Twitter Facebook Linkedin Youtube

ÇOCUKLARININ IŞİD’E KATILDIĞINI SURİYE’DEN GELEN TELEFONLA KEŞFEDEN AİLELER

David Thomson, son kitabı Les Revenants (Dönenler)’in çıkışı vesilesiyle cihadcı terörizm üzerine beş yıldır sürdürdüğü çalışmayı ve basının bu konunun gelişini nasıl görmediğini anlatıyor. Ona göre, alınan yanlış siyasi kararlardan kısmen basının işleyişi de sorumlu.

On yıl kadar önce David Thomson henüz Bordeaux gazetecilik okulunda öğrenciyken arkadaş olmuştuk. Tek bir şeyi bekliyordu: Saha. Tunus en bariz seçenek değildi, daha Güney’i düşlüyordu o. Fakat bir şeyler olup bitiyordu – bir devrim başlamıştı. Önce orada RFI (Fransa Uluslararası Radyosu) muhabiri, sonra da grand reporter olacak ve hepimizi sarsacak olan “asrın” konusu bulacaktı: Fransız cihadcılar.

Onun konusunu nasıl bulduğunu; konusunun onun içine nasıl işlediğini; hayatını, zamanını, tüm sohbetlerini nasıl yiyip bitirdiğini gördüm. 2011’de hiç kimsenin onu dinlemek istemediği zamanlar bitti; saldırılar sonrasında, kendisini hiç kimsenin dinlememiş olmasına üzüldüğü zamana gelindi; bugün ise bir kâhinmiş gibi bütün mikrofonlar ona yöneltiliyor. Yeni kitabı Les Revenants (Seuil Yayınları) (“Dönenler”) IŞİD saflarında savaşmaya gittikten sonra hüsrana uğrayıp ya da tükenip veya Fransız topraklarında saldırıya geçmek için geri dönen Fransızların hikâyesini anlatıyor. Kitabı kısa sürede çok-satanlar listesine girdi.

***

Fransa’daki cihadcılık hâdisesinin medya radarlarına hiç yakalanmadan doğduğunu söylüyorsun sık sık; bu ne anlama geliyor? Ve bunu sen nasıl açıklıyorsun?

İlk Fransızlar 2012’de gitti, sonra da 2013’te; dipteki bu dalgadan medyada hiç bahseden olmadı. Öyle ki, Fransa’da bundan ancak 2014’te, yetkililer hâdisenin büyüklüğünün ayırdına ağızları bir karış açık bir halde vardıkları sırada, iş işten geçtikten sonra bahsedilmeye başlandı. Yüzlerce Fransız Suriye’ye varmıştı bile. Bunu şöyle açıklıyorum: Biz, medya olarak muayyen bir Fransız toplumsal gerçekliğinden kopuğuz. Ama bu sadece gazetecilere mahsus bir şey değil: Akademik dünya ya da istihbarat dünyası da, hatta camiler de, bizzat Müslüman temsilciler de bu gerçeklikten kopuktular ve bunun gelişini görmediler.

Donald Trump’ın seçilmesinden beri çok sözü edilen ve cihadcılık hâdisesinde de işbaşında olan o meşhur kabarcık bu. Ama sen bu kabarcığın sadece seçkinlerin ya da medyanın kabarcığı olmadığını söylüyorsun, bütün çevrelerde çoğalan kabarcıklar mı bunlar?

Evet, bu hâdisenin etkilediği aileler bile çoğu zaman işin en son farkına varanlardı. Çocuklarındaki radikalliğin gerçekliğini, Suriye’den bir telefon gelip, çocuk onlara “baba, anne, Suriye’deyim ve dönmeyeceğim” dediği zaman keşfediyorlardı. Benim için bir seçkinler sorunu değil bu. Radarlara yakalanmadan çok çok hızlı vuku bulan benzersiz bir hâdise bu. Olup biteni öngörmüş olan hiçbir akademik çalışma yoktu.

Hatta hâkim durumdaki akademik denemeciler 11 Eylül’den sonra siyasal İslam’ın ve cihadcılığın gerileyeceğini savunarak tam aksi yönde bahse girmişlerdi. 2011’den beri Arap dünyasında ve Fransa’da olup biten her şey tersini kanıtladı.

Daha genel olarak toplumsal süreçlerin, toplumsal ve kültürel dönüşümlerin bir tür hızlanmasına tekabül etmiyor mu bu?

Hiç kuşkusuz; çünkü her şey en fazla iki yılda olup bitti. Bunu kolaylaştıran iki etken vardı: Suriye’deki cihadın benzersiz jeopolitiği ve bununla beraber sosyal ağlarda bir cihadcılık virüsünün temayüz etmesi. İlk olarak 2012’de bir avuç Fransız gitmişti; alışıldık alarm sinyallerine yol açmadan yerleştiler, çoluk çocuk sahibi oldular. O dönemde bu Fransızların bazılarını tanıdım, başka Fransızları sokmuşlardı, onlar da onlarca başka Fransızları sokmuşlardı. Kelebek etkisi bu. Zincirin bu ilk halkasının yola çıkışı engellenseydi, belki de Suriye’de bugünkünden dörtte bir eksik Fransız olurdu.

Bu konu üzerine çalışmaya başladığım zaman, alenen bilinen iki-üç kişiydik ve tek gazeteci bendim. Amatör bir gözlemci olan fakat bu şebekeler ve propagandaları hakkında muhtemelen en çok bilgiye sahip olan Gilles N. vardı. Bir de geçmişini hiç gizlememiş olmasına rağmen kısmen kara listeye alınan Romain Caillet vardı; üstelik bence Fransız ve Fransızca-konuşan cihadcı çevrelerini en iyi bilen kişidir. Maalesef medya eşsiz bir tanıklıktan mahrum bırakıyor kendini. Benim çalışmalarım tam bir ilgisizlikle karşılandığı gibi, üstelik bu konu üzerine çalıştığım için sitemlere maruz kalıyordum.

Kimdi bu sitem edenler? Fransa Uluslararası Radyosu’nun muhabiri olduğun Tunus’takiler mi? Yoksa Fransa’dakiler mi?

İki taraftan da geliyordu, ama farklı olarak. Çünkü bir Tunus inkârı var, bir de Fransız inkârı var.

Tunus’taki kopukluk Fransa’dakinden de beterdi, çünkü seçkinler medyatik bakımdan her şeyi temsil ediyorlardı, siyaseten ise hiçbir şeyi temsil etmiyorlardı; Tunus’taki bölgelerin bağrında olup bitenlerden kopmuşlardı, ama entelijensiyanın ve medyanın bir numaralı bilgi kaynağını oluşturuyorlardı. Bu radikallikten uzaklaştırma programının medyadaki vitrini olan kızlardan biri, bir yılın sonunda İslam Devleti’ne katılmaya giderken Suriye yolunda yakalandı. Gerçeğe bütünüyle dolambaçlı bir yaklaşımı şekillendirdiler.

Tunus’ta yerel gazeteciler, aktivistler, siyasetçiler sırf bu konu üzerine çalıştığım için beni alenen eleştiriyorlardı. Aslında tanımadıkları kendi toplumlarında olup bitenleri bizzat kendileri hiç anlamamışlardı. Sürekli olarak “Burgiba’nın ülkesinde, anayasada kadına statü tanınmış olan Tunus’ta terörizm olmaz” diye tekrarlayarak tehdidi azımsıyor ya da inkâr ediyorlardı. Tunus’un imajına zarar vermek, turistleri Tunus’tan vazgeçirip Fas’a gitmeye yönlendirmek için Fas’tan para aldığımı söyleyen televizyon programcıları bile vardı. Kimi başkaları da Katar’dan para aldığımı söylüyorlardı!

Sonra da 2015’e kadar süren ve kamuoyunun büyük bölümünün ve medyadaki çok kişinin, cihadcılık diye bir sorun olmadığına, bunun İçişleri Bakanlığı’nın bir komplosu olduğuna inandıkları dönem geldi. Bin Ali’nin eski tek-partisi RCD’nin eskilerinin sahte sakallarla cihadcı kılığına girerek ülkede kargaşa çıkarıp iktidara eski rejimi getirmeye çalıştıkları düşünülüyordu. Orada sahte sakallılar teorisi diye adlandırılıyordu bu.

Halen bugün IŞİD’in bir Siyonist eseri olduğunu ve bu konu üzerine çalışan gazetecilerin de şu veya bu şekilde bu komplonun içinde olduklarını düşünen çok kişi var. Arap dünyasında, hem sol çevrelerde hem Müslüman Kardeşler çevrelerinde çok yaygın bir görüş bu. Bu söylemi El Ezher’in Başmüftüsü’nden de Tarık Ramazan’ın kardeşinden de duyabilirsiniz. Muazzam nüfuzu olan kişiler bunlar.

Ben bir tweet atar atmaz, yirmi tane Tunuslu trol, “Siz Fransız gazeteciler niye böyle yapıyorsunuz? Neden bu konudan bahsediyorsunuz?” diyorlardı bana.

Ülkedeki bu inkârın akabinde, Tunus, 2013’te Libya’ya, Suriye’ye ve Irak’a en çok cihadcı ihraç eden ülke haline geldi.

2011 sonunda ülkenin cumhurbaşkanlığına seçildiği sırada Munsif Marzuki’den fırça yediğimi bile hatırlıyorum. Bir röportaj sırasında, ona cihadcılar üzerine bir soru sorma küstahlığını gösterdim ve bana şöyle cevap verdi: “Siz Fransız gazetecilerin yapacak başka işi yok mu? Tunus’ta işsizlik ya da siyasi istikrarsızlık gibi gerçek sorunlar yok mu sanıyorsunuz?”

Ama sana göre o dönemde konu zaten yeterince büyümüş müydü?

Çünkü 2011 sonundan itibaren Tunuslu cihadcıların peşindeydim; halkın yaşadığı mahallelerde söylemlerinin benimsendiğini ve Fransa’yla çok güçlü bir etkileşim kurulduğunu görmüştüm. Geliyor, plastik bir sandalyeye oturup hoparlörlerini kuruyor ve hiç çekinmeden cihad vaazları veriyorlardı. Bu tip olayları izleyen insanların sayısının git gide arttığını görüyordum. Onlarcaydı, sonra yüzlerce oldular; iki sene sonunda ise, binlerce kişi geliyordu. Ufak bir vaizlik grupçuğu değildi artık; toplumsal bir hareketti. Bütün bunlar da devrim-sonrası istikrarsızlık ortamındaki umumi kayıtsızlık içinde oldu. Ve çok hızlı bir biçimde, IŞİD’in içinde çok önemli konumlara gelen Fransız cihadcılar, Paris’e iki saatlik uçuş mesafesindeki bu cihadcı kaynaşmadan yararlanmak için Tunus’a uğramaya başladılar (Boubaker el Hakim[1], Salim Benghalem[2] ve birçok başkası). Bu işler de umumi kayıtsızlık içinde oluyordu.

Ve sonra önemli bir ayrıntı: Bu hareketi yaratmış olanlar, uluslararası cihad içinde rastgele kimseler değildi. Afganistan’da Kumandan Ahmet Şah Mesud’u öldürmüş olanlardı; Bin Ladin’in teğmenleriydi; Avrupa El Kaidesi’nin üst kadrolarıydı…

Bir gösterge daha vardı: 2012’den itibaren Tunus’taki camilerin yarı yarıya boşaldığını gördüm. İnsanlar artık namaz kılmıyor diye değil; çünkü Suriye’ye gidiyorlardı. Artık gemiler Avrupa’ya doğru gitmiyordu, umutlar ekonomik sahadan manevi sahaya kaymıştı.

Benim anlamadığım, bu sorunla neden sadece sen uğraşma durumunda kaldın? Diğer gazeteciler neden hiçbir şey görmediler? O dönemde Tunus’ta başka gazeteciler de vardı, tek Fransız muhabir sen değildin.

Çünkü ben onları çok erken gördüm; o sırada medyadaki herkesin gözü devrimin ertesine çevrilmişti. “Ben Selefi cihadcıyım, Suriye’de dövüşmeye gitmeyi düşlüyorum, Bin Ladin benim babam sayılır, mürtedleri öldürmek gerek” diyen biri çıktığında blokluyorsun. Böyle bir söyleme hiç kimse duyarsız kalamaz, özellikle de demokratik olduğu söylenen bir devrimden sonra. Bununla yüzleşen az gazeteci oldu; Tunus şehrinde halkın yaşadığı mahallelerde bu hareketin temayüz etmesine tanık olan az gazeteci oldu. Bu yüzden bende sabitleşti. Anlama ve açıklama ihtiyacı duyuyordum.

Fakat illaki daha kişisel bir arayış da vardır: Bu hâdiseyi anlamak için fedakârlıklarda bulundun, zor oldu bu. Bir kez daha tekrarlayayım: O dönemde Tunus’ta başka gazeteciler de vardı; kenar mahallelere onlar da senin kadar girebilirlerdi. Bu çevrelerden gelen biri olarak Romain Caillet’nin bu konuların uzmanı olması mantıkî, ama ya senin?

Evet, kişisel bir arayış haline geldi bu; çünkü niçin böyle olunabildiğini soruyordum kendime.

Hepimiz için bunun mümkün olduğunu düşündün belki de?

Soruyu bu şekilde kendime sormaya hiç cesaret etmedim. Daha ziyade soruyu tersten sordum kendime: Toplumsal bir aktörde bunu mümkün kılan değişkenler neler? Başka deyişle: Bu herkesin başına gelmez (muayyen bir kurumsal söylemin aksine). Görüşmelerim zemininde, dinî, siyasî, ailevi, etnik, tarihî, sosyolojik, psikolojik, hatta bazen cinsel etkenleri tespite çalıştım; ama bu değişimi kolaylaştıran dayanağı oluşturan toplumsal belirleyicileri de tespite çalıştım. Her ne kadar cihadcı doğulmadığını, cihadcı olunduğunu düşünsem bile.

Ama toplumun kıyısındaki kimselerin hep ilgimi çekmiş olduğu da doğru: Her zaman Emmanuel Macron gibilerden ziyade siyaset alanının aşırı uçlarını daha çok merak etmişimdir; yurtdışı muhabirliği yaparken kendimi Erbil’de Washington’dakinden iyi hissederim. Evet, anlamak istememe ve yaşamımı bu işe vakfetme çabasını göstermeme yol açan kişisel nedenler var kuşkusuz. Bir insan varlığının kötülüğün sıradanlığına nasıl geçebildiğini sordum kendime.

Konunu çalıştıktan sonra, Mart 2014’te ilk kitabın “Fransız Cihadcıları”nı (Les Djihadistes français) çıkarıyorsun. O zaman da Fransız inkârıyla mı karşılaşıyorsun?

Tunus’taki inkârla hiç aynı şey değildi. “Ce soir ou jamais” (“Ya Bu Akşam Ya Asla”) programındaki o meşhur akşam gördüğümüz her şey bu. Bundan çok sık bahsediyorum çünkü okullarda ders olarak okutulabilecek bir vakaydı. O akşam saldırının her türüne uğradım. Popülizmleri tırmandırmak istemekle suçlandım; korkular ve fantazmalar üzerinde oynamak istemekle suçlandım. Müslümanlara baskı için uygulanacak politikaları haklı göstermekle… Ve sonra, Avukat William Bourdon bu konuda hiçbir şey bilmediğimi söyleyerek ölümcül darbeyi vurdu bana. Game over (Yandım).

Senin dediklerine bu kadar çok insanın karşı çıkmasını nasıl açıklıyorsun?

Konuyu bildiğini düşünen, ama konu üzerine hiç çalışmamış kimseler vardı sadece. O akşam platoda olan Raphaël Liogier’ye (bana sosyolojinin temel ilkelerini öğretmiş olan kişidir kendisi) bu konuda sitemim var: Acaba hayatınızda bir cihadcıyla hiç konuşmuşluğunuz var mı? Konuşmamış olduğu barizdi. Hiç tartışmamış olduğunuz toplumsal aktörler hakkında nasıl konuşabiliyorsunuz? İnsan ancak yanılabilir.

Bunun cihadcılığa özgü bir sorun olduğuna mı inanıyorsun? Yoksa daha genel bir kusur mu bu? Biz medyanın toplumsal sorgulamalarla ilişkimizde ve cevapları her zaman meşru olmayan uzmanlarda aramamızda mı sorun?

Bundan daha geniş elbette. Bu program örneği, medyanın işleyişi ve bunun siyasi sonuçları üzerine söyledikleriyle ilginçtir sadece. Medyalarda cihadcı terörizm üzerine fikir beyan eden insanların % 90’ı bu konuyu hiç bilmiyor ve bu konu üzerine ciddi olarak hiç çalışmamış. Tartışmayı yanlış bir istikamete yöneltiyorlar. Asıl sorun, bir televizyon platosundan çıkıp diğerine giderek kendilerine medyatik bir meşruluk sağlamaları, daha sonra da hükümdara danışmanlık yapmak ve elbette kamu sübvansiyonlarını kapmak için bunu kullanıyor olmalarında. Bugün cihadcılık sorunları üzerine kamu sübvansiyonları oluk oluk akıyor; bütün kamu kurumlarından gelen yüz binlerce Avro fazla bağımsız olmayan denetimler sonrasında dağıtılıyor.

Hatta kamu çerçevesini de aşıyor: Şirketler radikalleşme üzerine seminerler düzenlemek için ödeme yapıyorlar. Muazzam bir business bu; dolayısıyla bu konuda konuşmak için medya organlarında kendini teşhir etmeye bayılanlar var: Yer kapmak için itişiyorlar. Konu üzerine hakikaten çalışmış olanlar ise daha az itişiyor.

Bu yüzden olayın medyada gördüğü muamelenin vahim siyasi sonuçları oluyor ve bu tip söylemler yüzünden ülke üzerinde ağırlığı hissedilen tehdidin bilincine varılması gecikti. Saldırılara herkes şaştı kaldı çünkü uzmanlık taslayan sahte bilirkişiler sorun olmadığını söylüyorlardı. Sorun olduğunu, ağır bir tehditle karşı karşıya olduğumuzu söylediğinizde de, hırpalıyorlardı sizi.

Bourdieu bilginin döngüsel dolaşımından söz ediyordu; uzman-olmayanların döngüsel dolaşımından da söz edebiliriz. 2014 ile 2016 arasında ayakların yerden kesildiği çok sık görüldü, ama bugün yazı kurulları çok daha özenli.

O sahte uzmanlardan çok bahsedildi; onları teşhir etmek için Slate’te, Buzzfeed’de, Télérama’da yazılar yazdık… Sorunun anlaşıldığını düşünüyor musun? Yoksa durum halen ciddiyetini aynen koruyor mu?

Uzman olmayanlara medya organlarının çoğunun mikrofonu hep açık. Sadece televizyonda değil: Yazılı basın da aynı kusurlarla malul. O akşam beni CSOJ programında sorguya çekenleri kanalların çoğunda düzenli olarak görmeye devam ettiğimizi gözlüyorum; oysa o akşam söyledikleri onları ânında diskalifiye etmiş olmalıydı. Söylemiş oldukları şeyler, yararsızlıklarının kanıtıydı.

Ama bugünkü büyük fark, kamu kurumlarının çok daha dikkatli olmasında. Ve hapishanelerdeki, radikalleşmeyi öngörme gruplarındaki kamu sübvansiyonlarını kapan sahtekâr sayısı bugün 2015’ten çok daha az. Bir bilinçlenme oldu ve şu anda temizlik yapılıyor. Dolayısıyla o programın dönemiyle aynı durumda değiliz artık.

Radikallikten arındırma sorunu da dahil mi bu dediğine? Özellikle Dounia Bazar tarafından başlatılan bir program çok yerilmişti.

Radikallikten arındırma adı verilen ilk programların hiçbir itibarı kalmadı ve kızağa çekildi; artık himaye görmüyorlar. Ama İçişleri Bakanlığı’nın mazereti, bu programın piyasada arzın olmadığı dönemde aciliyet içinde yürürlüğe konmuş olmasıydı — çünkü bu da bir piyasadır. Bugün kurumsal çevrelerde manevrayı el alan başka aktörler, radikallikten uzaklaştırmanın leş kargaları diye nitelenebilecek kimseleri biraz temizlemeye uğraşıyorlar. Bizzat radikallikten arındırma deyişi de bugün daha az kullanılıyor; Devlet tarafından radikallikten arındırılmanın mümkün olmadığının kabullenilmesi bu.

Ben Dounia Bouzar’ın programından geçmiş kızlarla temas kurduğumda gördüm ki radikallik dereceleri hiç değişmemiş. Hiçbir yöntemi olmayan, kimliğini açıklamayan alkolikler grubu gibi ne söyleneceği bilinmeden bir araya getirildikleri, sonunda da ne kadar radikallikten uzaklaşmış olduklarını göstermeleri için onlardan BFM TV’de tanıklık etmelerinin istendiği bu toplantıların saçmalığı da görülüyor.

Bu radikallikten uzaklaştırma programının medyatik vitrininde bulunan kızlardan biri, bir sene sonunda IŞİD’e katılmak için Suriye’ye giderken yakalandı. Bugün tutuklu ve cezaevi idaresinin zaptetmekte güçlük çektiği biri.

Bütünüyle dışa kapalı bir biçimde işleyen ve bağımsız denetime tâbi olmaksızın çok önemli kamu kaynaklarından yararlanan bu radikallikten uzaklaştırma programının sonunu getiren de bu oldu.

Bugün bu yapının yerini alan aktörler daha tevazuyla davranıyorlar ve olayın karmaşıklığını kabul ediyorlar.

Cihadcı terörizm sorunu üzerine akademik bir uzmanlığın da gelişmesi ise bir değişiklik.

2015’ten beri üniversite dünyası bu hâdisedeki gecikmesini bütünüyle kapatmak üzere. Birincil kaynaklar olan hapishanelerde ve başka yerlerde başlatılan çok ilginç çalışmalar var bugün. Mesela Ferhad Hüsrevhaver’in yönetimi altında doktorasını hazırlayan Géraldine Casutt var; ya da çalışmalarını Gilles Kepel’in yönetimi altında sürdüren başka bir doktora öğrencisi, Hugo Micheron var. Bu konuda büyük bir ampirik malzeme olacak; ama 2018’den önce değil.

Şimdi bana bin yıl gibi gözüken, konu hakkında üç yıl önceki umumî bilgisizlik seviyesini hatırlatmak için basit bir anekdot: 2013 sonunda, yayıncım ilk kitabımın metnini düzeltirken bana, “David, şu Ebubekir el Bağdadi’yi hiç kimse tanımıyor, kitapta adının geçmesini istediğine emin misin?” dedi. Sanırım ona, altı ay içinde Bin Ladin kadar meşhur olacağını söylemiştim. Sonunda ismi kitapta kalmıştı.

Gazeteciler daha iyi mi yetişiyorlar?

Yazıişlerindekiler çok daha teyakkuzdalar; medyada terörizm, cihadcılık haberciliği nasıl yapılır öğrenildi.

Bugün bir saldırının haberi, ilk naklen saldırı haberi olan kaşer market ve Charlie-Hebdo zamanındakiyle hiç aynı şekilde verilmiyor. O sırada yapılan yanlışlar 13 Kasım’da yapılmadı: Artık %100 canlı verilmiyor, hafif bir zaman kaydırması yapılıyor. Ayrıca televizyonlarda aynı görüntüler de gösterilmiyor: Ağustos 2014’te James Foley ile Steven Sotloff’un başlarının kesilmesi karşısında herkesin nutku tutulmuştu ve bu görüntüler Fransız kanallarının çoğunda geçmişti. Bugün böyle bir şey düşünülemez. Medya için yeni bir hâdise bu; bu olayları nasıl ele alacağımızı öğrendik.

Nice saldırısı sırasında hariç: Oradaki gazetecilik iflası muazzamdı.

Doğru, ama tam tatilin ortasında bir bölge bürosu, geçici sözleşmeyle çalışan birinin eline kalmış canlı yayın, yapılan bütün yanlışları açıklıyor.

Bugün hâdise hakkındaki ortak bilgi derecemiz çok daha yüksek; özellikle de meslektaşlar arasında. İkincil kaynaklarla (polis vb.) müstesna bir iş çıkaran gazeteciler var. Bence bu sorunlar hakkında en iyi işleri çıkaran kişi Le Monde’dan Soren Seelow’dur. Örneğin Matthieu Suc de var.

Kaldı ki benim gibilerinin çalışması bugün daha az yararlı… Kendime sorduğum sorulara birincil kaynaklardan yola çıkarak cevap verdim: Yani “Nasıl cihadcı olunur?” sorusuna. Sanırım soruyu kuruttum. Hâdiseyi anlamak için gerekli malzemeye sahip olduğumuzu düşünüyorum.

Buna karşılık, cihadcılıkla ilgili sorunlar hakkında siyasetçiler, ortalama Fransız yurttaşından daha fazla malumat sahibi değil. Üstelik bunların çoğu, kişisel bir dogması olan, fazla evrime uğratmak istemedikleri kanaatleri olan kimseler.

Hangi siyasi şahsiyetler için diyebilirsin bunu? Mesela müstakbel cumhurbaşkanı olabilecek François Fillon için der misin?

Oho, onunki tipik olarak safi ideolojik bir konumlanma. Fillon’la sorun, cihadcı meydan okumaya cevabının bir çözüm olamaması. Çözümün Rusya’dan, yani Esad rejiminden geçmek olduğunu düşünüyor o. Melenchon da aynen.

Bu söylemleri tutturan siyasetçilerin ya son derece unutkan, ya da çok kötü bilgilendirilmiş olduklarını görünce çok şaşırıyorum.

Belki de kısmen, Fransa’da Suriye rejiminin medyada ele alınışının çok sorunlu olmasından bu: Cihadcılarla doğrudan bağlar kurarak çalışan bir gazeteci olduğum için, sürekli kendimi aklamak, çalışma metodolojimi ve niyetlerimi açıklamak zorunda kalıyorum. Fakat Suriye rejiminin Fransa basınında ele alınışı hiç sorgulanmıyor. Oysa büyük Fransız medya kuruluşlarından bazı gazeteciler, Esad’ın propaganda çarkının ana unsurları haline geldiler. Uzun uzadıya röportajlar yaparak Suriye ordusunu normalleştiriyor, onun cinayetlerini göreceleştiriyor, rejimi cihadcılara karşı bir kalkan gibi sunuyorlar — ki bu olgusal bakımdan yanlış. Bunu tamamen bilinçli yapıyorlar; ideolojik benimsemeyle, ya da çoğu zaman vize almayı sürdürmek için kinizmden; bunun yazı kurullarında daha fazla tartışmaya yol açmamasına da şaşıyorum.

İstihbarat servislerindekilerin hafızası biraz daha iyi ve 2003’teki ilk Fransız cihadcıların (içlerinde kısa süre önce ABD tarafından bir insansız hava aracıyla vurulan ve IŞİD’deki en önemli Fransız olan Boubakar El Hakim’in de bulunduğu) Amerikalılara karşı savaşmak için Saddam Hüseyin’in birliklerine katılan gönüllülerin safında dövüşmeye Irak’a gittikleri vakit, Suriye’den Esad rejiminin tasvibiyle geçtiklerini hiç kimse unutmadı.

Esad rejimi daima cihadcıları kendi çıkarlarına alet etmiştir; bugün ise, ayakta kalmasını IŞİD’in varlığına borçludur. Dolayısıyla bu rejim hiçbir şekilde cihadcılığa karşı çözüm gibi görülemez. Şu son 15 yıla bakıldığında, bunu düşünmek olgusal bakımdan imkânsız. Beşar rejimi günümüzdeki problemin sebeplerinden biridir.

Fillon’un ya da Melenchon’un bu tavırları sence nedir öyleyse? Demagoji mi? Cehalet mi? İdeoloji mi?

Üçünden biri, ya da her üçü birden. Bugün Fransızlara “ya Beşar ya kaos” demek kolay. Kimsenin çözümü yok ve siyasetçilerin yine de bir şeyler söylemeleri gerek. Ama gerçekte, bu sorunun nasıl halledileceğini bilen hiç kimse yok.

Hunharlıklar işlendi. Bunu söylememin kırıcı olabilmesini anlarım, ama Avrupa, 2012, 2013, 2014’te yapılan yanlışların bedelini ödemeye mahkûmdur.

Hangi yanlışlar?

Yüzlerce Fransızın terörist niyetlerle Suriye ve Irak’a gidip orada çoluk çocuğa karışmasına ses çıkarmamış olması, yola koyulduklarını görmemiş olması, yola çıkmalarına engel olmamış olması. Sorun vuku bulmuş zaten.

Siyasi gerçeklik, soruna karşı hiç kimsede bir çözüm olmaması ve seçim kampanyasında oldukları için bir çözümleri olduğunu söylemek zorunda olmalarıdır. Dolayısıyla parlak fikirler panayırına hoşgeldiniz.

Sorum, vuku bulacağı kesin olan saldırılardan halk nasıl daha iyi korunabilir?

Ama durum zaten bu. İç istihbarat servislerinin etkililik derecesi bir ya da iki yıl öncesine nazaran hayli yükseldi. Marsilya-Strasbourg hücresinin şu son haftalarda dağıtılması açıkça bir iyileşme olduğunu gösteriyor. Fransız polisinin ilk kez inisiyatifi ele almasıydı bu; cihadcılar bir boy önde değillerdi artık. Her şeyi değiştiriyor bu. Yani güvenlik düzeyinde bile, ilerleme kaydediliyor.

Güvenlik, akademi, siyaset, konunun daha iyi kavranılması gibi bütün alanlarda tasvir ettiğin bu ilerlemenin karşı kefesinde, insanların, okurların ve özellikle haber tüketicisi okurların çok korkması var. Paradoksal bir biçimde, hiç malumat sahibi olmadığımız zamanlarda, korkmuyorduk da; şimdi ise, soruna biraz daha hâkimken, yurttaşlar daha endişeli, çünkü saldırılar vuku buldu. Bu korkuyu medya olarak nasıl idare edebiliriz? İnsanlar bu sorun hakkında haberlere meraklıyken, bu korkuyu nasıl beslemeyebiliriz? Endişe verici haberler karşısında haber sitelerinin patlayan istatistiklerinde görüyoruz bunu.

Bana sık sık yöneltilen bir sitemin tam kalbindesin: Korkuları beslemek. Doğrudan kaynaklardan yola çıkarak çalıştığım için, propaganda yapıyorum diye kınıyorlar beni. Cihadcı propagandanın her bildirisinde bir hayatî bilgiler madeni bulunduğunu, hepsini okumak ve bu propagandanın içinden kapsadığı bilgiyi çekip çıkarmak gerektiğini düşünüyorum.

Eylül 2014’te Ebu Muhammed el Adnani’nin Fransızları ve uluslararası koalisyon ülkelerinin vatandaşlarını her yerde ve herhangi bir yöntemle öldürme çağrısı yapan mesajından alıntıları twitter üzerinden gönderdim.

Neden göstermek gerek bunu? Çünkü tam o anda, bu söylemin Fransa’da ve dünyada bulunduğu her yerde, özellikle Mağrib’de Fransız çıkarlarına karşı çok önemli terörist sonuçlara yol açacağını bilirim. Adnani’nin öneminde ve rolünde biri bunu söylediği vakit, bunun sonuçları olur. Bu mesaj boğuntuya getirilemez. İçindeki bilgileri çıkarırım ve sosyal ağlar üzerinden postalarım; çünkü twitter hesabımın Fransız basın kuruluşlarının yazıişleri tarafından takip edildiğini bilirim ve tekrarlanmayı hak eden önemli bir haberdir bu. Tekrarlanır da.

 .

Charlotte Pudlowski – Slate-France

Çeviri: Haldun BayrıMedyascope.tv

Çevirinin orijinali için linkler:

1- http://medyascope.tv/2017/01/07/david-thomson-cogu-aile-cocuklarinin-cihadci-oldugunu-suriyeden-telefon-actiginda-kesfediyor/

2- http://medyascope.tv/2017/01/08/david-thomson-esad-rejimi-ayakta-kalmasini-isidin-varligina-borcludur/

__________________

DİPNOTLAR

[1] Boubaker El Hakim veya Boubaker Al Hakim, 1 Ağustos 1983 Paris doğumludur, savaş ismi Ebu Mukatil’dir; Tunus asıllı Fransız vatandaşıdır ve IŞİD’deki en yüksek rütbeli Fransız’dır. 26 veya 27 Kasım 2016’da Rakka’da bir insansız hava aracı tarafından öldürülmüştür.

[2] Charlie-Hebdo saldırganlarıyla aynı çevredendir, Suriye’deki Fransız rehineleri ellerinde tutanlardan biri olduğu ortaya çıkmıştır.

sahipkiran Hakkında

Sahipkıran; 1 Aralık 2012 tarihinde kurulmuş, Ankara merkezli bir Stratejik Araştırmalar Merkezidir. Merkezimiz; a) Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü savunan; ülkemizin her alanda daha ileri gitmesi ve milletimizin daha müreffeh bir hayata kavuşması için elinden geldiği ölçüde katkı sağlamak isteyen her görüş ve inanıştan insanı bir araya getirmek, b) Ülke sorunları, yerel sorunlar ve yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarına yönelik araştırma ve incelemeler yaparak, bu sorunlara çözüm önerileri üretmek, bu önerileri yayınlamak, c) Tespit edilen sorunların çözümüne yönelik ulusal veya uluslararası projeler yürütmek veya yürütülen projelere katılmak, ç) Tespit edilen sorunlar ve çözüm önerilerimize ilişkin seminer ve konferanslar düzenleyerek, vatandaşlarımızı bilinçlendirmek, amacıyla kurulmuştur.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz