Twitter Facebook Linkedin Youtube

KATAR KRİZİNİN TÜRKİYE BOYUTU VE TÜRKİYE’NİN İZLEYEBİLECEĞİ POLİTİKALAR

Süleyman ERDEM

ABD Başkanı Trump’ın yakın zamanda Ortadoğu’ya düzenlediği ilk yurtdışı seyahatinin hemen ardından, kucağımızda büyük bir kriz bulduk. Seçim kampanyasındaki (bir örneği aşağıdaki videoda yer alan) konuşmalarında ABD’nin 19 trilyon Dolar civarındaki borcunu Körfez ülkelerine ödeteceğini söyleyen Trump, bu ziyaretinde hem 300 milyar dolar civarında silah satışı anlaşması imzalayıp hem de bu silahların kullanımı için uygun ortam oluşturmuş.

Bu yazıda Katar’ın niçin hedefte olduğuyla başlayıp, Katar’a yöneltilen suçlamaları, krizin Türkiye’yi ilgilendiren boyutunu (ki bence Türkiye açısından büyük bir sorun teşkil ediyor) ve Türkiye’nin izleyebileceği politikaları ele almaya çalıştım.

Katar neden hedefte?

Osmanlı’nın dağılması esnasında da (detaylar için dipnota bakınız[1]), sonrasındaki süreçte de diğer Körfez ülkelerinden ayrı bir pozisyon sergileyen Katar, Müslüman Kardeşler ve onun Filistin kolu olan Hamas’ı destekleyerek siyasal İslamcı örgütlerin savunuculuğunu ve destekçiliğini yapar bir pozisyonda.

Bu pozisyon ve politikaları ile de Ortadoğu’nun krallık ve emirliklerle yönetilen, çoğu İslamî görünümlü ancak iktidarlarını korumak için İslam düşmanlarıyla aşırı derecede içli dışlı olan ülkelerden ayrışıyor. (Ancak İsrail ve ABD ile ilişkiler konusunda Katar da çok masum değil. Katar, Körfez ülkeleri arasında İsrail’de ilk ticaret ofisini açan devlet. Yüzölçümü bakımından oldukça küçük olan ülkede, bölgenin en büyük ABD hava ve deniz üssü var. Katar ayrıca Suriye iç savaşında ABD’nin güdümünde hareket etti.[2])

2013 darbesinden sonra Mısır’ın da dahil olduğu ve bir nevi diktatörlükle yönetilen Katar karşıtı bu ülkeler, siyasal İslam’ı iktidarları için büyük bir (iç) tehdit olarak algılıyorlar. Dolayısıyla da Katar’ın Müslüman Kardeşler ve Hamas gibi siyasal İslamcı örgütlere desteğini düşmanca bir tavır olarak görüyorlar.

İran ise, bunlardan özellikle İran’a komşu olan ve kendi içlerinde Şii nüfus barındıran ülkeler için önemli bir dış tehdit olarak algılanıyor. Bu ülkeler, en az İsrail kadar İran’ın nükleer güç haline gelmesinden endişe ediyorlar. İsrail’den çekinmedikleri kadar İran’dan çekiniyorlar ve İran düşmanlığı, onları İsrail ile ABD başta olmak üzere Batı ülkelerinin kucağına doğru itiyor. (Burada aynı ülkelerin Şii vatandaşları üzerinde İran nüfuzunu kırma konusunda bugüne kadar ciddi tedbir almadıkları, İran ile sınır problemleri yaşayan BAE’nin İran ile sürdürdüğü ve yıllık 20 milyar dolar civarında olan ticaretinden bugüne kadar hiç vazgeçmediği ve BAE’de yaşayan İran kökenlilerin sayısının kendi vatandaşlarından daha fazla olduğu yönündeki iddiaları[3] da hatırlatmakta fayda var.)

Netice itibariyle ABD ve İsrail de, Müslümanları birbirleriyle tehdit ederek her iki tarafı kullanmanın, sömürmenin ve zayıf bırakmanın haklı gururunu yaşıyor!

Katar’ı, (terör örgütü olarak tanımladıkları) siyasal İslamcı Müslüman Kardeşler ve Hamas’ı desteklemekle suçlayan bu ülkeler, önce El Kaide’nin ardında da onun daha radikalleşmesiyle oluşan IŞİD’in ideolojilerinin temelini oluşturan Selefilik (Vahhabilik) anlayışının merkezi halindeler. İslam tarihinde sonradan türeyen ve İngilizlerin gayretleriyle kurumsallaşan Selefilik anlayışını, tıpkı İran’ın Şiiliği ihraç etmeye çalışması gibi tüm İslam ülkelerine ihraç etmeye çalışıyorlar. Bunun için de milyar dolarları harcamaktan kaçınmıyorlar. Kafkaslar ve Balkanlar başta olmak üzere Türkiye de dahil tüm İslam ülkelerinde, hatta aşırılıkla mücadele ettiğini iddia eden ABD ve Avrupa ülkelerinde dahi cömertçe harcadıkları fonlarıyla önemli varlık gösteriyorlar.

Ama her nasılsa, daha radikal anlayıştaki bu ülkeler, kendilerine nispetle daha ılımlı olanları (iktidarlarına tehdit oluşturdukları için) terörist olarak niteliyorlar ve ABD, İsrail ve Avrupa ülkeleri de (şimdilik) buna inanmış gözüküyorlar!

ABD Başkanı Trump, yukarıdaki twitte; “”Ortadoğu’ya yakın zamanda gerçekleştirdiğim gezi esnasında artık Radikal İdeolojinin fonlanamayacağını söyledim. Liderler Katar’a yöneldi-izleyin!” diyor. ABD’den toplamda 300 milyar dolarlık silah aldığı söylenilen Suudi Arabistan’ın Katar’dan daha az radikal olduğuna inanmış(!) gibi yapıyor!

Burada bir parantez açarak Siyasal İslam ve İran’dan bahsedelim biraz. Siyasal İslam, Kuran ve Sünnet gibi ana referans kaynaklarından yola çıkarak yeni bir toplum, yeni bir devlet yapısı, yeni bir sosyal ve kültürel örgütlenme ile evrensel manada Büyük İslam Birliğini hedefleyen siyasi bir akımdır.[4] Siyasal İslamcılar, bu hedefler doğrultusunda çaba sarf ederken, Sünni-Şii ayırımı yapmamakta ve mezhebi taassuplarının olmadığıyla övünmekteydiler (bir kısmı hala övünüyor). Örneğin Türkiye İslamcılığı, İran Devrimi’nden (1979) önce Müslüman Kardeşlerden, sonrasında ise İran’dan etkilenmiş ve İran ile etkileşimde olmuştur.

İran Devrimine hayranlık ve İran’a karşı sempatinin, Suriye İç Savaşı’nda İran’ın tutumu ve İran’ın Irak, Yemen, Körfez ülkeleri ve Lübnan’daki siyasi etkisinin artmasıyla sekteye uğradığını ve İslamcılarda kafa karışıklığına neden olduğunu söyleyebiliriz. Zira Katar ve Türkiye, Suriye iç savaşında Baas zihniyetindeki İslami refleksi olmayan Suriye Rejimini devirmek için pozisyon alırken, İran ise tüm gücüyle rejimin arkasında durdu. Suriye’de rejim hala ayakta duruyorsa, bunu İran’ın desteğine borçlu.

Yaşanan bu gelişmelerden sonra Siyasal İslamcılar da, İran’daki sözde İslami Devrimin aslında “İslami” olmaktan ziyade siyasi bir hamle ve araç olduğunu fark etmeye başladılar. Çünkü devrimi gerçekleştiren Humeyni, İran’ın etki alanını genişletmek için İsnâaşeriyye Şiiliğinde olmayan ve geleceğine inanılan “İmam Mehdî” adına ulemanın siyasi liderliği üstlenmesi anlamındaki “velâyet-i fakih” anlayışını geliştirdi ve bunu ‘rehberiyet’ adıyla anayasal bir kurum haline getirdi. İran’ın ilk rehberi kendisi oldu.

Fakat bu kavram, başta Necef uleması olmak üzere, Şii ulemanın önemli bir kısmı tarafından kabul görmedi. Lübnan Şiilerinin dini otoritesi de öteden beri Necef mezunu alimlerden oluşmaktaydı ve Hizbullah’ı kuranlar, Necef talebesiydiler. Dolayısıyla velayit-i fakih konusunda İran ile hemfikir değildiler.[5] Ancak İran, Hizbullah içinde de gerçekleştirdiği operasyonlarla kendi görüşünü benimsemiş kişileri Hizbullah’ın liderliğine getirdi.

İran, benzeri yöntemlerle tüm Şii dünyasında siyasi etki sahibi olmak için alttan alta çalışmalarını yürütüyor. Yani Siyasal İslamcıların romantik bakışı, İran’da yok. İran’ı iyi tanıyanlar şunu söylüyorlar; “Eğer İran derin devleti, komunizmin İran için kullanışlı olacağına inansaydı, İslam Devrimi yerine İran’da komünist bir devrim gerçekleşirdi.

Parantezi kapatıp konumuza dönelim tekrar;

Katar neyle suçlanıyor?

Onlarca yıldır dünyanın dört bir yanına İslam’ın radikal bir şekilde yorumlanmış versiyonu olan Selefi-Vahhabi ideolojiyi yayıp El Kaide ve IŞİD gibi örgütlerin doğuşuna fikir ve para babalığı yapan Suudi Arabistan ve şürekası, basından derlediğim kadarıyla Katar’ı şunlarla suçluyorlar;

    • Terör örgütlerine (Müslüman Kardeşler ve Hamas’a) ev sahipliği yapmakla,
    • El Cezire başta olmak üzere yayın organlarında teröristlerin propagandasını yapmakla,
    • Suudi Arabistan’ın Katif bölgesinde ve Bahreyn’de İran bağlantılı ‘terör’ eylemlerini finanse etmekle,
    • Yemen’deki Husi militanları desteklemekle,
    • ‘Orta Doğu’da terörizme destek vermekle’ ve Suriye’de adını “Şam’ın Fethi Cephesi” olarak değiştiren Nusra Cephesi’ni ve (Nusra’nın can düşmanı) IŞİD’i desteklemekle,
    • Mısır’da Mursi’ye ve Müslüman Kardeşler örgütüne hem siyasi hem de finansal destek vermekle,
    • Bahreyn’de İran destekli silahlı gruplara destek vermek ve medya yoluyla ülkedeki terörist faaliyetleri kışkırtarak ülkede kaos ortamı oluşturmaya çalışmakla, ve
    • Açıktan ifade etmeseler de siyasal İslam’ın bir temsilcisi olarak gördükleri bir parti yönetimindeki Türkiye ile yakınlaşmak ve işbirliği yapmakla.[6]

Twitterda yayılan iddialara göre, Suudi Arabistan Kuveyt aracılığı ile ablukanın kalkması için Katar’a 10 şart ileri sürmüş. İddiaların doğruluğu tartışmalı ama yukarıda özetlenen suçlamalarla örtüşüyor.

 

Krizin Türkiye açısından önemi

Katar’ın karşı karşıya kaldığı bu oldu-bitti, Türkiye’yi iki açıdan yakından ilgilendiriyor. Bunlardan birincisi, eğer bu kriz Katar ile sınırlı kalacak ve Türkiye’ye sıçratılmayacak ise ekonomik boyutla ilgili. Katar, özellikle son dönemde doğrudan yatırımları ve sağladığı nakit akışı ile Türkiye açısından önemli bir müttefik konumunda.

Katar’ı şimdiden ekonomik açıdan sarsan abluka, devam etmesi halinde Katar’ın Türkiye’deki yatırımlarını ve diğer ekonomik ilişkilerini çok olumsuz etkileyecektir.

Bu da 15 Temmuz hain darbe girişiminin de etkisiyle zaten ekonomik darboğazdan geçen ülkemizi, normalde yaşatacağı etkiden daha fazla sarsabilir. Nitekim 15 Temmuz hain darbe girişiminin arkasında yer aldığı anlaşılan ve halen FETÖ’ye sahip çıkarak Türkiye’de yeni bir darbe arayışında olanlara destek veren Michael Rubin, Mart ayında attığı aşağıdaki tweette Katar’ın önemini vurguluyor.

Katar karşıtı ülkeler, Türkiye’nin Katar’ı yalnız bırakması durumunda onun yerini dolduracak ülkeler değiller. Yani bu ülkelerin böyle bir iradeleri yok. Özellikle Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri, açıkça Türkiye’nin karşısında yer alan ülkeler. Mursi’yi deviren 2013 Sisi darbesi yüzünden gerilen Mısırla ilişkiler, hala onarılmış değil. Ayrıca Mısır’ın Katar’a yönelttiği haksız suçlamalar, neredeyse tamamıyla Türkiye açısından da geçerli (El Cezire’nin yayınlarına yönelik suçlamalar hariç). Çünkü Türkiye, Mısır’da Müslüman Kardeşler iktidarını temsil eden ve demokratik bir şekilde iktidara gelenMursi’ye sonuna kadar sahip çıktı ve darbeyi en ağır şekilde eleştirdi. Bu açıdan bakıldığında Mısır yönetimi açısından Türkiye, (tıpkı Katar gibi) kendileri açısından terör örgütü görülen Müslüman Kardeşler’e destek veren ve Mısır’ın içişlerine karışan bir ülke konumunda.

BAE ise İsrail ve ABD ile olan derin ilişkileri nedeniyle olsa gerek, anlaşılmaz bir biçimde Türkiye karşıtı bir tutum sergiliyor. BAE Washington büyükelçisi Yusuf el-Uteybe’nin geçen günlerde hackerlar tarafından yayınlanan e-mailleri, el-Uteybe’nin İsrail yanlısı Demokrasiyi Savunma Vakfı (FDD) ile yakın ilişki içinde olduğunu ve FDD ile birlikte Türkiye ve Katar’a karşı ortak politikalar geliştirmeye çalıştığını gözler önüne sermişti.[7] Burada BAE’nin FETÖ darbesini desteklediği ve FETÖ’nün yeni merkezinin BAE veya Mısır olacağına dair iddiaları da not etmekte fayda var.

Konunun Türkiye’yi ilgilendiren ikinci boyutu ise daha da önemli. Katar karşıtı ülkelerin Katar’a yönelttikleri ve bir anda savaştan bir önceki boyuta kadar tırmandırdıkları (haksız) suçlamalar, ağababalarının onaylaması durumunda Türkiye’ye de sıçratılabilecek karalamalar. Çünkü Katar, bu politikaları tek başına izlemedi. En önemli müttefiki, ülkesinde bölgenin en büyük askeri üssünü açan ABD’den sonra Türkiye idi.

Suriye iç savaşında ABD’nin gazına gelen bu iki ülke, ABD’nin Esad’ın hızla devrileceği yalanına inanarak Esat karşıtı güçlere destek verdiler. Ancak ABD, sonradan hiçbir şey olmamış gibi kendini kenara çekti ve Suriye’deki yanlış öngörü sonucu oluşan olumsuzlukların tamamı, Katar ve özellikle de Türkiye’nin omuzlarına bırakıldı.

MİT tırlarının durdurulması ile başlayan süreçte, bazıları açıkça, bazıları ise el altından Türkiye’nin teröre destek verdiği yönünde propagandaya başladı. FETÖ hala, bu konuyu gündemde tutmaya ve Türkiye’yi Uluslararası Ceza Mahkemesinde yargılatmaya çalışıyor. 2015 yılında yayınlanan aşağıdaki haberin Katar krizinden sonra tekrar dolaşıma sokulmasının da, bu çabanın bir sonucu olduğu düşünülebilir.

Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde ABD ve Rusya eliyle oluşturulmaya çalışılan PKK/PYD koridoruna müsaade etmeyeceğini açıkça ortaya koyması, Fırat Kalkanı Operasyonu ile birilerinin planlarını sekteye uğratması ve Rakka operasyonunda PYD/YPG’nin kullanılmaması için sonuna kadar çaba sarf etmesi, birilerini fena kızdırmışa benziyor.

Dolayısıyla çok kısa zamanda oluşturulan ve savaş öncesi boyuta getirilen Katar krizinde asıl hedefin zannedildiği gibi İran değil, Türkiye olabileceğini göz ardı etmemek lazım. Bu durumda Türkiye açısından tehlikenin boyutunun zannedildiğinden çok daha büyük olabileceğini bilerek, uluslararası dengeler açısından yeni pozisyonlar almak gerekebilir.

Rusya’nın bu kriz karşısında şu ana kadar verdiği tepkiler, krizin bir sonraki hedefinin Rusya’nın Suriye’deki müttefiki İran olmayacağı yönünde işaretler de barındırıyor. Rusya’nın açıkça desteklediği Esat rejimini devirmek için çalışan Katar’ın başının sıkışması, Rusya’yı sevindirmişe benziyor. Katar hem Suriye konusunda Rusya’nınkilerle çelişen politikalar izliyor, hem de Rusya’nın doğalgaz pazarına en büyük rakiplerden biri…

Suriye’nin karışmasının arkasında, Suriye rejimi devrildikten sonra Katar gazının Türkiye’ye bir boru hattıyla taşınması ve Rusya’ya bağımlılığın azaltılması projesinin olduğu söyleniyor. Tüm bunları çok iyi bilen Rusya, rakibinin bertaraf olmasından çok da rahatsız olmuşa benzemiyor. Hatta Türkiye’ye satılan gazın fiyatının artırılmasını bile henüz kriz esnasında dile getirmekten çekinmiyor!

Katar krizi sonrasında Cumhurbaşkanımız ile Putin arasındaki görüşmede de Putin, ne alaka ise Rus gazının Ukrayna’ya alternatif bir yoldan pazarlanmasına yönelik oluşturulan Türk Akımı Projesini[8] gündeme getiriyor!

Neler Yapılabilir

Yukarıda özetlenmeye çalışılan durum karşısında Türkiye’nin neler yapabileceğine geçmeden önce şu tespitlerimizi kayda geçirelim,

  • Bir anda ortaya çıkarılan ve hızlıca savaş boyutuna getirilen krizin hedefinde işaret edildiği gibi İran değil, Türkiye olabilir (bence bu kuvvetle muhtemel).
  • Krizin bu boyuta getirilmesinin arkasında ABD ve İsrail olduğu kesindir.

  • Rusya, krizin geldiği boyuttan rahatsız görünmemektedir, bilakis krizi kazanca dönüştürmek için harekete geçmiş izlenimi vermektedir.
  • Bu durumda olayın Suriye’nin kuzeyinde oluşturulmaya çalışılan PKK/PYD koridoru ile yakından ilişkili olduğu ve krizin Türkiye’nin bu konudaki direncinin kırılmasına yönelik hamlelerin öncüsü niteliğinde olduğu kabul edilebilir.
  • Dolayısıyla kriz, Türkiye açısından daha karmaşık ve ciddi tehditler içermektedir.
  • Türkiye, bir anda kendini şimdiye kadar mücadele ettiği Suriye Rejimi, Şii mezhepçiliği yapmakla suçladığı Irak Merkezi Hükümeti ve İran ile aynı safta bulabilir. Nitekim Bağdat’ta Türkiye, İran ve Irak arasında üçlü bir zirve gerçekleştirileceği ve toplantıda üç ülkenin  İslam İşbirliği Teşkilatı’na acil toplanması için çağrıda bulunacakları belirtilmektedir.[9]
  • İran, İslam Devrimini siyasi bir araç olarak kullanan ve bunun üzerinden siyasi yayılmacılık güden bir ülkedir ve Türkiye’nin dostu değildir. İki ülke arasında, diğer tüm ülkelerle olduğu gibi ortak menfaatler doğrultusunda işbirliği ve yakınlık dışında başka bir ilişki olmamalıdır.

Bu tespitler ışığında neler yapılabileceğine yönelik önerilerimizi şöyle sıralayabiliriz.

  • Türkiye, bu krizde Katar’ı yalnız bırakmamalıdır. Katar karşıtı ülkeler, Türkiye ile müttefiklik arzusunda olan ülkeler değildir ve Türkiye onların tarafında yer alsa bile Katar’a yönelttikleri haksız suçlamaları Türkiye’ye yöneltmeleri, hiç de sürpriz olmayacaktır.
  • Türkiye, mevcut duruma göre uluslararası yeni denge arayışlarına girmelidir. Avrupa ülkelerinin bu krizde etkin rol aldıklarına ve Katar karşıtı ülkelerin arkasında olduklarına dair bir işaret gözükmemektedir. Aksine, Almanya’nın gidişattan endişeli olduğuna dair işaretler vardır. Bu durumda Türkiye, başta Almanya olmak üzere AB ülkeleri ile ilişkilerinde yeni duruma göre pozisyon alabilir.

  • AB ülkeleri dışında da başta diğer İslam ülkeleri olmak üzere, önemli uluslararası oyuncularla diplomatik temaslar ve yeni duruma göre denge arayışında olmak, Türkiye’nin ivedilikle yapması gereken girişimlerdendir.
  • Ancak bu denge arayışında, karşı tarafın istediği hatalara düşmemek için de azami gayret sarf edilmelidir. Bu krizde İran ile yakınlaşmak, İran’ın mezhepçi politikalarına destek sağlayacağı gibi, hedeflerinde Türkiye olan ve Türkiye’yi bölmek isteyen güçlere yeni bir bahane de verebilir.
  • Katar karşıtı ülkelerin El Cezire gibi etkili yayın organlarıyla ilgili suçlamaları, bu ülkelerin yönetimlerinin kendi halkları nezdinde aleyhlerine kamuoyu oluşmasından aşırı derecede korktuklarını göstermektedir. O halde bu ülkelerin İsrail ve ABD gibi ülkelerle işbirliği yaparak Müslüman bir ülkeye haksız ithamlarla yaptırım uyguladıkları, internet de dahil olmak üzere eldeki tüm medya imkanlarıyla bu ülke kamuoylarına duyurulmalıdır.

  • Bu şekilde kendi kamuoylarında oluşacak tepki ile bu ülke yönetimleri, haksız tutumlarına son vermeye zorlanmalıdır. Bunun için saygın İslami kurum ve STK’ların mesajları, mümkün olduğunca Arap kamuoyuna yayılmalı ve etkin bir propaganda yöntemi uygulanmalıdır.

  • Bugüne kadar görülmemiş biçimde ve bir Müslüman ülkeye karşı bir araya gelen ülkelerin enerjileri, örneğin İsrail gibi tüm Müslümanların ortak tepki gösterebileceği bir alana yöneltilmeye çalışılmalıdır. İsrail’in Gazze, Batı Şeria ve Kudüs’te Müslümanlara karşı işlediği insan hakları ihlalleri başta olmak üzere, mevcut veya oluşturulabilecek durumlar üzerinden kamuoylarının dikkatlerinin ve tepkilerinin İsrail’e veya Trump yönetiminin Müslümanlar aleyhine politikalarına yöneltilmeye çalışılması, mevcut durumda izlenebilecek önemli politikalardan biridir. Bu yapılamadığı takdirde, krizin Türkiye’ye bulaşmadan İran’a yönlendirilmesi için gayret sarf edilmelidir.

  • Katar krizinin İran’a yönelmesi durumunda ise Türkiye, P5+1 ülkelerinin İran’la yaptığı görüşmelerde olduğu gibi İran’a destek çıkmamalı, tarafsız kalmalıdır.

Netice itibariyle hem ülke olarak, hem de tüm İslam alemi olarak zor günlerden geçiyoruz. Allah müslümanlara feraset versin, birilerinin kurdukları tuzaklar kendilerine dönsün.

 

Süleyman ERDEMsuleyman@sahipkiran.org
Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.

________________________________

Dipnotlar:

[1] 19. yüzyılda İngilizler Körfez’de yayılmaya ve Körfez şeyhleri ile anlaşmalar yapmaya başladığında ikna edemedikleri tek kişi, Seyh Temim’in büyük dedesi Muhammed Al Sanı ve oğlu Modern Katar’ın kurucusu olan Casim (Kasım) Al Sani olmuştur. Onlar Osmanlı Devleti ile işbirliğinden yana oldular. Bu birliktelik de onlara bölgede yaşanan kabile çekişmeleri ve rekabetlere rağmen Katar yarımadasında tam bir egemenlik sağlama imkanı sağladı.

Suudi Arabistan’ın kuruluşuna giden süreçte ise Abdulaziz b. Suud Katar’ı da kendi nüfuzuna almak sevdasındaydı. Bu yüzden Katar Emiri Şeyh Casim oğlu Abdullah’a Osmanlı askerlerini asla Katar’dan çıkarmama vasiyetinde bulunmuştu. Nitekim Osmanlı askerleri savaşın ağır koşullarına rağmen 1916 yılına kadar Katar’da tutunabildi. Bu tarihten itibaren bölge İngiliz işgaline girdi.

İngilizler 1960lı yılların sonunda bölgeden çekilirken Katar’a da Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) konfederasyonunun içinde yer almasını teklif ettiler ancak bunu kabul etmeyerek bağımsızlığı tercih eden Katar bir kere daha bölgede farklı davranan ülke oldu.

İşler burada kalmadı. Katar çetin pazarlıkların ve ihtirasların muhatabı oldu. SA bölgeyi tabii uzantısı olarak görüyordu. Üstelik bölgede Vehhabi mezhebinin en çok etkilediği yerdi aynı zamanda Katar. Dolayısıyla doğrudan ilhak olmasa bile Suudi Arabistan’ın nüfuzu altında yaşamalıydı.  Aynı şekilde BAE kurulup, Şeyh Zayed güçlü bir lider olarak ortaya çıkınca sınırlarını eski bir meseleye dayanarak Katar aleyhinde genişletmek istiyordu. Zira bugün ABD üssünün yer aldığı Udeid bölgesinin kendi inci avı bölgesi olduğunu iddia ediyordu. Nitekim stratejik müttefiki ABD’nin burada üs kurması BAEni hiç bir zaman mutlu etmedi ve bunu Katar’ın kendisine karşı bir taktiği olarak gördü. En yakın komşusu Bahreyn de boş durmuyordu. Katar ile en eski tarihi ilişkileri olan ülke Bahreyn idi. Dolaysıyla en sorunlusu da. Önce iki ülke arasında altı zengin gaz yatağı olan Havar adaları sorun oldu. Uzun uğraşılar sonucu bu adalar Uluslararası Adalet Divanının kararı ile 2001’de Bahreyn’e devredildi ve Katar denizden hayli sıkıştırıldı. Bahreyn, elde ettiği bu üstünlük ile yetinmeyeceğe benziyor. Zira Katarın kuzeybatısında en uç noktası olan Zubara bir zamanlar Bahreyn yönetici ailesinin ikametgahı olmuştu ve hâlâ burada hakları olduğunu düşünmektedirler.

Hülasa Katar her yönü ile bölgede hem ihtirasların hedefi ve hem de istikrarın kilidi durumundadır. Bu yüzden ya kaderine rıza gösterip paylaşıma konu olacak veya farklı davranıp varlığını sürdürecektir. Katar ikincisini seçmiştir. Bu yüzden sahnelenen bu son oyunlar daha uzun yıllar tekrarlanacaktır. (Katar Neden Hedef Tahtasında?, http://ordaf.org/katar-neden-hedef-tahtasinda/)

[2] “ARAP YARIMADASI’NDA SAVAŞ HAREKETLİLİĞİ; HEDEFTE KATAR VAR”, http://sahipkiran.org/2017/06/05/hedefte-katar-var/

[3] Kurşun, Zekeriya, “Katar Neden Hedef Tahtasında?”, http://ordaf.org/katar-neden-hedef-tahtasinda/

[4] Anacık, Talha Oğuz, TÜRKİYE’DE SİYASAL İSLAMIN TEMELLERİ, http://sahipkiran.org/2014/05/27/turkiyede-siyasal-islam/

[5] Büyükkara, Mehmet Ali, AYETULLAH SİSTANİ’DEN SONRA NECEF HAVZASININ GELECEĞİ VE İRAN ETKİSİ,  http://sahipkiran.org/2017/02/12/necef-havzasi/

[6] Kurşun, Zekeriya, “Katar Neden Hedef Tahtasında?”,, http://ordaf.org/katar-neden-hedef-tahtasinda/

[7] BAE’nin Washington büyükelçisine ait olduğu iddia edilen e-postalar yayınlandı, http://aa.com.tr/tr/dunya/baenin-washington-buyukelcisine-ait-oldugu-iddia-edilen-e-postalar-yayinlandi/833992

[8] Türk Akımı Projesi Nedir?, http://www.ntv.com.tr/ekonomi/turk-akimi-projesi-nedir,6SPX69lWSkaL6pBjj9F3EA

[9] Türkiye, İran ve Irak’tan Katar zirvesi, http://www.kurdistan24.net/tr/news/0494ee24-dfb8-4764-9757-8448652e246a

[10] Bayraktar, Bora, “Katar’a Abluka”, http://www.hurriyet.com.tr/katar-krizi-ne-anlama-geliyor-bora-bayraktar-yorumladi-40480223

[11] 6 soruda Katar krizi, http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-40159120



Süleyman Erdem Hakkında

Süleyman ERDEM: (Ankara) Balıkesir doğumludur. Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümünden lisans, Harvard Üniversitesi Kamu Politikaları Bölümünden yüksek lisans derecesi almıştır. Halen Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Enstitüsü’nde Uluslararası Güvenlik alanında doktora çalışmalarını yürütmektedir.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz