Twitter Facebook Linkedin Youtube

“PUTİN DÖNEMİ RUSYA’SI VE TÜRK-RUS İLİŞKİLERİ” BAŞLIKLI SÖYLEŞİMİZ GERÇEKLEŞTİ

Merkezimizce düzenlenen okuyucularımıza açık etkinliklerin 56.sı, Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd.Doç.Dr. Bahadır Bumin ÖZARSLAN’ın katılımı ile “Putin Dönemi Rusya’sı ve Türk-Rus İlişkileri” başlıklı bir söyleşi şeklinde gerçekleşti.

Yoğun bir katılımın olduğu ve iki saat süren söyleşi için Sayın ÖZARSLAN’a teşekkü ediyor, söyleşiden bazı notları okuyucularımızın istifadesi için aşağıda sunuyoruz.

SÖYLEŞİDEN NOTLAR:

Rus Çarlığının Kazan (Tatar) Hanlığını işgal ettiği 1552 tarihi, Ruslar açısından Osmanlının 1453’ü kadar önemli bir tarihtir. Bu tarihten sonra Ruslar imparatorluk sürecine başlamışlardır.

1402 Ankara Savaşında Yıldırım Beyazıt’ın Timur’a yenilmesinden 1451 yılına kadar Osmanlı Devleti, Timur Devletine bağlı olmuştur.

Rusların sıcak denizlere inme stratejisi, bizim Deli Petro olarak andığımız, aslında çok zeki olan I. Petro tarafından oluşturulmuştur.

1917 Bolşevik İhtilalinin akabinde Stalin, altyapısı Çarlık Rusyası döneminde Prof. Nikolay İlminskiy tarafından oluşturulan Milletler politikasını uygulayarak Türk boylarını parçalamıştır. Prof. İlminskiy ve öğrencileri, Türkistan coğrafyasını ve Türk boylarını ayrıntılı çalışarak, Türk boylarının nasıl Ruslaştırılacağına dair bir strateji geliştirdiler. (Bu politikanın detayları için tıklayınız)

Soğuk Savaş döneminde Türkiye, Batı Bloğuna dahil olmaya mecbur oldu. Bu dönemde blok siyasetinin dayattığı bazı mecburiyetler vardı. Bu iki bloğa dahil olan ülkeler, bağlı bulundukları blokun politikalarını uygulamak zorunda kaldılar, kendi tarihi ve kültürel hinterlantlarıyla ilgilenemediler ve istedikleri dış politikayı uygulayamadılar. Bu dönemde Türkiye de, ülke sınırları yaşayan soydaşlarımız başta olmak üzere, İslam coğrafyası ile de ilgilenemedi.

Türkiye, yüzyıllardır İslam’ın bayraktarlığını yaptığı için, tek başına Batı’nın şimşeklerini üzerine çekti ve Yunanlılar, Ankara’ya 75 km uzaklıktaki Polatlı’ya kadar geldiler. Türkiye Cumhuriyeti, şimşekleri tekrar üzerine çekmemek için kuruluşunun akabindeki ilk 15 yıl, geçmişle olan bağlarından kopmuş göründü.

Soğuk Savaş sonrası bloklar ortadan kalkınca Türkiye, milli ve dini kimliğiyle bağlantılı olan tüm coğrafyalar ile iletişime geçebildi. Türkiye açısından bu dönem büyük bir fırsattı ancak Türkiye bu döneme hazırlıksız yakalandı.

Rusya Federasyonu açısından Soğuk Savaşın bitişinden 2000’lerin başına kadar geçen dönem, bir tehdit olarak algılandı. Bu psikoloji, bizim Osmanlı Devleti’nin yıkılışı ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu arasındaki psikolojimize benziyordu. Çünkü Sovyetlerin dağılımından sonra da Rusya Federasyonu içinde çok farklı etnik unsurlar vardı.

Soğuk Savaş sonrası Rusya Federasyonu (RF) yöneticileri, “Yakın Çevre Doktrini” isimli bir dış politika stratejisi belirlediler. Yakın Çevre Doktrini; RF’nin toprak bütünlüğünü koruyarak SSCB’nin akıbetine uğramamak için tehditleri RF sınırları dışında karşılamayı, bunu sağlamak için de eski SSCB ülkeleri üzerinde etkili olmayı amaçlıyor.

Ancak Ruslar, aynı bizim gibi imparatorluk geleneğine sahip bir millet ve Yakın Çevre Doktrinini mecburen kabul ediyorlar. Normal şartlarda Doğu Avrupa üzerindeki etkilerini kaybetmek istemezler.

Blok siyasetinin Soğuk Savaş dönemiyle birlikte sona ermesiyle, artık devletler kendi özgür dış politikalarını uygulayabilmekte. Artık iki devlet, belli bir alanda ittifak yaparken, başka bir alanda rekabet ve ihtilaf halinde olabiliyorlar. Her alanda dostluk veya düşmanlık dönemi bitti.

RUSYA İLE TÜRKİYE’NİN İTTİFAK ALANLARI

EKONOMİ: Her iki ülkenin ekonomisi birbirine bağımlı. Rusya’nın belli alanlar dışında güçlü bir sanayisi yok. Tüketim ve gıda maddeleri açısından Türkiye kadar zengin değil. Ancak enerji ve hammadde açısından oldukça zengin. Bu yüzden iki ülke arasında enerji ve hammadde ile gıda ve tüketim maddeleri takası olmakta. Hizmetler sektörü açısından da iki ülke arasında bağımlılık ilişkisi var.

KARADENİZ EKONOMİK İŞBİRLİĞİ ÖRGÜTÜ: 25 Haziran 1992 tarihinde Türkiye ve Rusya önderliğinde İstanbul’da imzalanan anlașma ile kurulan ve Karadeniz havzasındaki 12 ülkenin ekonomik işbirliğini amaçlayan bu uluslararası kuruluş, Soğuk Savaş sonrası iki ülkenin ilk işbirliği mekanizmasıdır. KEİÖ toplantılarıyla iki ülke arasındaki iletişimin güçlenmesi, taraflardaki önyargıları kırmıştır. Böylece ekonomik işbirliği, başka alanlara da genişlemiştir. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye ve Rusya işbirliğinin temeli, KEİÖ ile atılmıştır denilebilir.

Karadeniz, 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması öncesinde bir Türk Gölüdür. 1774 sonrasında Karadeniz’de Türk-Rus rekabeti başlamıştır. Soğuk Savaş boyunca Karadeniz’e sadece iki ülke sınırları var gibiydi (Varşova Paktı üyeleri ile Türkiye).

Kırım’ın 2014’te RF tarafından ilhakına kadar,  Karadeniz’de Montrö Boğazlar Sözleşmesi bahane edilerek ABD’ye karşı Türkiye-Rusya güvenlik ittifakı yaşanmıştır. Bu dönemde NATO’nun Karadeniz’e savaş gemisi gönderme talebi, Türkiye tarafından kendisinin de bir NATO üyesi olduğu ve kendisinin Karadeniz’de yeterli olduğu gerekçesiyle ve Montrö Sözleşmesi gerekçe gösterilerek reddedilmiştir.

İÇ GÜVENLİK: Rusya’nın tarihi olarak iç güvenlik hassasiyetleri çok yüksektir. Türkiye ve Rusya, Karadeniz’de ittifak halinde iken Kafkasya’da gayrı resmi de olsa bir çatışma yaşamıştır. APO, Suriye’den çıktıktan sonra iki kez Moskova’ya gitmiştir. Türkiye’nin APO’nun kaldığı ev adresini Rus makamlarına bildirmesiyle Rusya APO’yu göndermek zorunda kalmıştır.

Her iki ülkenin birbirlerinin iç güvenliğiyle ilgili hassasiyetleri yok iken, 2000 yılında 57. Hükümet döneminde iki ülke arasında bu konuda bir anlaşma yapılmıştır. Böylece iki ülke de kendi ülkelerinde diğer tarafı rahatsız edecek politikaları uygulamamayı kabul etmişlerdir.

RUSYA İLE TÜRKİYE’NİN ÇATIŞMA ALANLARI

Alexandr Dugin’in 1997’de yazdığı ve Türkçe’ye tercüme edilen “Rus Jeopolitiği” kitabından anlaşıldığı üzere, Rusya Türkiye’yi pek çok alanda kendine rakip olarak görmektedir. Dugin’e göre; Rusya’nın Karadeniz’e sadece Gürcistan-Ukrayna arasındaki dar bir bölgede kıyısı olması kabul edilemez. Çünkü Rusya, ticaretinin %25’ini Karadeniz ve Boğazlar üzerinden gerçekleştirmektedir. Dugin’in daha Putin ortalarda yok iken 1997’de savunduğu tezler, Putin tarafından da kabul görmekte ve uygulanmakta. Dugin’in önerilerine bakıldığında, Türkiye ile Rusya’nın tam anlamıyla işbirliği yapması mümkün görünmemektedir. Ancak iki ülke, yine de ipleri tamamen koparmadan belli alanlarda işbirliği yapabilirler.

Rusya’nın 2008’de Gürcistan’a, 2014’te ise Kırım ve Ukrayna’ya müdahale etmesi; Kırım’ın ilhakı, iki ülke ilişkilerini sekteye uğrattı. Rusya’nın Kırım’ı ilhakı, hem uluslararası hukuka, hem de Ukrayna iç hukukuna aykırıdır. Bunun yanında Rus ayrılıkçılar, Ukrayna sanayisinin can damarı olan doğu Ukrayna’da hala hakimdirler. Kiev, Doğu Ukrayna’da egemen olamamaktadır. Ukrayna’nın sadece 5 bin muharip askeri var ve buna ordu denemez. Rus ayrılıkçılar, Kırım’ın ilhakıyla eş zamanlı olarak ayaklandılar. Böylece Rusya, Dugin’in savunduğu gibi Karadeniz kıyılarını genişletmiş oldu.

2015 Kasım ayında düşürülen Rus uçağı ile iki ülke ilişkileri tamamen koptu. Uçak krizi öncesinde iki ülke ortak komisyon kurarak Lazkiye’deki Rus üssünden kalkan uçakların kalkış esnasında yaşanan hava sahası ihlallerini çözmeye çalışıyorlardı. Bu komisyon, 2015 Ekim ayında 4 defa toplanmış ancak ihlaller devam etmişti. Türkiye uçak krizi öncesi bir İHA düşürdü. Bu dönemde Suriye’den Türkiye’ye taciz atışı da yapıldı. Bu yaşananlar üzerine Türkiye ihlallerin tekrarlanmaması için tedbirler almıştı.

15 Temmuz’a kadar Türk-Rus ilişkileri tamamen koptu. Her iki taraf da bu durumdan zarar görmesine rağmen ne biz Ruslardan gaz almaktan vaz geçtik, ne de onlar bize gaz satmaktan vazgeçti.

Rusya’da Türkiye denince akla ilk turizm geliyor. Rusların geneli, günde 1,5 öğünle yetinerek 11 ay boyunca para biriktirip Antalya’ya gelmeye çalışıyorlar (bizim ödediğimiz fiyatların (uçak dahil) üçte birini ödeyerek!). İlişkiler gerilince Ruslar başka ülkelere gidemedi. Çünkü başka ülkeler pahalı idi. Sonuçta her iki ülke de birbirlerine olan bağımlılıklarından dolayı gerginliği devam ettiremedi.

Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Rusya’ya karşı Türkiye’ye avantajlar sağlıyor. Türkiye, savaş ve yakın savaş tehdidini bahane ederek Rus ticaret ve savaş gemilerinin boğazlardan geçişini engelleyebilir.

Rusya’nın Putin döneminde enerji arzını kontrol altına alma politikası; Türkmenistan, Hazar Denizinin statüsündeki ihtilaflar nedeniyle petrol ve gaz ihracatını Hazar Denizi üzerinden yapamadı ve mecburen Rusya üzerinden yapmak durumunda kaldı. Kazakistan ise ülkesinde bulunan farklı etnik unsurlar ve diğer iç riskleri nedeniyle Rusya’ya bağımlı kaldı. Rusya, bu şekilde enerji arz güvenliğini sağladı.

Türkiye, Soğuk Savaş sonrasına hazırlıksız yakalanmıştır. Rusya, Türkiye ile Türkistan coğrafyası bağlarını zayıflattı. Türkiye, Türkistan coğrafyasında çok etkili olamadı.

SSCB döneminde Rusların Ortadoğu’da belli ağırlıkları vardı. Suriye’de kendileri veya eşleri Rus olan pek çok bürokrat vardır halen. Rusya, yakın çevre politikası dışındaki ilk testini Suriye’de gerçekleştiriyor. Suriye’yi kendisi açısından bir ispat aracı olarak görüyor. Suriye’deki kazanımlarıyla iç kamuoyuna da mesaj veriyor. Toplumun motivasyonunu bu şekilde artırıyor. Çünkü imparatorluk geleneğinden gelen ülkeler açısından tarihi bilinçaltı sürekli devreye girer.

Sonuç olarak çatışma alanlarında ittifak yapmak zorunda değiliz ancak ilişkileri koparmak, her iki ülkenin de aleyhinedir.

RUSYA’DA İÇ POLİTİKA

SSCB’nin dağılması sonrasında Rusya’da Yeltsin ile birlikte Zapatnik denilen Batı yanlısı bir ekip etkin idi. Bu dönemde Rusya’da vahşi liberal kapitalizm uygulandı. SSCB döneminde tamamen bastırılmış olan mülkiyet hakkı birden serbest bırakılınca toplumda çok büyük infial oluştu. Bu dönemde süper zenginler oluştu. Rusya’da hala orta sınıf yoktur. Çok zenginler ve fakirler vardır. Zapatnik (Batıcılar) dönemi, Yeltsin ile birlikte 1999’a kadar devam etti. Gidişatın iyice kötüleştiğini gören Rus derin devleti, müdahale ederek Putin’i ortaya çıkarmıştır. Putin ile birlikte Rus derin devleti, Batıcıları tamamen tasfiye etti. Oligarklardan kendine tabi olanlarla çalışmaya devam etti ancak tabi olmayanları tasfiye etti. Örneğin Rusya’nın en zengin oligarklarından Mihail Hodorkovski, politikaya gireceğini açıkladıktan kısa süre sonra (2003) dolandırıcılık ve vergi kaçakçılığı yaptığı iddiasıyla ortağıyla birlikte gözaltına alındı ve yargılamalardan sonra 2005’te 9 yıl hapis cezasına mahkum edildi. 7 milyar Dolar vergi cezası kesilerek Hodorkovski’nin müessesine el konuldu.

Soğuk Savaş sonrası Rusya’da irili ufaklı yeni partiler kuruldu ve bu partiler, 2000’lere kadar kısmen etkili de oldular. Ancak Putin ile birlikte bu partiler de tamamen etkisizleştiler. Rusya’da demokrasi ve seçimler, kağıt üzerindedir. En bilinen muhalif lider Vladimir Jirnovski, Rus devletinin resmen söylemediklerini dile getiren bir figür konumundadır. Zaman zaman Putin’e muhalefet edenler çıkabilir ama bunların bir kısmı ayarlıdır, kalan kısmı ise devlet tarafından müdahalelerle bertaraf edilir.

Putin, sağlığı el verdiği sürece iktidarda kalacaktır. Putin sonrasında da Rus derin devleti, duruma mukayyet olur. Devlet aklı Rusya’da iyi çalışır.

Rusya’nın ekonomik durumu çok iyi değildir. Petrol fiyatları Rus ekonomisini oldukça zorlamaktadır. Ancak Rus devlet geleneğinde öncelik, devletin güçlü olması veya güçlü görünmesidir. Halkın refahı ikinci plandadır. Moskova metrosundan çıktığınızda kar yağışı altında ve -15 derece soğuk havada seyyar satıcılık yapan 70-75 yaşlarında kadınlar görürsünüz. Geçimleri için buna mecburdurlar. Rus devleti için; “ekonomi zarar görür veya toplumun refahı azalır” gibi hususlar, öncelikli değil tali konulardır.

Rusların 1925’te dahi metroları vardı. Moskoviçler (Moskovalılar); Moskova Metrosunun 1 nolu hattı inşa edilirken pek çok işçinin öldüğünü ve metro inşaatında gömülü kaldıklarını anlatırlar ve soğuk ortamı nedeniyle metroyu mecbur kalmadıkça kullanmazlar.

Rusya, Suriye”de kesinlikle geri adım atmaz. Atarsa imajı zedelenir.

KGB’nin devamı niteliğinde olan FSB, operasyonel bir istihbarat örgütüdür. 2000’li yıllarda Türkiye’de Çeçen komutanlara düzenlenen suikastler, 1997 yılında iki ülke arasındaki iç güvenlik konularına dair yapılan anlaşmaya aykırı olsa da bu suikastleri FSB’nin yaptığını ispatlamak mümkün değildir. Çeçen suikastleri, bizim istihbarat zaafiyetimiz neticesinde gerçekleşmiştir.

CIA, 1970’lerin ortasına kadar KGB’ye karşı başarılı olamamıştır.

Rusya, kendi içinde ayrılıkçı hareketlere asla müsamaha göstermez. Örneğin Rusya’da Türkiye’de tecrübe edilen bir çözüm süreci hiç yaşanmaz.

Türkler, egemenliğini paylaşmaz. Gerekirse bazı topraklardan vaz geçer ama egemenliğini paylaşmaz. Ruslar da böyledir.

Avrasyacılık, bir fikir akımıdır ve değişik evreler geçirmiştir. 3. dönem Neo-Avrasyacılı, Alexandr Dugin’in 1997’deki kitabıyla ortaya çıkmıştır ve Moskova merkezli bir dünya inşasını içerir.

Türkiye, Türk dünyası ile iyi ilişkiler geliştirebilmek için Rusya ile ilişkilerini geliştirmelidir. Türk-Rus ilişkilerinin iyi olması, Orta Asya cumhuriyetlerinin yönetimlerini de rahatlatır. Çünkü o ülkeler, Rusya’ya rağmen birşey yapamazlar.

SÖYLEŞİDEN KARELER:

sahipkiran Hakkında

Sahipkıran; 1 Aralık 2012 tarihinde kurulmuş, Ankara merkezli bir Stratejik Araştırmalar Merkezidir. Merkezimiz; a) Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü savunan; ülkemizin her alanda daha ileri gitmesi ve milletimizin daha müreffeh bir hayata kavuşması için elinden geldiği ölçüde katkı sağlamak isteyen her görüş ve inanıştan insanı bir araya getirmek, b) Ülke sorunları, yerel sorunlar ve yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarına yönelik araştırma ve incelemeler yaparak, bu sorunlara çözüm önerileri üretmek, bu önerileri yayınlamak, c) Tespit edilen sorunların çözümüne yönelik ulusal veya uluslararası projeler yürütmek veya yürütülen projelere katılmak, ç) Tespit edilen sorunlar ve çözüm önerilerimize ilişkin seminer ve konferanslar düzenleyerek, vatandaşlarımızı bilinçlendirmek, amacıyla kurulmuştur.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz