Twitter Facebook Linkedin Youtube

DÜNYA SİSTEMİ NEREYE GİDİYOR?

Son dönemde dünyada meydana gelen siyasi ve ekonomik gelişmeler, bazı soruların yanıtlarını güçleştiriyor. Kimilerine göre dünya, önümüzdeki 10 yıl yeni bir döneme hazırlanıyor; kimileri de eski formüllerle dünyada ekonomi ve siyasetin devam edemeyeceğini iddia ediyor. Farklı ülkelerde seçimle yönetime gelen liderler ve partiler tüm tahminleri alt üst ediyor. Otoriter eğilimler ve milliyetçi yükselişler artıyor. Genel gidişattan memnun olmayan kitleler var. Fakat bu kitlelerin ne istediklerini bilmedikleri de iddialar arasında. Kısacası, dünyanın bunalımın eşiğinde olup olmadığı sorusu yanıtını arıyor.

“Dünya yeni bir dönemin eşiğinde mi?”, “Bildiğimiz siyaset tarzı tıkandı mı?”… vs. gibi sorularla birlikte dünyada da otoriter eğilimler, milliyetçilik, ırkçılık, dincilik, mezhepçilik ve etnik kimlik vurgusu giderek artıyor. “Etnik” ve “dini kimlik” gerekçe gösterilerek terör olayları meydana geliyor ve ekonomiler tıkanıyor. Ekonomik refah mı yoksa demokrasi mi ikilemi, kimi zaman dayatılıyor. “Küreselleşme krize girdi” deniliyor. Ülkeler içlerine kapanıyor. “İsmine ne koyarsak koyalım, yaşadığımız ortamda bir sorun var” diyenler, bu dönemi tarif etmeye çalışıyor. Tüm bu gelişmeler ışığında dünya sistemi nereye doğru gidiyor?

Ben dünyanın ara buzul döneme girdiğini düşünenlerdenim. Yani varsayalım ki küreselleşmeyle beraber uluslararası bazı organizasyonlar, dünyanın bu dertleriyle uğraşacak. Fakat biliyoruz ki, insanlığın elinde devletten başka problemler ile (Çevre problemi, Ozon tabakasının delinmesi, Küresel ısınma, İşsizlik… vs. gibi)  uğraşacak bir araç yok.

Dünya hızlı bir şekilde değişiyor. Özellikle son 30 yılda meydana gelen değişim ve dönüşümler, insanlık için birçok aşamayı işaret etse de siyasi ve ekonomik düzenin tıkanmanın eşiğine gelindiğini dillendirenlerin sayısı oldukça yüksek. Hayatından memnun olmayan insanların sayısı artıyor. Güvenlik kaygılarıyla korkular birleşiyor. Gelir eşitsizliği büyüyor. Küresel ekonominin mağdurları giderek fazlalaşıyor…

Oysa 1990’lardan önce uzun yıllar dünya siyaseti ve ekonomisi, belli kalıplar içinde hareket ediyordu ve beklentiler ona göre şekilleniyordu. Soğuk Savaş döneminde dünya nerdeyse 50 yıl siyasi ve ekonomik olarak, Kapitalizm ile Reel Sosyalizm arasındaki çekişmeye sahne oldu. Rekabet bu iki sistem üzerinden yürüdü. Kimin ne yapacağı aşağı yukarı tahmin edilen dönemlerdi.

Sovyetler yıkılıp ya da Kapitalizm Sosyalizm karşısında galip geldiğinde, tarihin sonu gibi kavramlarla Kapitalizmin kesin zaferini ilan edenler olmuştu. Liberal ekonominin topyekûn dünyaya refah getireceği, herkesin de bu refahtan pay alacağı hesap edilmişti. Fakat bugün gelinen nokta, bu hesapların tutmadığını gösteriyor. Bazı ülkeler veya toplumlar bu pastadan payını aldılar; ama bazıları daha kötü durumda kaldı. Dünyada her açıdan mağdurların sayısı fazlalaşırken, bu da eşitsizliği ve adaletsizliği arttırdı. Tabi o devirde Doğu bloğunun yıkılıp, Amerika’nın tek kutuplu güç olarak ortaya çıkması, hem ticari hem de finansal küreselleşmeyle beraber dünyanın belki de tek parça bir yapıya ilerlemesine neden oldu. Bunun sonucunda da kalkınmacı ekonomi modellerinin gerilemesi öne çıktı. Dünya tarihinde durağanlaşan, gelişmelerin yavaşladığı dönemlere tanık olundu. Kapitalizm 20. Yüzyılda çeşitli sorunlarla karşılaştı. Kimilerini çözdü, kimilerini de çözemediği için iki büyük savaş (I. ve II. Dünya Savaşı) yaşandı. Belli dönemlerde ise, teknolojik olarak büyük ilerlemeler kaydedildi. Ekonomi olarak dünyanın belli bölgelerinde refah en üst seviyeye çıktı. Siyasi olarak daha eşitlikçi bir döneme geçildi. [1]

Dünya her zaman %50-%50 bölünmüştür. Yani 1960’larda 70’lerde sağ ve sol arasında bölünmüştü. Fakat bu iki grubun da ortak dili, demokrasi idi. İki grup da daha iyi bir demokratik sistem için, temel hak ve özgürlüklerin daha bir güvenceye alınacağı bir sistem için kendi siyaset ve ideolojilerini ortaya koymaya çalışırlardı.

Son yıllarda ise dünyanın siyaset ve ekonomi olarak bir kriz yaşadığı apaçık ortadadır. Farklı ülkelerde tahmin edilmeyen siyasi akımlar ve liderler kitlelerden bu nedenle destek görüyor. Amerika ve Avrupa’da bu tür örnekler artıyor. Ekonomik ve siyasi olarak kendilerini dışlanmış hissedenler bu duruma sorumlu arıyor. Aslında kitleler ne istediklerini de bilmiyorlar; fakat ekonomik olarak kaybedenleri milliyetçi söylemler cezbediyor. Fransa’da, Polonya’da, Macaristan’da, Avusturya ve Almanya’da benzer yaklaşımlar var.[2] [3]

Aşırı sağ partiler de bu durumu kullanıyor. Birçok uzmanlara göre ise, sorumlu küresel ekonomi. Bilgi toplumu çok hızlı ilerledi; ama siyasetçiler ve dünyanın gidişatı bu hızlı ilerleyişin gerisinde kaldı sanki. Ekonomik olarak küreselleşmeyle birlikte bazı sanayi devleri başka ülkelere taşınmaya başladı. Bazı ülkelerde ise tarıma nerdeyse son verildi. İnsanlar, ilk zamanlarda yaşanan refahın sürekli yaşanacağını düşündü; ama giden işler geriye gelmedi. Ekonomik sorunlar baş göstermeye başladı. Yalnızlaşan ve çaresiz kalan insanlar da başlarına gelen her şeyden küreselleşmeyi sorumlu tuttu. Tabi siyasiler de bu durumu kendi lehine kullandı. Haklı yanı olmakla birlikte bu durum bir nevi kaçış gibiydi. Avrupa’ya ve Amerika’ya baktığımız zaman hepsi göçmenlerden şikayetçiler. Ayrıca hepsi haksız ticaretten (Daha doğrusu ticari rekabetten) şikayetçi.

Küresel ekonomi; insanlık tarihinin önemli dönemeçlerinden, ulusal ekonomilerin dışarıya açıldığı ve dünya ticaretinin hızlandığı bir dönemdir. Neo Liberal olarak adlandırılan politikaların en önemli özelliği, bu dönemde sosyal devletin ve sosyal güvenlik mekanizmasının giderek ortadan kalkması. Bunun sonucunda, farklı kesimlerdeki insanlar bu durumdan olumsuz etkilendi. Bazı ülkelerde sanayi tesisleri kapatılıp emeğin daha ucuz olduğu Doğu Asya ülkelerine taşındı. Bu iş kollarında çalışanlar ilk zamanlarda refahtan pay alsalar da, sonrasında giderek yoksullaştılar ve işlerini kaybettiler. Ayrıca ekonomilerin genel olarak finansman (sadece para olarak) üzerinden işlemesi istihdamı da etkiledi.

Son yıllarda milliyetçilik yükselirken, milliyetçi söylemlerle ortaya çıkan liderlerin denenmiş formülleri de yok denmekte. Çünkü ulusal ekonomilerin motoru sayılan ancak kapatılan sanayi tesislerin yeniden açılması zor görünüyor. Fakat milliyetçi ve popülist liderler suçluyu bulmuş durumda, yani küreselleşmeyi. Tüm bunlar bir araya gelince küreselleşmeye ve uluslararası sisteme yönelik tepkiler ortaya çıkıyor. Bazı ülkelerin halkları, ülkelerinde yabancı unsurların yüksek sayıda gelmesini istemiyorlar. Ülkelerinin başka yerlere bulaşmasını istemiyorlar. Yani bütün bunları bir araya koyduğumuz zaman, aşağı yukarı böyle sağ (Popülist sağ) hareketle karşılaşıyoruz. Bu sadece Amerika’da Trump’ın kazanması olarak değil. İngiltere’de BREXİT’i sağlayan koalisyon, yine böyle bir koalisyon.[4]

Yaşanan gerilimin elbette ekonomik nedenleri ve sınıfsal sonuçları var. Ama bugün yaşanan sonuçların sınıfsal olduğu kadar, kültürel nedenleri de mevcut. Tüm dinamikler ekonomik ve siyasi krizlerle birleşince, bir arada yaşama iradesi de eksiliyor. Sağ, ırkçı, dinci, etnik ve mezhebi hareketler öne öne çıkıyor. Avrupa duvarlarını yükselterek kendini koruyacağını düşünüyor. Ekonomik refahtan yeterli kadar pay alamayanlar yabancıları, göçmenleri, Müslümanları ya da kendinden farklı olanları suçluyor. Bir yanda hem belli ülkelerde hem de dünyada şovenizm, ırkçılık, öteki düşmanlığı, din düşmanlığı ya da bunları savunan partilerin liderlerin yükselişlerine tanık olunuyor. Diğer yandan giderek radikalleşen teröre sığınan etnik ya da dini hareketler söz konusu.

Dünyanın geldiği noktada ekonomik refahla demokratik taleplerin birlikte ele alınması gerekir. Ancak dünyada bugün birçok siyasetçi, seçmenleri bir tercihe zorluyor. Oysaki refahın demokrasinin bir alternatifi olmadığı biliniyor. Bazı siyasilerse refah vadederek demokrasiyi es geçiyor gibiler. Eğer özgürlükçü, demokratik, temel hakları gözeten bir yeni hareket başlamazsa ve hadise ezilmiş kitlelerin daha radikal sağ söylem üstünden, siyaset üstünden kendilerini ifade etmeye kalırsa; o zaman dünya çok daha sert bir döneme gidiyor diyebilirim. Bugün görünen yüzey itibariyle, bana bunun dışında bir oluşum izlenimi verecek herhangi bir hareket görmüyorum. Son dönemde özellikle öne çıkan bir konuda, sağ eğilimli politikacıların kitleleri etkilemek için sorunların kökenini dış etkenlere bağlamaları. Rusya ve Trump ile birlikte Amerika’da bu durum öne çıkıyor. Avrupa’da milliyetçi partilerde hatta son dönem İngiltere’de sorumlu olarak dış dinamikleri gösterenlerin sayısı giderek artıyor. Bu tür popülizm dünyada ya da tek tek ülkelerde eşitsizliğin nedenlerine inmeden yarattığı huzursuzluktan ve mutsuzluktan yararlanıyor. Her ülke ve coğrafyaya uygun bir düşman bulunabiliyor. Yerleşik düzenden mutsuz kimseler mobilize edilebiliyor…

Sonuç olarak; yeni yüzyılın başında Yeni Dünya Düzenini inşa edenler, geldikleri nokta itibariyle dünyaya huzur ve barış getiremediler. Sınırların böldüğü hukuklar, birliktelikler inşa edilen ulus yapılanmaları ve kukla yönetimler de ihtiyaçlara cevap vermedi ve dünya yeni bir buhranlar çağının eşiğine sürüklendi. 11 Eylül’den bu yana yürütülen çabalar neticesinde, sistem yeni korku barajları ve ötekiler üretmeye başladı.

Sistemin iyi dediği iyi oluyor ama sonra hep birlikte onu kötü ilan edip “Uluslararası”, “Müttefik Kuvvetler” ortaklığı ve çok uluslu demokrasi melekleri ile yeni istikrarsız bir yapı ortaya çıkarabiliyorlar. 100 yıl sonra kartlar yeniden karılırken, küresel oyun masası hayli karışık bir hal aldı. “İstikrar” arayışı ve “Demokrasi” silahları, Demokles’in kılıcı gibi insanlığın, özellikle Ortadoğu ve Müslüman coğrafyasının başında duruyor.

Dünyanın ve insanların güzel günleri görmesi dileğiyle…

 

Veyis ULUYURT
_____________________________

DİPNOTLAR:

[1] Küresel Sistemde Dış Politika Stratejileri, Dr. Nejat TARAKÇI, TASAM yayınları

[2] Avrupa’da Yükselen Milliyetçilik, Aylin ÜNVER NOI, IQ Kültür Sanat Yayıncılık,

[3] http://www.dw.com/tr/avrupada-a%C5%9F%C4%B1r%C4%B1-sa%C4%9F-trump%C4%B1n-zaferiyle-umutland%C4%B1/a-37223883

[4] http://www.setav.org/brexit-yeni-ekonomik-duzenin-habercisi-mi/



sahipkiran Hakkında

Sahipkıran; 1 Aralık 2012 tarihinde kurulmuş, Ankara merkezli bir Stratejik Araştırmalar Merkezidir. Merkezimiz; a) Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü savunan; ülkemizin her alanda daha ileri gitmesi ve milletimizin daha müreffeh bir hayata kavuşması için elinden geldiği ölçüde katkı sağlamak isteyen her görüş ve inanıştan insanı bir araya getirmek, b) Ülke sorunları, yerel sorunlar ve yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarına yönelik araştırma ve incelemeler yaparak, bu sorunlara çözüm önerileri üretmek, bu önerileri yayınlamak, c) Tespit edilen sorunların çözümüne yönelik ulusal veya uluslararası projeler yürütmek veya yürütülen projelere katılmak, ç) Tespit edilen sorunlar ve çözüm önerilerimize ilişkin seminer ve konferanslar düzenleyerek, vatandaşlarımızı bilinçlendirmek, amacıyla kurulmuştur.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz