Twitter Facebook Linkedin Youtube

İYİ NİYETLER KÖTÜ SONUÇLAR  

Sadık ÖNCÜ

Sadık ÖNCÜ

Kötü giden bazı şeyleri düzeltmek ve onları yoluna koymak için çok masum niyetlerle müdahale ederiz. Sonuçlar bazen başarılı olur, bazen de hiç beklenildiği gibi olmaz. Sizlerin de hayatınızda bu şekilde çok saf ve iyi niyetlerle müdahale edip, işleri daha da batırdığınız oldu mu? Bir kez dahi olsa, bu gibi talihsiz şeyler hepimizin başımıza gelebilmektedir.

Bu durumu herkesin yaşadığı gibi devletler de yaşamaktadır. Devletlerin bazı durumlarda ekonomiye müdahaleleri, tamamen yıkıcı olmaktadır. Elbette hiçbir devlet vatandaşının kötülüğünü istemez ancak gayet iyi bakış açısıyla yapılmış ve gerçekten rasyonel uygulamalar, bazı durumlarda kâbusa dönüşebilmekte, halkın refahını yükseltmesi hedeflenen projeler de bilakis refahı azaltmakla sonuçlanabilmektedir. Kısaca, ‘devlet, cerrahın neşteri gibidir: İyiye ya da kötüye kullanabilen davetsiz bir araçtır. Dikkatli ve sağduyulu kullanıldığında, vücudun kendisini dikkat çekici bir biçimde iyileştirmesini kolaylaştıracaktır. Yanlış ellerde olursa ya da fazla kullanılırsa, niyeti çok iyi olsa da büyük zararlar verebilir.’[1]

Şimdi bu neşteri iye niyetle ama kötü kullanan bazı devletlerin ekonomi politikalarına bir göz gezdirelim.

Mexico City – Meksika

Mexico City, dünyanın hava kirliliği en yüksek olan şehirlerinden birisidir. The New York Times, bu kirli havayı ‘grimsi, sarı renkte kirletici bir madde tabakası’ olarak tanımlamıştı. Meksika Hükümeti de 1990 yılında çoğunlukla araba ve kamyonların sebep olduğu hava kirliliğiyle mücadele etme kararı aldı ve bir yasa çıkardı. Yasaya göre bütün arabalar, dönüşümlü olarak haftada bir kere trafiğe çıkamayacaklardı. Aslında planın mantığı, sade ve basitti. Yollarda daha az araba olursa, daha da az hava kirliliği olacaktı. Peki, bu işe yaradı mı? Maalesef hayır. Beklenildiği gibi vatandaşların arabayla gezintilerinin kısıtlanması, hiç de hoşlarına gitmedi. Ve bir karşı çözüm olarak insanlar, daha eski ve ucuz arabalar alma yoluna gitti. Ancak ellerindeki mevcut arabaları satmadılar. Böylece iki haftada bir araç değiştirerek, yasanın getirdiği kısıtlamaları deldiler. Sonuç ise eski arabaların yollarda oranının artması ve o eski araçların yenilerine göre havayı daha çok kirletmesine neden oldu. Bu politikanın uygulanmaya başlamasından yaklaşık 5 sene sonra yapılan araştırmalara göre; akaryakıt tüketimi, eskisine göre daha da arttı.

mexico-city-hava-kirliligi

Nebraska – Amerika Birleşik Devletleri

Amerikan hükümeti, Ortadoğu petrollerinin galon başına fiyatların artması üzerine bir çare bulmak ister. Bu yüzden de alternatif enerji kaynakları üzerinde çalışmaya başlarlar. Araştırmanın sonucunda ABD coğrafi yapısını, tarımsal toprak verimliliğini ve diğer değişkenlerini göz önüne alarak, etanol üretiminde karar kılar. Etanol, bitkilerden üretilen sürdürülebilir bir enerji kaynağıdır. Yaygın olarak şeker kamışı ve mısırdan elde edilmektedir. Ancak mısır yağı, etanol üretiminde çok daha kullanışlıdır. Amerikan hükümeti de yüksek fiyatlara sahip olan petrolü almayarak refahını yükseltebileceğini öngörmüştü. Ancak henüz tüm ABD’ye yetecek etanol yoktu. Bu yüzden ABD hükümeti, büyük teşviklerle çiftçilerin mısır ekmesini sağladı.

biyo-yakit

Mısır yağını, etanole dönüştüren fabrikaların sayısını artırdı. Tabii mısır ekmeyen çiftçiler de bu alanda çok iyi kâr olduğunu gördü ve topraklarına domates, pamuk, salatalık vb. gıda ve endüstriyel ham maddelerini ekmek yerine, mısır ekmeye başladılar. Amaç, aslında vatandaşlarının daha ucuz yakıt almasını sağlamaktı. Evet, bu çok iyi bir niyetti. Sonuç ne oldu peki? Tüm çiftçilerin kâr payı yüksek diye tarlaların hepsine mısır ekmesi sonucu, diğer sebze ve meyve fiyatları yeterli arz olmadığı için arttı. Mısır üretilen bölgedeki emlak fiyatlarının artması da ayrı bir yan etki oldu. Nebraska-Lincoln Üniversitesi’nin yıllık Tarım Emlak Gelişimi Araştırması’nın ön raporuna göre; etanol sadece mısır fiyatlarını arttırmakla kalmayıp, tarım-emlak piyasasında da yüzde 14’lük bir artışa sebep oldu. Bölgede ev almak isteyen ve kirada oturan vatandaşlar, bu durumdan bir hayli şikâyetçiydi. Bu politika, refahı arttırmayı hedeflerken düşürmekle sonuçlanmış oldu.

NOT: Bu uygulama istenildiği gibi gitmedi ve kısmen başarısızlıkla sonuçlandı. ABD tekrar petrole yöneldi.

Üniversite – Türkiye

"ÜNİVERSİTELERİMİZ VE YÜKSEKÖĞRETİMDE MEVCUT DURUM" Okumak için tıklayınız.

“ÜNİVERSİTELERİMİZ VE YÜKSEKÖĞRETİMDE MEVCUT DURUM” Okumak için tıklayınız.

Türkiye’de birçok kişi, bir şehirde üniversite kurulmasının o şehri kalkındıracağına dair sarsılmaz bir inanca sahiptir. “İnanç” diyorum, çünkü bu görüşün hemen hiçbir bilimsel dayanağı yoktur. Hangi şehrimiz üniversite kurulmasıyla kalkınmıştır? Üniversitenin bulunduğu illerimiz, komşularına göre daha iyi bir performans mı sergilemektedir? Gerçekten ekonomik katkısı kayda değer olsaydı, 1950’li yıllarda kurulan ve Türkiye’nin ilk üniversitelerinden biri olan Atatürk Üniversitesi’nin, Erzurum’u ilk üniversitenin yaklaşık 20 sene sonra kurulduğu Konya ve Kayseri ilerinden ya da 30 sene sonra kurulduğu Gaziantep ilinden daha yüksek bir gelişmişlik seviyesine ulaştırması beklenmez miydi? 1970’li yıllarda kişi başına milli gelir sıralamasında Erzurum, 24; Denizli ise 38. sırada iken, neden bugün Erzurum ilk üniversitenin 1990’lı yıllarda kurulduğu Denizli’nin gerisinde kalmıştır? Bu soruların hiç birine bu yaygın inancı destekleyecek yanıtlar vermek mümkün değildir.[2]

1992 yılından sonra 2006 yılına kadarki sürede görülen toplam üniversite sayısındaki artış, vakıf üniversitelerinin sayısında görülen artıştan kaynaklanmıştır. Çünkü 1994 yılı itibariyle 53 olan devlet üniversiteleri sayısında 2006 yılına kadar hiçbir değişim olmazken; 1994 yılında 3 olan vakıf üniversitelerinin sayısı 2006 öncesinde 24’e ulaşmıştır. 2006 yılında 15 devlet ve 1 vakıf, 2007 yılında 17 devlet ve 5 vakıf, 2008 yılında 9 devlet ve 6 vakıf, 2009 yılında 9 vakıf, 2010 yılında 8 devlet ve 9 vakıf ve 2011 yılında 1 devlet ve 8 vakıf üniversitesi kurulmuştur.

Bir başka ifadeyle; 2006 yılından günümüze kadar 50’si devlet ve 38’i vakıf olmak üzere toplam 88 yeni üniversite kurulmuştur. 2011 yılı itibariyle devlet üniversitesi sayısı 103’e ve vakıf üniversitesi sayısı 62’ye ulaşırken, toplam üniversite sayısı 165’e yükselmiştir. Bu durumda 2006 yılından önce 77 olan toplam üniversite sayısı, 2006 yılından sonra yaklaşık %115’lik artış göstermiş ve 165’e yükselmiştir. Böylece 1992 yılından sonra 2006 yılının da Türk yükseköğretiminde üniversite sayılarında görülen artış bakımından önemli bir yere sahip olduğu söylenebilir. 1933’den 2006 yılına kadar 73 yılda 77 üniversite kurulmuş, ancak 2006’dan 2011 yılına kadar 6 yılda 88 üniversite kurulmuştur. [3]

Bu üniversiteler, genellikle alelacele kurulduğundan, yeterli maddi ve insan kaynağından yoksun kalmışlardır. Bilime katkı yap(a)mayan, yani arz yanlı hemen hiçbir katkısı olmayan üniversiteler aracılığı ile bir bölgeye kaynak aktarmak, toplumsal maliyeti yüksek ve etkin olmayan bir politikadır. Bu politika aracılığı ile aktarılan kaynakların, aktarıldığı bölgede geliri de ne derece olumlu etkilediği belirsizdir. Velev ki kaynak aktarmak yararlı bir politika olsun, kaynağın başka bir yöntem yerine üniversiteler aracılığı ile aktarılmasının ne kadar verimli olduğu belirsizdir.[4]

Bu yüzden aslında ana fikir olarak mükemmel seviyede yararlı olacak politika, istenmeyen kötü sonuçlara sebebiyet vermiştir. Üniversiteli diplomalı işsiz sayısı artmıştır. Ayrıca bazı mesleklere yığılma olmuş ve bu mesleklerin itibarı da azalmıştır.

Sonuç olarak; iyi niyetlerle de olsa neşterin ne kadar önemle ve hassasiyetle kullanılması gerektiği, yukarıdaki örneklerden görüldüğü üzere çok önem arz etmektedir.

.

Sadık ÖNCÜ – Marmara Üniversitesi İktisat Bölümü öğrencisi

İletişim: oncusadik@gmail.com

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.

______________________

DİPNOTLAR:

[1] Weelan Charles, Çıplak Ekonomi, (çev) Giray Ergin, İstanbul: Pegasus Yayıncılık, 2015, s.102.

[2] Çokgezen Murat, Homoekonomikus, http://www.homoekonomikus.com/2015/02/bir-ekonomi-miti-%E2%80%9Cbir-universite-kurulsun-sehrimiz-kalkinsin%E2%80%9D, (Erişim Tarihi: 07.09.2016).

[3] Yükseköğretim ve Bilim Dergisi, Bülent Ecevit Üniversitesi, 1933’den Günümüze Türk Yükseköğretiminde Niceliksel Gelişmeler,  http://higheredu-sci.beun.edu.tr/text.php3?id=1517, (Erişim Tarihi: 12.09.2016).

[4] Çokgezen Murat, agy.

sahipkiran Hakkında

Sahipkıran; 1 Aralık 2012 tarihinde kurulmuş, Ankara merkezli bir Stratejik Araştırmalar Merkezidir. Merkezimiz; a) Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü savunan; ülkemizin her alanda daha ileri gitmesi ve milletimizin daha müreffeh bir hayata kavuşması için elinden geldiği ölçüde katkı sağlamak isteyen her görüş ve inanıştan insanı bir araya getirmek, b) Ülke sorunları, yerel sorunlar ve yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarına yönelik araştırma ve incelemeler yaparak, bu sorunlara çözüm önerileri üretmek, bu önerileri yayınlamak, c) Tespit edilen sorunların çözümüne yönelik ulusal veya uluslararası projeler yürütmek veya yürütülen projelere katılmak, ç) Tespit edilen sorunlar ve çözüm önerilerimize ilişkin seminer ve konferanslar düzenleyerek, vatandaşlarımızı bilinçlendirmek, amacıyla kurulmuştur.

BENZER İÇERİKLER

Yorum Ekleyebilirsiniz