Twitter Facebook Linkedin Youtube

BATI’NIN ÇÖKÜŞ ALÂMETİ OLARAK EŞCİNSELLİK 

Batı’da eşcinselliğin patlaması, nerdeyse kadın-erkek evlilikleri kadar meşru ve olağan hale gelmesi, bunun sonucu başta “liberal demokrasi ve özgürlüklerin cenneti” ABD ve İngiltere olmak üzere eşcinsel evliliklerin bütün Batı ülkelerinde resmileşmesi, bu insani çürümenin ve uygarlık çöküşünün göstergesidir, önemli bir alametidir. Bugün Batı kültüründe çürüme ve asalaklaşma öyle bir yozlaşma/soysuzlaşma noktasına varmıştır ki, insanlığın uygarlıktan uygarlığa sıçrayarak biriktirdiği bütün ahlaki, sanatsal değerler, erdemler ve insani ilişkiler Nietzsche’ci “arzu” felsefesinin yücelttiği “anlık haz”zın batağında can vermektedir. Batı, tam da Sodom ve Gomore’yi yaşamaktadır aslında günümüzde.

Eşcinsellik, lezbiyenlik, ensest ilişkiler, yaygınlaşan ruhsal hastalıklar, çocuk yapmaktan kaçınmak, hatta çocuk düşmanlığı bu bireylerin aşırı yalnızlaştığı ve bencilleştiği sistemin beklenen sonuçlarıdır. Soysuzlaşma/sapkınlaşma, erkek erkeğe, kadın kadına evliliğin yasalaşması, ensest ilişkinin, sübyancılığın, pornonun meşrulaşması Batı uygarlığının istisnai değil olağan olgularıdır. Artık uzun süreli evlilik, çocuk yapma ve bakma, özgürlüğü sınırlayıcı sıkıntı verici bir yük olarak görülmektedir. Yapılan anketler, Batılı ailelerde ve kadınlarda geleceği üretme kaygısının, yani gelecek konusunda derin umutsuzluğun büyük ölçüde egemen bir eğilim olduğunu ortaya koymaktadır.(2)

Batı’daki bu manevi, kültürel çöküntüyü eşcinsellik bağlamında rakamlarla vermeye çalışalım. ABD’li araştırmacı Kinsey, kırk yıl önce ABD’de yaptığı ankete katılan erkeklerden yüzde 37’sinin kendi cinsiyle “en az bir kez orgazmla sonuçlanan ilişki kurduğunu öne sürüyordu. Bu oran, 35 yaşına kadar bekar kalmış erkeklerde yüzde 50’lere kadar çıkıyordu. Erkeklerin yüzde 10’u ise, 16-55 yaşları arasında en az 3 yıl süreyle yalnızca eşcinsel ilişkide bulunmuştu.(3) Yalnız Kinsey’in değil, Fransa’da Pierre Simon’un yaptığı araştırmaya göre, gelişmiş kapitalist toplumların aşağı yukarı yarısının “eşcinsel eğilimli” olduğu iddia ediliyordu. Kinsey’in bu sonuçları yanlıştır diye yapılan anketlere göre, ABD’de 70-80 milyon eşcinsel veya eşcinsel duyumlu insan bulunuyordu.(4)

Aradan geçen 40 yıl içinde, sistemin kültürel ve iletişim araçlarıyla bu sapkınlık kültürnü olağan üstü yücelttiğini dikkate alırsak, bugün bu oranın hangi düzeyde olduğunu siz tahmin edin. Örneğin, Hollanda’da eşcinsel oranının yüzde 45, ABD’nin Los Angeles şehrinde yüzde 33 olduğu belirtiliyor.(5)

Kapitalist emperyalist sistem her yönüyle günümüzün Roma’sı, Atina’sı olmuştur artık. Anketlerden ve rakamlardan da görüleceği gibi, kapitalist Batı’da eşcinsellikte olağanüstü artışın biyolojik ve genetik nedenlerle açıklanması olanaksızdır. Çürüyen kapitalist kültür, “tabuları yıkmak”, “sınırsız özgürlük”, “insan hakları” adı altında, sistemli olarak doğal olmayan cinsel ilişkilerin, eşcinselliğin vb propagandasını yapmaktadır. Özellikle, ünlülerin eşcinsel olduğu yönündeki haberlere basında ayrıcalıklı bir yer veriliyor, Böylece eşcinsellik seçkinliğin ve sıradışılığın bir göstergesi olarak parlatılıyor.

Oysa, üretme ve üreme, toplumların geleceğe dönük, insan türünün varlığını, hayatiyetini sürdürmeye yönelik, bir gelecek kurma tutkusunun ve içgüdüsünün en belirleyici dinamikleridir. Ama gelecek umudu ve tutkusu yoksa, tükenmişse, her şey bugün yaşanıp tüketilecekse, ne gerek var çocuk yapmaya, ne gerek var olmayan bir gelecek için yaşamaya, özveride bulunmaya!… O halde hayatı renklendiren (!), değişik, “ilginç”, her ilişki yaşanmalı!.. Her gün farklı bir aşk (!), cinselliğin her biçimi denenmeli!…

Cinsel kutupların farksızlaşması ve cinselliğin naylonlaşması

Batı’daki çürüme ve soysuzlaşma, postmodernizmin önemli teorisyenlerinden Jean Baudrillerd’ın “içe patlama” adını verdiği çarpıcı benzetmesiyle bir bebek zehirlenmesi niteliği taşımaktadır. Bilindiği gibi, çağdaş devrim kuramcıları, eski toplumun bağrından yeni bir toplumun doğumunu bir annenin bebeğini doğurmasına benzetirler. Doğumlar genellikle kendiliğinden gerçekleşmediği için ebenin müdahalesini gerektirir. Yeni bir topluma gebe ve devrimci bir müdahaleyi gerektiren toplumlarda bu tarihsel (jakoben) zorun müdahalesiyle gerçekleşir.

Bazı hamileliklerde ise bebek ve doğum zamanında fark edilemediği ve kendiliğinden gerçekleşmediği gibi, bebek anne karnında ölür ve zamanında müdahale edilmezse ölü bebek anneyi de zehirler ve öldürür. Bugün Batı’da yaşanan tam da budur. Anne-kapitalist toplum bebeği doğuramadı ve iç zehirlenme yaşıyor. Kapitalist-emperyalist Batı uygarlığı yeni bir topluma (bebek) dönüşemediği ve bir devrimci güç (sınıf) tarihsel-toplumsal rolünü zamanında oynayamadığı için, sistem, göllenen ve kokuşan bir su misali yozlaşmış, bozulmuş ve çürümüştür; anne de (eski toplum) çocuk da birlikte zehirlenip ölmektedir.

Cinselliğin, Tüketim Toplumu ve onun kültürü postmodernizmde insan türünün çocuk yaparak kendini üretmesinden kopartılmasını, temel cinsel dinamiklerin tamamen bir fantaziye, oyuna, tercihlere bırakılmasını Baudrillard çarpıcı bir biçimde şöyle açıklıyor:

Cinsel beden günümüzde bir tür yapay yazgıya mahkum edilmiştir. Bu yapay yazgı da trans-seksüelliktir (herhangi bir cinsel kimliğe bağlanmayan, cinsellik ötesi, karşıcinsellik). Anatomik anlamda değil de daha geniş travestilik anlamında trans-seksüellik; yani cinsiyet göstergelerinin yer değiştirmesi üzerine kurulu oyun ve cinsel farksızlık oyunu, cinsel kutupların farksızlaşması (abç-MU) ve haz olarak cinselliği umursamama anlamında trans-seksüellik. Cinsellik hazza yönelmiştir (bu, özgürleşmenin nakaratıdır), trans-seksüel olan ise, -ister cinsiyet değiştirme biçiminde olsun, isterse de eşcinsellerin giyimle, morfolojik davranışlarla veya karakteristik göstergelerle oynamaları biçiminde olsun- yapaylığa yöneltilmiştir. Her halükarda, sözkonusu işlem ister cerrahi isterse de göstergesel olsun, ister göstergeleri isterse de organları içersin, protezlerle karşı karşıyayız ve bedenin yazgısının protez haline gelmek olduğu günümüzde, cinsellik modelimizin trans-seksüellik olması ve trans-seksüelliğin her yerde baştan çıkarmanın odağı haline gelmesi mantıklıdır.”(6)

Boudrillard burada, üç temel kavramla –trans-seksüellik, cinsel haz, (bedenin ve) cinselliğin protez (yapay) hale gelmesi, ya da naylonlaşması- açıkladığı kapitalist küreselci-postmodern kültürün artık kadın-erkek temelli bir cinselliği ve üreyimi ana eğilim olarak açıkça terkettiği gerçeğini ortaya koyuyor. Dolayısıyla cinsiyetin kadın, erkek veya eşcinsel olmasının fark etmediği bir “cinsel haz” oyununa dönüştüğünü vurgular: “Cinsel devrim, tüm arzu potansiyelini serbest bırakarak bizi şu temel soruya yöneltir: ‘Erkek miyim ben, kadın mıyım?’”(7)

Boudrillard; Batı uygarlığında genetik bir bozulmayı, diğer bir deyişle sistemin bağışıklık-savunma ve kendini yenileme mekanizmasında bir çöküntüyü; bunun unsurlarının, toplumsal-siyasal dokunun dağılması olarak terör, biyolojik dokunun çökmesi olarak kanser ve cinsel hayatın çöküşü olarak eşcinsellik olduğunu bir bütünsellik içinde açıklıyor.

Trans-politik biçim olarak terörizmin, patalojik biçim olarak AİDS ve kanserin, genel anlamda cinsellik ve estetik biçimi olarak trans-seksüelliğin ve travestiliğin aynı anda ortaya çıktığının farkındayız. (…) Bunlar, temelde bir işleyiş bozukluğundan ve bu bozukluğun sonucundan kaynaklanan üç biçimin içindeler: Terörizm, kanser ve traverstilik. Bunların her biri politik, cinsel ya da genetik oyundaki bir şiddetlenmeye, aynı zamanda da sırasıyla politika, cinsellik ve gen kodlarındaki bir yetersizlik ve çöküntüye denk düşmektedir.”(8)

Yazının devamı için tıklayınız 

Yazının 1. Bölümü için tıklayınız 

 

Mehmet Ulusoy – Aydınlık 

SASAM’ın “LGBT’Yİ MEŞRULAŞTIRMA ÇABALARI VE BUNA KARŞI İZLENEBİLECEK POLİTİKA SEÇENEKLERİ” başlıklı Çalıştay Raporu için tıklayınız

____________________________________________________

Dipnotlar

2 Bu konuda bkz. Reyhan Oksay, “Batılılar niçin çocuk yapmaya yanaşmıyor?”, Cumhuriyet Bilim Teknik Eki, 2 Ekim 2015.

3 Francis Mark Mondimore, Eşcinselliğin Doğal Tarihi, Sarmal Yayınları, İstanbul 1999’dan aktaran Doğu Perinçek, Eşcinsellik ve Yabancılaşma, Kaynak Yayınları, İstanbul 2000, s. 41.

4 Ayhan Korkmaz, “Eşcinsellik Adetleri”, Bilim ve Ütopya, Aralık 1997, sayı 42, s. 53 vd.

5 Haydar Dümen, Sabah Pazar Eki, 13 Haziran 1999.

6 Jean Boudrillard, Kötülüğün Şeffaflığı, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 1995, s. 24-25.

7 Baudrillard, age, s. 28.

8 Baudrillard, age, s. 38.

 

sahipkiran Hakkında

Sahipkıran; 1 Aralık 2012 tarihinde kurulmuş, Ankara merkezli bir Stratejik Araştırmalar Merkezidir. Merkezimiz; a) Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü savunan; ülkemizin her alanda daha ileri gitmesi ve milletimizin daha müreffeh bir hayata kavuşması için elinden geldiği ölçüde katkı sağlamak isteyen her görüş ve inanıştan insanı bir araya getirmek, b) Ülke sorunları, yerel sorunlar ve yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarına yönelik araştırma ve incelemeler yaparak, bu sorunlara çözüm önerileri üretmek, bu önerileri yayınlamak, c) Tespit edilen sorunların çözümüne yönelik ulusal veya uluslararası projeler yürütmek veya yürütülen projelere katılmak, ç) Tespit edilen sorunlar ve çözüm önerilerimize ilişkin seminer ve konferanslar düzenleyerek, vatandaşlarımızı bilinçlendirmek, amacıyla kurulmuştur.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz