Twitter Facebook Linkedin Youtube

KÜLLERİNDEN DOĞAN BİR ORDU VE ÇANAKKALE DESTANI

Zafer TEKİN

Başkomutanı Enver Paşa, hazin bir Sarıkamış dramını arkasında bırakarak İstanbul’a döndükten yaklaşık üç ay sonra, İngiliz ve Fransızlar dünya tarihinde o güne kadar oluşturulmuş en görkemli donanmalarıyla Çanakkale önlerine gelmiş ve namlularını Türk askerlerine çevirmişlerdir.

Amaç ve hedef bellidir. Çanakkale Boğazından girip, önce Türklerin başkenti İstanbul’u alıp, arkasından müttefikleri Rusya ile birleşebilmektir. Böyle bir sonuç, 1. Dünya Savaşının henüz başlamadan bitmiş olması demektir ki, bu onlar için fazla da zor olmayacak bir iş gibidir. Zira daha bir yıl önce dört küçük Balkan ülkesi karşısında Türkler büyük bir hezimet yaşamışlar, Rumeli’deki topraklarının tamamını kaybetmişler, dahası Sofya’dan çıkan Bulgar Ordusu neredeyse elini kolunu sallayarak İstanbul önlerine kadar gelmiştir. Diğer taraftan hemen birkaç ay önce Osmanlının en önemli ordularından birisi, Doğu’da Ruslarla tutuştuğu harpte büyük zayiat vermiş ve harp hüsranla sonuçlanmıştır. Bu nedenle, her türlü teknik donanıma ve sınırsız asker kaynağına sahip İngiliz ve Fransızların hedeflerine ulaşmaları zor değil, imkânsız hiç değildir.

Öte yandan, 1. Dünya Savaşına katılan tüm ülkeler değerlendirildiğinde en çok ve en yaygın cephesi olan ülke, Osmanlı Devleti’dir. Üstelik Osmanlı, ulaşım imkânları en dezavantajlı ülke durumundadır ve silah ve teçhizat bakımından en müşkül durumdaki ordu da Türk Ordusudur. Tüm bu olumsuzluklar bir arada düşünülüp, bir de Balkan Savaşlarında tek bir mermi atmadan dağılan Türk ordusu gerçeği bir araya getirildiğinde, İtilaf Devletlerinin kısa ve kolay yoldan hedefe ulaşacaklarını düşünmeleri gayet doğaldır.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen, 1914 yılının başında Osmanlı Ordusunda tek yetkili hale gelen Enver Paşa’nın ordunun ruhu başta olmak üzere her kademesine yaptığı dokunuşlar, var olduğu günden beri savaş meydanlarını düşmanına dar eden ordunun küllerinden yeniden doğmasını ve herkesi hayran bırakarak tarih yazmasını sağlamıştır.

Osmanlı Devletinin 1. Dünya Savaşına girdiği ilk günlerde Doğu sınırlarındaki Rus taarruzu ile birlikte bir de Irak’ta (Basra Körfezinde) İngiliz taarruzu başlamıştır ve bu taarruz neticesinde kısa sürede Osmanlı toprağı olan Basra Körfezi civarı işgal edilmiştir.

Savaşın tüm zamanlarında Mısır, İngilizler için büyük bir ikmal noktası olmuştur. Gerek Süveyş Kanalı kullanılarak sömürgelerinden getirilen askerlerin eğitimi, konaklaması ve sevkiyatı, gerekse muazzam donanmalarının Akdeniz’deki en önemli ikmal ve bakım merkezidir.

Yine savaşın ilk aylarında İngilizlerin Mısır’daki bu etkinliğini zafiyete uğratmak ve istediği gibi rahat hareketini engellemek için 1915’in Ocak ayında yaklaşık 25.000 kişilik Türk Askeri, Cemal Paşa’nın Komutasında Kuvve-i Seferiyye adıyla 1. Kanal Harekâtı’nı gerçekleştirmiş ve yaklaşık iki yüz kilometrelik çöl, büyük bir fedakârlık ve kahramanlıkla geçilerek Süveyş Kanalı’nın karşısında bulunan İngilizlere saldırılmıştır. Ancak karşıdaki kuvvetin her yönden üstünlüğü, zaten başarı şansı hiç olmayan bu harekâtın dramatik bir şekilde sonuçlanmasına neden olmuştur.

Sarıkamış’ta soğuktan, açlıktan, yokluktan ve imkânsızlıktan donan Mehmetçikler, aynı günlerde Sina çöllerinde sıcaktan, susuzluktan ve kum fırtınalarından dolayı aynı kaderi paylaşıyorlardı. Kanal harekâtı sonuç alınamayacağı bilinerek ve buna göre bir strateji geliştirilerek yapılsa da, ana fikir; İngilizlerin Çanakkale önlerine gelmesini geciktirmek ve Mısır’da daha fazla asker tutmaları sağlayarak, söz konusu askerlerini özellikle Çanakkale’ye sevkiyatını önlemektir. Bu düşüncede de kısmen başarılı olunmuştur. Zira İngilizler, tüm savaş boyunca Mısır’da önemli miktarda asker bulundurmak zorunda kalacak ve bu bölgenin tehdit altında olduğunu hissedecektir.

Çanakkale Boğazını İngiliz donanmasının ilk tehdit ettiği tarih, 12 Ağustos 1914 tarihidir. Zira bu tarihte, Alman Goben ve Breslau zırhlıları İngiliz donanmasından kaçarak Çanakkale’ye sığınmışlardır. Bu olay, olası bir saldırıda Boğazın tahkiminin yetersiz olduğunu göstermiş ve aradan geçen yaklaşık altı aylık sürede boğazın süratle tahkimine çalışılmıştır.

Ayrıca 1.Kanal Harekâtı, Çanakkale Cephesindeki hazırlıkların öncelikle ve süratle giderilmesi için zaman kazandırmıştır. Aynı tarihlerde Irak Cephesinde de hareketlenmeler hız kazanmış ve Osmanlı Devletinin bayrağının dalgalandığı tüm topraklarda savaşın soğuk yüzü ile karşı karşıya gelinmeye başlanmıştır. Başkumandan Vekili (Harbiye Nazırı) Enver Paşa’nın kontrolü ve komutası altındaki Mehmetçikler, başıkabak ve yalınayak bir şekilde, cepheden cepheye sevk edilmektedir.

Başarısızlıkla sonuçlanan 1. Kanal Harekâtının komutanı Cemal Paşa, kendi komutası altındaki kuvvetlerin payına düşen bu sevkiyatları şöyle ifade etmektedir;

Düşmanın denizden yaptığı bu taarruzdan sonra bir de karaya asker çıkartmak suretiyle Çanakkale’ye şiddetli bir saldırıda bulunması ihtimali olduğundan, İstanbul çevresinde yeterli miktarda piyade kuvveti toplamaya gerek gördüğünü, bu bakımdan Sekizinci ve Onuncu Fırkaların İstanbul’a gönderilmesini Enver Paşa benden rica etmişti. Derhal görüşünü kabul ederek bu iki fırkayı geri gönderdim.

Ardından düşman Gelibolu Yarımadası’na asker çıkarır çıkarmaz Enver Paşa, Yirmi Beşinci Fırkanın da İstanbul’a gönderilmesini emretti. Onu da gönderdim. On Üçüncü Kolordu’nun fırkalarından birini Bağdat’a ve diğerini de Bitlis taraflarına göndermemi istedi. Bu isteğini de yerine getirdim. Ordu mıntıkası dâhilinde ne kadar seri ateşli top bataryası ve makineli tüfek varsa, hepsinin Çanakkale’ye gönderilmesi emrini de ifa ettim.”[1]

Memleketin dört bir yanından Çanakkale cephesine asker sevkleri yapılırken, beklenen düşmanın gelip boğazlara dayanması da fazla uzun sürmemiştir. Zira tarihler 19 Şubat 1915’i gösterirken, İtilaf Devletleri; on altı savaş gemisi, altı muhrip, on dört mayın tarama gemisi ve bir uçak gemisinden mürettep dünyanın en mükemmel deniz kuvvetlerinden oluşan devasa bir donanma ile Çanakkale Boğazına gelerek Türk tabyalarını ateş altına almışlardır. Boğazın her iki yakasında bulunan Türk Savunma unsurları, kendilerine bomba yağdıran ürkütücü savaş gemilerine menzil dışında oldukları için hiçbir zarar verdirememektedir.

Müttefiklerin amacı, Türk tabyalarını uzun menzilli zırhlılar ile olabildiğince dövüp, daha sonra karaya çıkaracakları askerlerle kalıntıları temizleyip İstanbul’a doğru gururla yürümektir. Bu durumu tahmin eden Türk Başkomutanlığı, daha o günlerde Çanakkale’deki mukim kuvvetini 2 tümenden 4 tümene çıkarmıştır. 19 Şubat’tan, 18 Mart 1915’e kadar geçen süre zarfında Çanakkale Boğazının her iki yakasındaki Türk askerleri üzerine binlerce bomba atılarak savunma gücü kırılmaya çalışılmış, diğer taraftan da dönemin en üstün teknolojisi ile donatılmış mayın tarama gemileri ile boğazın derinliklerindeki mayınlar temizlenmeye çalışılmıştır.

18 Mart 1915 gününün sabahında hem karada, hem denizde yeterli temizliğin yapıldığına inanan düşman donanması, boğazın içine girerek yakın mesafeden yoğun bombardımana devam etmişlerdir. Türk topçusu, menzil dâhiline giren dünyanın bu en büyük deniz gücüne karşı, eşine rastlanılmayacak bir şekilde karşılık vermeye başlamış ve İngiliz ve Fransız donanmasını neye uğradığını şaşırtmıştır.

On altı zırhlıdan üçü, Çanakkale’nin serin sularına gömülürken, üçü de kullanılamayacak şekilde ağır yara almış, ayrıca çok sayıda torpido ve küçük savaş gemileri de ya batarak savaş dışı kalmış, ya da hasar alarak geri çekilmek zorunda kalmıştır. Gemiler içerisindeki binlerce asker de aynı akıbete uğramıştır. O sırada İngiliz Denizcilik Bakanı Winston Churchill’dir ve bu ağır ve beklenmedik mağlubiyetten sonra kabine dışında kalmıştır.

Savaşın başından sonuna kadar Çanakkale Cephesinde görev yapan Charles Ru isimli Fransız subayı, tuttuğu günlükleri “Çanakkale” isimli eserinde kitaplaştırmış ve bu eserde, Çanakkale’de kazanacaklarına inandıkları zaferden sonra kendi açılarından beklenilen gelişmeleri şu şekilde değerlendirmiştir;

1-İstanbul’da bir ihtilal çıkacaktır. Bu ihtilal, Enver Paşa’yı ve iktidarını devirecektir.

2-Yarımadada Türk müdafaası kolayca yıkılacaktır. İtilafçı donanma, İstanbul’a yürüyecek ve bu sefer de İstanbul’daki Rumlar ve Hristiyanlar ihtilal ederek fatihleri bayraklarla karşılayacaklardır.”[2]

İngiliz ve Fransız donanmasının 18 Mart 1915’te o tarihlerinde hiç yaşamadıkları kadar ağır bir mağlubiyetle boğazı terk etmeleri, kendileri için son derece onur kırıcı ve moral bozucu olmuştur. Diğer taraftan büyük bir hasretle(!) onları bekleyen Ruslar ise, derin bir hayal kırıklığına uğrayarak sıkıntıya düşmüşlerdir. Çünkü ne ekonomileri savaşın uzamasına müsaittir, ne de askeri güçleri buna izin vermektedir.

Denizi geçemeyen müttefikler, yaklaşık bir aylık hazırlık döneminden sonra, bu sefer karadan İstanbul üzerine yürümeye karar vereceklerdir. Bu amaçla, dünyanın dört bir yanından getirdikleri yeni kuvvetleri, Limni ve İmroz Adalarına toplamaya başlarlar. Müttefiklerin bu hamlesine karşı Enver Paşa da, Balkan Savaşında Yanya Kalesini tüm imkânsızlıklara karşı savunan Esat Paşa komutasındaki III. Kolordu’yu yeniden yapılandırarak 5. Ordu adı altında tekrar düzenler ve başına da Alman Islah Heyeti Başkanı Limon von Sanders Paşa’yı getirir. Küçücük Gelibolu Yarımadası, bir satranç tahtasına dönmüştür ve her iki taraf da muazzam bir strateji ile hareket etmektedir.

25 Nisan 1915 sabahı Arıburnu’na çıkan İngiliz kuvvetleri, şiddetli çarpışmalardan sonra geri püskürtülür. Esat Paşa’ya bağlı askerler, tarihte görülmemiş bir kahramanlıkla düşmanı karşılarlar ve geriye gönderirler. Aynı bölgede Yarbay M. Kemal Beyin komutasındaki birlikler de bu püskürtmede önemli rol oynar. Müttefik düşman kuvvetleri karadan ilerlemeye çalışırken, ellerinde kalan uzun menzilli zırhlıları ile sürekli Türk siperlerine bomba yağdırmakta, cephenin tüm sathında tam bir ölüm kalım savaşı verilmektedir. Ülkenin her yerinden, gerek trenlerle, gerek vapurlarla ve gerekse yaya olarak Çanakkale’ye asker sevkiyatı sürmekte, şehit düşen ve yaralanan binlerce Mehmetçiğin yerine yenileri gelmektedir.

Bu herc-ü merc günlerinde, 11 Mayıs 1915’te Enver Paşa Çanakkale’ye gelerek cepheyi gezer, komuta kademesi ile uzun değerlendirme ve bilgilendirme toplantıları yapar ve askere moral vermeye çalışır. Bu ziyaret sonunda düşmana karşı taarruz edilmesine de karar verilir. 13 Mayısta yapılan taarruzdan sonuç alınamaz ve kanlı boğuşmalar günlerce devam eder. Artık yavaş yavaş kara savaşlarından da istenilen sonuç alınamayacağı belli olmuştur.

Ş. Süreyya Aydemir, bu durumu şöyle değerlendirmiştir;

Düşmanın kara çıkartmalarını önlemek ve çıkan kuvvetleri denize dökmek kabil olmamıştır. Fakat düşman da hedeflerine ulaşamamış ve kıyılarda tevkif olunarak, yarımadanın stratejik noktalarına ulaşamamıştır. Savaşlar siper savaşı şeklinde kalmıştır. İki taraflı ve ağır zayiata rağmen Türkler yenilmemiştir. Bu netice düşman hatlarında ve bu arada İngiliz ve Fransız yüksek kumanda heyetinde, Gelibolu’daki muharebelerin geleceği hususunda ümitsizlik ve kötümserlik yaratmıştır.”[3]

Çanakkale Savaşları, Türk tarihine ve milletine M. Kemal’i kazandırmasıyla da ayrı bir önem ve anlam ifade etmektedir.

Özellikle müttefiklerin karaya asker çıkaracakları noktayı Trablusgarp’taki tecrübelerinden yola çıkarak herkesten önce tespit edip, ona göre önlem alması ve Conk Bayırındaki; “Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde, yerimizi başka kuvvetler ve kumandanlar alabilir” emri, emsaline rastlanılmayacak derecede önemi haiz bir emir olup, savaş tarihine geçmiştir.

Diğer taraftan, komuta kademesindeki Alman ve Türk komutanlar arasında ve Almanların kendi aralarında savaş boyunca anlaşmazlıklar olmuş, zaman zaman bu durum, ciddi fikir ayrılıklarına kadar gitmiştir. Yarbay M. Kemal, daha kara savaşlarının ilk günlerinde, 20 Nisan 1915’te bizzat Enver Paşa’ya yazdığı mektupta bu durumu dile getirmiş ve aralarındaki dostluğu ve samimiyeti de kullanarak ve hatta “ast-üst” ilişkisini de aşarak şikâyetlerde bulunmuş ve sonuç itibariyle, “bizzat gelerek ordunun başına geçmesini” istemiştir.

Söz konusu mektubun son paragrafında; “Vatanımızın müdafaasında kalp ve vicdanları bizim kadar çarpmadığına şüphe olmayan, başta Von Sanders olmak üzere bütün Almanların iktidar-ı fikrilerine de itimat buyurmamanızı sureti katiyede temin ederim. Bence, bizzat buraya teşrif ederek umumi vaziyetimizin icabına göre bizzat sevk ve idare etmeniz münasip olur kardaşım”[4] demiştir.

Tarihin en büyük kara ve deniz savaşlarının yapıldığı Çanakkale’de zafer, Ordu Komutanı Liman von Sanders’in; “Bir asker için mutluluk denen bir şey varsa, Türklerle omuz omuza savaşmaktır diyebilirim.

Fakir insanlardı, buğday kırığından yapılmış çorba en önemli yemekleriydi. Sağlıksız su içerlerdi, çamur barınaklarda yatarlardı; fakat en modern silah ve araçlarla donanmış düşmanlarına karşı aslanlar gibi savaşırlardı…

Bu insanların kalplerinde sadece ve sadece ulvi bir vatan sevgisi vardır. Ölüme onlar kadar gülümseyerek giden bir millet ferdi daha görmedim” dediği Türklerin olacaktır ve Çanakkale’ye önce donanmalarıyla, sonra kara ordularıyla gelen müttefikler, cephede yaklaşık iki yüz elli bin ceset bıraktıktan sonra mağlup olarak 1915 yılının Aralık ayının sonlarına doğru bir gece yarısı geldikleri gibi gideceklerdir.

Türk tarafı için de durum karşı tarafınkinden farksızdır. İki yüz elli bin civarında şehit verilerek son büyük haçlı ordusu durdurulmuş ve destansı bir kahramanlıkla “Çanakkale geçilmez” yapılmıştır. Şehitlik mertebesine erişmeyip sağ kalan kahraman Mehmetçikler ise, vakit kaybetmeksizin milletimizin hafızasına kazınacak yeni zaferler ve dramların baş aktörleri olmak için yeniden yollara revan olmuşlardır.

Bu Şanlı Ordu için müttefik donanma orduları Başkomutanı General Jean Hamilton;

…. Evet, insan ruhunu yenmek mümkün olmuyor. Dünya’da hiçbir ordu bu kadar sürekli ayakta kalamaz. Sadece bugün 1800 şarapnel attık. Aylardan beri gece gündüz savaş gemilerimiz mevzilerini bombalıyor. Son derece hırpalanmış Türkleri koruyan Cenab-ı Allah’larından ayırmak için başka ne yapılabilir” demiştir.

Ruhları şad, mekanları âli olsun.

.

Zafer TEKİNzafertekin@sahipkiran.org

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.
__________________________________

Dipnotlar

[1] Hatırat, Cemal Paşa Nehir Yayınları, İstanbul, 2006 S:189-190

[2] Ş.Süreyya Aydemir Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa 3. Cilt Remzi Kitabevi 13. Basım İstanbul 2016 S;232

[3] Ş.S.Aydemir, a.g.e III. Cilt, s;232

[4] Ş.S.Aydemir, a.g.e III. Cilt, s;241

sahipkiran Hakkında

Sahipkıran; 1 Aralık 2012 tarihinde kurulmuş, Ankara merkezli bir Stratejik Araştırmalar Merkezidir. Merkezimiz; a) Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü savunan; ülkemizin her alanda daha ileri gitmesi ve milletimizin daha müreffeh bir hayata kavuşması için elinden geldiği ölçüde katkı sağlamak isteyen her görüş ve inanıştan insanı bir araya getirmek, b) Ülke sorunları, yerel sorunlar ve yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarına yönelik araştırma ve incelemeler yaparak, bu sorunlara çözüm önerileri üretmek, bu önerileri yayınlamak, c) Tespit edilen sorunların çözümüne yönelik ulusal veya uluslararası projeler yürütmek veya yürütülen projelere katılmak, ç) Tespit edilen sorunlar ve çözüm önerilerimize ilişkin seminer ve konferanslar düzenleyerek, vatandaşlarımızı bilinçlendirmek, amacıyla kurulmuştur.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz