Twitter Facebook Linkedin Youtube

RUSLAR TÜRKİSTAN COĞRAFYASINI NASIL RUSLAŞTIRDILAR?

1846 yılında Kazalinsk Kalesini ele geçirerek Türkistan illerini istilâsına başlayan ve 1874-1875’de Türkmenistan’ın işgali ile Orta Asya’daki Türk yurtlarının tamamı kontrolüne geçiren Çarlık Rusya’sı Orta Asya’nın tamamı Sovyetler Birliği’nin kurulması arifesinde hâkimiyetine geçirmeyi başarmıştır. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Rus olmayan diğer milletlerin bağımsızlık talepleriyle karşı karşıya kalan Çarlık Rusya’sı, mevcut bütünlüğünü korumak için iki ayağı olan politikayı dengeli bir şekilde izledi. Bu politikanın bir ayağı imparatorluk içinde yaşayan Rus olmayan diğer unsurları Ruslaştırma, diğer ayağı ise bütün Slavları kapsayan bir Panslavizm hareketi başlatmak olmuştur. Bu politikanın birinci ayağının en önemli aracı olarak dil politikası öne çıkmaktaydı. Rusçanın bütün imparatorluk sınırları içinde iletişim dili olarak kullanılmasını sağlamak uzun dönemde ulusal kimlik bilinci Rusya lehine değiştirebilirdi. Peki, bu iş nasıl başarılacaktı? İşte burada devreye Prof. Nikolay İlminskiy’in geliştirdiği proje devreye girdi.

Kazan’da Üniversitede Türk lehçeleri ve ilahiyat üzerine çalışan Ortodoks papazı Prof. N. İlminskiy’e göre, Rusya idaresinde yaşayan Rus olmayan milletleri Ruslaştırmanın tek yolu vardır. O da bunlara Rus dili ve Hıristiyanlığın öğretilmesidir. Bu alanda yoğun bir çaba içinde olan İlminskiy’nin faaliyetini yerinde görüp oldukça etkilenen Rus Eğitim Bakanı D. A. Tolstov, bu metodun Ruslaştırmada iyi bir yol olabileceğine inanmış ve bu metodun bütün Müslüman Türklerde uygulanması için Çar II. Aleksandır’a mektup yazarak onun desteğini almayı başarmıştır. Bunun üzerine İlminskiy’nin metodunu tüm Rus olmayan halklara tatbik edeceğini ilan eden Tolstoy, “Anavatanımızın sınırları dâhilinde yaşamakta olan bütün yabancı milletlerin eğitimi, onları kayıtsız şartsız Ruslaştırma ve Rus halkı ile kaynaştırma hedefini gütmelidir” demektedir.

İlminskiy’in geliştirdiği proje bağlamında Rusya eğitim kurumları ve basın kullanılarak yazılı dil hüviyeti kazanmış diller, lehçe ve şivelere ayrılarak çok sayıda yazı dili üretilmiş, ardından da iç içe geçmiş etnik grupları “aracı dil” olarak Rusçaya mecbur etmiştir. İlminskiy, Türk bölgelerinde açılan Rus okullarında Türk çocuklarını Ruslaştırmakla kalmayıp bunların Hıristiyanlaştırılması için de Rus Eğitim Bakanlığı ile birlikte büyük gayret sarf etmiştir. İlminskiy, Türkler için açılan Rus okullarında, Rusçanın yanı sıra her Türk boyunun kullandığı lehçeyi, Rus alfabesinde, ayrı bir dil gibi öğretmiştir. Böylece Türk gençleri bir taraftan Rus okullarında Ruslaşmaya ve Hıristiyanlaşmaya zorlanırken diğer taraftan Gaspıralı İsmail Bey’in Cedit okullarıyla oluşturmaya çalıştığı dil ve kültür birliğinin önüne geçilmiştir.

Çarlık Rusya’sı Ekim 1917 devrimiyle tahtını Bolşeviklere terk ederken onlara İlminskiy’nin mimarlığında şekillenen Ruslaştırma politikasını da miras bırakmıştır. Ancak Bolşevikler doğal olarak nihai hedeflerini “Ortodokslaştırma” değil “Sovyetleştirme” olarak belirlediler. Böylece Bolşevikler, ulusal politikalarını “Sovyet halkını oluşturmak” temeli üzerine kurdular. Her ne kadar komünist partisi programında “her ulusun kendi kaderini belirleme hakkına sahip olduğu” hükmüne yer verilmişse de zamanla görüldü ki, bu söylem tamamen halkları aldatmaya yönelik politik bir söylem olmaktan öteye geçmemiştir. Her ne kadar Sovyetler Birliği başlangıçta çok milletli, çok dilli ve çok dinli bir görünüm sergileyip bu farklılıklara karşı “saygılı” bir izlenim uyandırmış ve hatta bu konulara ilişkin bazı düzenlemeler yapmışsa da çok vakit geçmeden gerçek niyetini ortaya çıkarmıştır. Birlik bünyesinde topladığı çok fazla etnik grup ve dinî cemaatlerin tepkisini almamak için aldatmaca yoluna başvuran Bolşevikler, gerekli önlemleri aldıktan sonra uzun vadede birlik içinde söz konusu farklılıkları ortadan kaldırarak “Tek Tip Sovyet” insanı modelini oluşturmayı amaçladıklarını dile getirmişlerdir. Bu modelin öngördüğü insanın dilinin “Rusça”, dinînin “ateizm”, milliyetinin ise “Sovyet” olması devletin resmî politikası olarak ilan edilmiştir. Böylece SSCB nihai hedef, “Birliği oluşturan halkların her birinin kendi ulusal kimliğini bir kenara bırakıp Sovyet üst kimliği altında birleşip Sovyet halkının oluşturması” olarak belirlenmiştir.

Sovyet Coğrafyasında yaşayan Rus olmayan diğer ulusları “Sovyet Halkı Oluşturma” adı altında Ruslaştırılmaya çalışılan bu dönem de söz konusu politikanın psikolojik alt yapısını oluşturmak için Ruslaşmak ve Rusça konuşmak “medeni olmak, entelektüel olmak ya da şehirleşmiş olmak” gibi kavramlarla özdeş tutulmuştur. Bu nedenle medeni olmak ya da yüksek kabul görmek isteyen insanlar, çabucak bu oyuna gelmişlerdir. Bu oyunun farkında olup tepki gösteren aydınlar ise ya sürgüne ya da ölüme gönderilerek susturulmuştur. Bu politika gerçekten başarılı olmuştur. Türk Cumhuriyetlerinin büyükşehirlerinin çoğunda Rus dili konuşulmakta ve bugün bile Rus kültürünün hâkimiyeti bariz bir şekilde görülmektedir.
Sovyetler Birliği rejimini yerleştirdikten ve Rus olmayan diğer uluslar üzerindeki hâkimiyetini sağladıktan sonra Ruslar dışındaki diğer halkların ulus duygularını yok etmek ve Ruslaştırmak politikasının bir uzantısı olarak tehcir ve nüfus mübadelesi yoluna gitmişlerdir. Bu bağlamda Stalin hiçbir gerekçe göstermeden binlerce Türk’ü yurtlarından zorla aldırıp gayriinsanî bir yolla değişik memleketlere dağıtmıştır. Diğer taraftan Sovyetler ekonomik kalkınmayı sağlamak iddiasıyla, yüz binlerce Türk işçisini yurtlarından alıp Sovyetlerin diğer bölgelerine, yine aynı şekilde yüz binlerce Rus ve Rus olmayan başka milletleri Türkistan’a (ya da diğer memleketlere) ekonomik ve endüstri yönünden kalkınmasını sağlamak bahanesiyle uzman işçiler sıfatıyla göndermiştir. Yıllarca sürdürülen bu göç hareketinin asıl maksadı ekonomik olmaktan ziyade siyasiydi. Zira izlenen bu politikayla Rus olmayan milletleri bir potada kaynaştırarak onların milliyet duyguları yok edilmek istenmiştir. Çünkü bu şekilde oluşturulan yapay kozmopolit bölgelerde farklı dil ve kültürlerle karşılaşan insanların kullanabilecekleri ortak iletişim ve eğitim dili doğal olarak Rusçaydı. Böylece Anayurdundan sürülen, ana dilindeki okulunu ve millî çevresini kaybeden bu insanlar, ister istemez yabancı bir kültürün etkisiyle milliyetini kaybedip Sovyetleştirilmektedir. Bu politikanın bir ürünü olarak bugün bile Türk Cumhuriyetlerinde kendi dilini unutan ve kendini Rus milliyetiyle özdeşleştiren binlerce Türk’e rastlanmaktadır.

.

Doç. Dr. Mehmet YÜCE

Yazı linki için tıklayınız.

sahipkiran Hakkında

Sahipkıran; 1 Aralık 2012 tarihinde kurulmuş, Ankara merkezli bir Stratejik Araştırmalar Merkezidir. Merkezimiz; a) Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü savunan; ülkemizin her alanda daha ileri gitmesi ve milletimizin daha müreffeh bir hayata kavuşması için elinden geldiği ölçüde katkı sağlamak isteyen her görüş ve inanıştan insanı bir araya getirmek, b) Ülke sorunları, yerel sorunlar ve yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarına yönelik araştırma ve incelemeler yaparak, bu sorunlara çözüm önerileri üretmek, bu önerileri yayınlamak, c) Tespit edilen sorunların çözümüne yönelik ulusal veya uluslararası projeler yürütmek veya yürütülen projelere katılmak, ç) Tespit edilen sorunlar ve çözüm önerilerimize ilişkin seminer ve konferanslar düzenleyerek, vatandaşlarımızı bilinçlendirmek, amacıyla kurulmuştur.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz