarak diplomatik ilişkilerini kestiklerini açıklamışlardı. Katar Dışişleri Bakanlığı kısa süre sonra yayımladığı bildiride, Suudi Arabistan ve benzeri ülkelerin ilişkileri kesme kararının “sebepsiz yere” olduğunu açıklayıp isnatları reddetti. Bu süreçte, Türkiye arabulucu olarak ortaya çıkmakla birlikte krizinin müzakere yoluyla çözümü konusundaki çağrısıyla Katar’a uygulanan yaptırımlara karşı çıktı.

Türkiye’nin “Körfez Krizini” çözmek için yaptığı arabuluculuk, aşamalı olarak Suudi Arabistan ile Türkiye arasında ihtilafa ilişkin sinyallerin ortaya çıkmasına yol açtı. Bilindiği üzere Suudi Arabistan’ın başını çektiği körfez koalisyonu, Katar ile diplomatik ilişkilerini kesti, bu gaz zengini Emirlik ile kara ve deniz sınırlarını kapatıp sıkı hava kısıtlamalarını uygulamaya koydular. Koalisyon, Katar’dan, yaptırımların kaldırılması için radikal islamcılara ve cihatçılara destek vermekten vazgeçmesini istiyor. Katar, radikal İslamcılara mali, medya ve siyasi destek veren karmaşık bir platform kurmak ve yöneticilerini barındırmakla suçlanıyor. BAE Dışişleri Bakanı Enver Gargaş ülkesinin ve müttefiklerinin Katar’a yönelik bu tedbirleri, Mayıs/2017’de Riyad zirvesi sırasında, Başkan Donald Trump’ın önceki Amerikan yönetimlerinin aksine “terörizm ve aşırılıkla mücadeleye öncelik” verme taahhüdünün ardından aldıklarını ifade ederek Katar’a yönelik ambargoların ABD ile olan ilintisini de açık etti.

Türkiye, 2014 yılında bölgenin güvenliğine katkı sağlamak amacıyla Katar’da askeri üs kurma çalışmalarına başlamıştır. Bu konudaki çalışmaların başlamasından kısa bir süre sonra da Türkiye, Suudi Arabistan’a da “benzer” bir öneride bulunmuştur. Ancak, Suudi Arabistan, bu konuda Türkiye’ye olumlu yanıt vermemiştir. Türkiye’nin Suudi Arabistan’da askeri üs kurma talebi konusunda Suudi Arabistan Haber Ajansı, 17 Haziran 2017 tarihinde yaptığı bir haberde isminin açıklanmasını istemeyen bir hükümet yetkilisinin, “Suudi Arabistan Türkiye’nin Suudi Arabistan sınırları içerisinde askeri üs kurması izin vermez. Suudi Arabistan’ın bu üsse ihtiyacı yok. Suudi ordusu ve ülkenin askeri gücü en üst seviyede.” şeklindeki sözlerine yer vermiştir. Söz konusu yetkili ayrıca, Suudi Arabistan askerlerinin yabancı ülkelerde askeri operasyonlara katıldığını, bu kapsamda Türkiye sınırlarındaki İncirlik Askeri Üssü’nden de operasyonlara iştirak ettiğini belirtmiştir.

Türkiye’nin “Askeri Üs” kurma teklini reddeden Suudi Arabistan’da, Riyad’a karşı sesini yükseltmesi halinde Türkiye’ye Kürt kozunun gündeme getirileceği dillendirilmeye başlanmıştır. Suudi yetkililer, Türkiye’nin, Riyad’a karşı Doha’yı destekleme suretiyle Arabistan’daki İslami kutsal değerlere egemen olmak istediğini ve bunun, Arabistan için büyük bir tehlike sayılacağını belirterek Türkiye’yi Osmanlı hayalleri kurmakla itham etmekten geri durmadılar. Hâlbuki benzer suçlamalar daha önce İran hakkında yapılıyordu.

Körfez’deki diğer ülkelerin korku ve endişelerini bertaraf etmek için Ankara, Katar’daki askeri üsse asker göndermenin herhangi bir ülkeyi hedef almak anlamına gelmediğini bunun, Körfez ülkelerinin ve genel anlamda bölgenin güven ve istikrarını korumayı amaçladığını defalarca vurguladı. Ancak bu açıklamalar, Suudi Arabistan için yeterli olmamış gibi gözüküyor. Nitekim Suudi Arabistan, krizi çözmek için Türkiye’nin üstlendiği arabuluculuğa destek vermeyerek Türk Dışişleri Bakanı’nı sıcak karşılamadı. Öyle ki Suudi Arabistan, Türk Dışişleri Bakanının Körfez gezisinde kendisine eşlik eden ve TRT World kanalı için çalışan iki Pakistanlı gazeteciyi 10 saatten fazla alıkoydu.

Suudi Arabistan’ın çıkışı sadece Türkiye’nin arabuluculuğunun etkisini bitirmedi. Ayrıca bizzat Ankara’ya net bir düşmanlığı da ortaya çıkardı. Aynı durum, Arap ve İslam devletleri açısından da geçerli oldu. Nitekim Fas’ın krizi barışçıl yollarla çözme çağrısı, sürpriz bir manzarayla karşılaştı. Zira Riyad ve Abu Dabi yanlısı kanallarda yayımlanan haberlerde Fas, işgalci bir devlet olarak nitelendirilerek Polisario Kurtuluş Cephesi, Sahra Cumhuriyeti’nin meşru hükümeti olarak yansıtılmaya başlandı.

Katar’a boyun eğdirme girişimiyle ortaya çıkan yarılma, Türkiye ve Fas meselesinde olduğu gibi büyük bir bölgesel çatlağa dönüşmüş durumdadır. Suudi Arabistan’ın istediği gibi İran’a karşı bir olmak yerine Arap bölgesinde ve Orta Doğu’da İran ve İsrail’in önündeki yolu açan büyük bir çatırdamaya ve ayrışmaya doğru gidildiği gözlemleniyor.

Türkiye’nin Katar’a yönelik desteği, diğer Arap ülkeleri tarafından şiddetli reaksiyonlarla karşılandı. Zira bu reaksiyonlar, Arabistan ve Mısır gibi diğer görece büyük devletler tarafından Katar’a egemen bir devlet olarak değil de “doğru” yola dönmesi için “disipline edilmesi” ve “boyun eğdirilmesi” gereken Körfez ailesindeki küçük kardeş olarak görülmesi mantığı üzerine yaslanmaktadır. Bu durumda, Cumhurbaşkanı danışmanlarından biri olan Yiğit Bulut’un 17.06.2017 cumartesi günü katıldığı bir televizyon programında “Büyük devletler bir kabilenin arkasından gidiyor. Bu insan mantığının kabul etmediği bir durumdur. Bahar (Arap baharı devrimleri) yakında yeni devletlerde çıkabilir.” demesi garip karşılanmamalıdır.

Suudi Arabistan’ı, modern zamanın “Dâhis ve Gabrâ” savaşını andıran bir kardeş kavgasına iten aleni nedenler gerçekte çelişkilidir. Bu bağlamda Riyad ile Abu Dabi’nin gerçek talepleri birbiriyle uyumlu değildir. Söz gelimi, Libya’nın Hafter’e, Mısır’ın Sisi’ye, Batı Şeria ve Hamas’ın Dahlan’a verilmesi gibi konularda aralarında görüş ayrılıkları vardır. Zira Suudi Arabistan ve BAE’nin Yemen ve Suriye’de keza bahsi geçen bütün ülkelerde uyuşmasının mümkün olmadığı alanlar bulunmaktadır. Aynı durum İran ile ilişki açısından da geçerlidir. Nitekim İran, BAE ile ekonomik ilişki bağlamında ilerleme kaydederken Suudi Arabistan ile ilişkisi en düşük seviyededir. Katar’ın dış politikada Arabistan’ı izlememesi ve özellikle de Doha ve Riyad arasındaki ihtilafların çok eskilere dayanıyor olmasından dolayı Fars Körfezi’nde yaratılan kriz kolay çözülmeyecek gibi görünmektedir.

Türkiye’nin Katar ile sürdürdüğü sağlam ve güçlü ilişki, Suudi Arabistan ve uydusu diğer Arap şeyhlik ve emirlikleri ile otoriter rejimleri tehdit etmişe benzemektedir. Söz konusu ülkeler, Katar’a yaptıkları gibi Türkiye’yi de İhvan Hareketine ve IŞİD gibi diğer terör örgütlerine destek vermekle suçlamaktadırlar. Halkların özgür iradelerine, huzur ve refahlarına dayanmaktan ziyade kabilesel ve ailesel çıkarları önceleyen bir dış politika yürütmeye çalışmaktadırlar. Kurdukları bu sağlam olmayan zemin üzerindeki düzenlerinin tehdit edilmesini, “bölgesel istikrar” kavramı ile örtmeye çabalamaktadırlar. Türkiye, her zaman olduğu gibi sağlam zemine dayanan, güçlü halk desteğine sahip, halkın iradesinin yönetime olabildiğince yüksek yansıtıldığı, insan hak ve hürriyetlerinin temel alındığı sistemlere olan tercihini ve teveccühünü göstermeye devam edecektir.

 

Cesurhan TAŞ

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.

Cesurhan Taş Hakkında

Cesurhan TAŞ: (Ankara) 1974 Anamur doğumludur. ODTÜ İ.İ.B.F, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü mezunudur. İngilizce, Arapça ve Rusça bilmektedir. Devlet yapısı, kamu yönetimi, mali yönetim, kalkınma ekonomisi, bölgesel kalkınma ve kamu hukuku alanlarında çalışmaları bulunmaktadır. Yörük ve Türkmen kültürü üzerine de araştırma ve inceleme çalışmaları yapmaktadır.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz